 |
Serhan Altıparmak |
|
Hayatın
rezilliğine, kaypaklığına gözyummak yakışır mı
"insan" olmaya soyunanlara?
Birden fazla
olmanın derin anlamı
|
- Kandırdılar
beni. Hem de fena halde. Hayatı yüzüne gözüne bulaştırmak
olsa olsa böyle bir şeydir. Neden bir takım gerçekleri yaşamadan
kabullenmek mümkün olmuyor? Neden acılarla bu denli içli dışlı
olmak zorundayız? Hayatın rezilliğine, kaypaklığına gözyummak
yakışır mı “insan” olