|
Birinci Büyük Savaşın sonunda Bütün
Avrupa’yı kuşatan ve farklı tonlarda olsa da hemen hemen Avrupa’nın
bütününde hissedilen büyük kaos bekleneceği üzere ilk etkisini
kültürel ve sanatsal alanlarda gösteriyordu
Başta Almanya ve İngiltere olmak üzere
klasik Avrupa düşüncesi sürdürülmekle beraber hızla ilerleyen
Amerikan tarzı karşı karşısında yoğun bir alternatif oluşturma
çabası gözleniyor, İngiltere’deki kısa vadeli gelişmeler bir yana
Almanya’da ortaya çıkan ‘Dışavurumcu’ akıma benzer biçimde
Fransa’da da ‘Avangard’ın doğuşu selamlanıyordu.
Her iki akımda ortaya çıktıkları sosyal
ortamın kültürel ,siyasal ve sanatsal eğilimlerinden izler
barındırıyor, örneğin dışavurumculuğun ortaya çıktığı Almanya da
geçmişin savaş yanlısı ve totaliter anlayışları birer birer masaya
yatırılıyor,bireyin gizlerine inilerek daha güzel bir dünyanın
keşfine çıkılıyor,varlığın dokularına işlemiş iğrenç ve bıktırıcı
gerçeklikten hızla uzaklaşılarak soyut ve metafizik dokunuşlarla
şekillenen bir yönelim belirginleşiyordu.
Edebiyat ve sanat alanında hemen hemen
bütün akımların doğum yeri olan Fransa’da ise az çok buna benzeyen
ama ilgi alanı sanatçıyla başlayıp sanatçıyla biten ‘Öncü’
ve ‘Özgün’ bir başka gelişim yaşanıyordu...
Hızı,üretkenliği ve uygulama kolaylığı
nedeniyle ilk önce sinema da dikkati çeken Avangard’ın ayrıştırıcı
özelliği ise temelde sanatçıyla toplum arasında ortaya çıkan
uyuşmazlık ve hoşnutsuzluğu bir gerilimin eşliğinde imgesel bir
cesaretle ve özgürce ifade edişinde yatıyordu.
İlk ortaya çıktığında uçlara iteklenen
bir tavırla ‘...bilinçli vahşet,kısmi sadizm ve kısmi
entellektüalizm...’ olarak tanımlanan Avangard’ın bir diğer
yenliği de daha önce denenmemiş biçem ve konulara eğilmesi ile,her
türden geleneği öteleyerek varoluşun katmanlarını oluşturan el
değmemiş güdülerin keşfine olan yakınlığıydı.
L.Bunuel’in ‘Endülüslü Köpek’te
çıplak gözü usturayla yararak ortaya koyduğu bu saldırgan içerik
giderek bir alt kategori olan ‘Underground’ sinemasını ortaya
çıkarıyor, alabildiğine savurgan ,alabildiğine hesapsız,sonuna
kadar gerçekçi ve bir o kadar da‘kazançsız’ bir ‘Ateş Hattı’
gibi gelen bu anlayışla da bütünüyle herşeye karşı duran bir
sinemasal savaşım başlatılıyordu...
İçi şiirle dolu bir sinema
anlayışıydı bu.Öncesini Hollywood sineması karşısında bir çıkış
olarak düşünülmesi gereken M.L.Herbier’nin ‘L’Argent-1929’,
Clair’in ‘’Sous Les Toits de Paris-1930’, Renoir’in ‘Boudu Sauve des
Eaux-1932’ ve ‘Toni-1934’, J.Duvivier’nin ‘Au Bonheur des Dames-1930’
, Vigo’nun ‘Zero de Conduite-1933’ ve ‘L’Atalante-1934’
, J.Gremillon’nun ‘La Petite
Lise-1930’ , M.Allegre’nin ‘Lac Au Dames-1934’, R.Bernard’ın ‘Les
Miserables-1933’ , C.A.Lara’nın ‘Ciboulette-1933’ . Epstein’ın ‘L’or
des Mers-1932’ , J. de Baroncelli’nin ‘Crainquebille-1934’ ve
Cocteau gerçeküstücülüğünün başyapıtlarından ‘Le Sang d’un Poete-1930’
ile daha sonra M.Carne’ile aynı döneme rastlayan yine J.Renoir’nın
‘Le Grande Illusion-1937’ ve ‘La Regle du Jeu-1939’ , J.Feyder’nin
‘La Kermesse Heroigue-1936’ ve yine aynıdönemde Duvivier’nin ‘Pepe
le Moko-1936’ adlı yapıtları ile ile bildiğimiz (1) ve şiirse l
öncülüğünü M.Carne’nin yönetmiş olduğu ‘Le Quai Des Brumes /
Sisler Rıhtımı-1938 ile başlayan ve ‘Hotel Du Nord / Kuzey
Oteli-1938’ , ‘Le Jour Se Leve-Gün Ağarıyor-1939’ , ‘Les Visiteurs
Du Soir / Akşam Ziyaretçileri-1942’ , ‘Les Enfants du Paradise
Cennetin Çocukları-1945’ ve ‘Les Partes De La Nuit / Gecenin
Kapıları-1946’ ile sürdürülerek Visconti,Rosselini ve De Sica
ile devam eden bu akımın şiiri yeraltına çekerek sinemaya
uyarlayan en önemli temsilcisi, de İtalyan asıllı yönetmen , şair ,
yazar,komünist ve eşcinsel Pier Paolo Pasolini’ydi...
Sanatını ‘...gösterişli bir kendini
yaralama edimi...’ olarak tanımlayan ve ‘...gündelik ve
bilinen bir yaşam yerine , trajik ve bilinmeyen bir şeyleri...’
aramaya çıkan Pasolini’ye göre bu türden bir Underground sinema
‘...Bir teşhir olarak anlamlı bir ölüm arayan her gönüllü
için ateş hattına girmeyi açıkça göze almayı zorunlu kılacaktır...
Dilsel ihlaller
cephesinde şehit düşen yönetmenler
ise kendi seçimleri sonucunda,stil açısından sürekli olarak böylesi
bir ateş hattında bulunmayı zaten baştan göze almışlar...’demektir.
Tıpkı sanatını anlatırken vurguladığı
gibi alışılmışın dışında ve her şeye karşı meydan okuyan Bir yaşam
sürdürdü Pasolini.1950’lerde Roma’da yoksulluk içinde geçen
günlerinden esinlendiği ‘Acımasız Hayat ‘ adlı romanıyla bir
yandan sürekli karşısında durduğu öz yaşamını bir yandan da bütün
insanlığın yapışıp kaldığına inandığı yaşama içgüdüsünü eleştirel
bir dille anlatmaya çalıştı.
Sanatın hemen her dalında ürünler veren
ve kendi parası ile bastırdığı ilk şiir kitabında anayurdu
Venedik’in Friulano ağzını kullanan Pasolini’nin şiir ve roman’la
kurduğu bu çeşitlemeye dönük ilişki hemen hemen bütün İtalyan
ağızlarını kullanarak sinemayla kurduğu ilişkiye de yansımış,peşine
düştüğü şiirsel sinemayla popülizmin uzağında,kolayca ilişkiye
geçilen ama bir o kadar da rahatsız edici bir dile ulaşmasını
sağlamıştır.
İster şiirle ister romanla isterse
sinemayla olsun,sanki hiç tanınmayan ama mutlaka tanınması gereken
bir ‘şey’i yaratmaya ve göstermeye uğraşan Pasolini’ye göre kendinde
bir yaratma edimi vehmeden ve yaratma tehlikesini göze alan her
yaratıcı başından sonuna kadar bir ‘Ateş Hattı’ gibi duran bu alan
girdiği andan itibaren bütün yönetici ve dikte edici kodlara karşı
sürekli bir meydan okuma içerisindedir.
Ona göre yaratıcıya yaşam karşısındaki
gerçek konumunu kazandıracak olan bu meydan okumanın bir diğer
anlamı da,silahları daha baştan düşmanın eline teslim ederek yaşama
içgüdüsünün doğal çekiminden kurtulabilmektir. Çünkü bile isteye
girilen bu cephede verilecek savaşın hedefi durumundaki özgürlüğün
‘...İnsanın kendi ölümünü seçme özgürlüğü olmasının dışında
başkaca bir anlamı yoktur...’
Karşısında tepeden tırnağa silahlanmış
bir düşman istemektedir Pasolini; kendine dair isteği ise gücün
şiddeti karşısında,savunmasız bir biçimde tamamen çıplak
kalmak,gülünçlükten ayıplanmaya,skandaldan hayranlığa kadar pekçok
şeyi göze alarak anlatabildiği bütün dillerde ‘göstermek’ ve
‘teşhir’ etmektir.
Teşhir olmayın ca özgürlükte olmaz der
Pasolini .‘...Hoşgörü ve işbirliği ile karşılanan kişi yaratıcı
olamaz,yaratıcının toprağı,toplumun güvenli kolları değil, düşmanın
tehlikeli yurdudur.Yaratıcı yaşamla değil ölümle iç içedir,iç içe
olmalıdır.Yaşamı sonsuz bir kötümserlikle sever.Onun yaşamı
sevmesi,hiçbir şeye inanmamasından
kaynaklanır,çıkardan,yararcılıktan büyük bir aşkla kaçar yaratıcı.Bu
nedenle çalışmaları,ırk düşmanlığı türünden tepkiler bile
çekebilir.Oysa tepki çekmekten değil,çekmemekten korkmalıdır
yaratıcı.Tepki çekmemesi, sesinin cılızlığının,sözlerinin
anlamsızlığının göstergesidir ve yaratıcılığına gölge düşürür...’
(2)
Gerek dinsel gerek cinsel,gerekse
siyasal açıdan birbirine ters düşen ve kendine özgü yaratıcı
çatışmasını şekillendiren tercihleriyle de tanımlamaya çalıştığı
yaratıcıya benzer bir ayrıcalığa sahiptir Pasolini.
Eşcinsel oluşu nedeniyle Komünist
partiden ihraç edilmiş,komünizme inanmış olsa da, kutsal olanın tek
gerçek olduğunu öne sürmüş bir şairdir Pasolini.Bu anlamda sanatını
–yaratısını-belirleyen dört temel olgunun böylesine birbirine zıt
şekillerde iç içe geçmiş olması ise hayli ilginçtir.
Öncelikle bir komünist olsa da,bütün
kodların karşısında duran bir ideoloji adamı olarak komünist
kod’unda karşısında olan bir sanatçı duruşu aranmalıdır Pasolini’de.Ve
bu duruşun tipik Hıristiyan inancının dışında kalan bir kutsal ile
,egemen Heteroseksüel Hedonizmin dışında kalan Eşcinsel seçimle
yakından ilişkili olduğu kadar,Şiir’in o kendinden başka hiçbir şeye
benzemeyen ve kendisinden başka hiçbirşeyle ifade edilemeyen başka(laştırıcı)lığı
ile de yakından ilişkisi vardır.
‘Teorema-1968’ , ‘Aziz Matyas’a Göre
İncil-1964’ ve ‘Domuz Ahırı-1969’ bu dört temel olgunun iç içe
geçtiği ve ayrıştığı yapıtlar olarak Pasolini’nin ne kadar
komünist,ne kadar eşcinsel , ne kadar Hıristiyan ve ne kadar Şair
olduğunu açığa vuran birçok ipucu içermektedir.
Yaşamından sanatına yansıyan bu temel
olgulardan kutsal olanla (din) siyasal olan (komünizm) sanat
yoluyla yaratılması,gösterilmesi,teşhir edilmesi gereken yaratıya
ulaşmak için oldukça kullanılışlı bir alan açar Pasolini’ye.
‘Teorema’da görüleceği gibi,yoğun bir burjuvazi eleştirisine
girişirken, masumiyetin ancak burjuva ahlakıyla kirlenmemiş alt
tabakalarda (örneğin çözülmeden değişebilen Hizmetçi’de) olanaklı
olabileceği anlatılarak bütünüyle Marksist bir ifade tarzını
KULLANIR...
Yine ‘Teorema’da olduğu gibi ‘Aziz
Matyas’a göre İncil’ de de Ateist bir sanatçı olarak ‘İsa’yı anlatır
ve kendi deyimiyle ‘discours libre indirect-dolaylı özgür (bir) söz’
arayışına girerek sanki de gerçekten inanmış bir insanı içinde
hissedercesine Din’i KULLANIR...
Bu anlamda her ikisi de birer kullanım
aracı olarak belirginleşen Din ve İdeoloji dışında geriye kalan ve
Pasolini’yi bütün aykırılığı ile tanımlayan iki temel olgudan
sözedilebilirki; bunlar da Onu Eşcinsel bir Şair (Ozan) olarak
tanımlayabileceğimiz cinsel tercihi ve şiiriyle ayrışan gerçek
yaratıcılığını şekillendirir.
Yeraltına indirdiği ‘Avangart’tan
insanlığın alt katmanlarında edinilmiş bir şiirsellik çıkaran
Pasolini,şiir dili ile düzyazı dili arasında bir yerlerde duran ve
hem alıcının hem de yaratıcının kolayca farkedip farkedilebileceği
yeni ve özgün bir dil arayışıyla ‘...kendi dilini,kendi ‘söz’ünü
yani kendi şiirini yaratan’ bir ayrıcalık koyar ortaya.
Onun görüntü imlerle yaratılmış bir dil
olarak anlatmaya çalıştığı bu dil hali hazır durumdan seçilip
alınmış,varsayıma dayalı ve konuşulmasa da kendini gösterip
duyurabilen bir görsel kaynağın ürünüdür.
Sadece bir sinema yapıtı olmanın
ötesinde kolay kolay tüketilemeyecek bir şiirsel sinemayı besleyen
bu ‘imgesel görüntü diliyle’ bile başlıbaşına bir karşı
duruşu şekillendiren Pasolini böylece bir yandan aykırı ve üst bir
dil edinirken, diğer yandan da kitlenin yüzeysel birleştiriminden ve
sözde eşitliğinden farklı bir alan yaratır.
Belkide aradığı ‘Gerçek İnsan Sesi’
ni böylece bulmaya çalışır Pasolini.Ve bu sesi de çoğunlukla bütün
düzgünlüklerin, hizalandırmaların, sınırlandırmaların ve
bilinenlerin dışında söylenmeden duyulan bir tersine şiirle
göstermeye/duyurmaya çalışır...
.......................//...........................
KAYNAKLAR:
1-G.ERKILIÇ: Yüzyılın sanatı
ve Hayatımın Filmleri.DERGİ- NET-Sinema Bölümü
2-M.A.ÇAKIR: Pasolini’de
Avangartlık,Popülizm ve Şiirsellik.Kuram Kitap14.May.97
OKUMA LİSTESİ:
1-P.P.PASOLİNİ: Korsan Yazılar.Çev.A.Cemal.Argos.Mart.89
2-A.DORSAY: Pasolini:Geçmişin
Birikimiyle...İKSAV 1992 Sinema Fest.Pasolini Öz.s.
3-H.SAVAŞ: Sinema ve
Varoluşçuluk.Altıkırkbeş.Lull sinema Kit.
*1922’de italya’da doğan P.P.Pasolini
Bologna Üniversitesinde Sanat Tarihi ve Edebiyat öğrenimi gördü.
*Başrolünü M.Callas’ın oynadığı
Medea’nın çekimleri için 1970’te Türkiye’ye geldi.
*1975’te tıpkı söylediği gibi bütün
silahları düşmanın eline verdiği bir seks cinayetinde öldü.Cinayetin
sorumlusu olarak bir erkek fahişe yakalandıysa da gerçek katil
hiçbir zaman bulunamadı.
*Sonuncusunu 1969’da çektiği ve
Sadizm’le Faşizm arasındaki bağı sorgulayan yasaklı filminin de
içinde yer aldığı ‘Triologie de la Vie / Yaşam Üçlemesi adlı
filmleri 2002’de İtalyan Carlotta Film Şirketi tarafınfan DVD olarak
piyasaya sürüldü.
* Başlıca Yapıtları: Dilenci, Mateo ,
Teorama , Salo veya Sodom’un 120 Günü , Azaz Matyas’a Göre İncil,
Decameron, Canterbury Hikayeleri, 1001 Gece Masalları, Domuz Ahırı. |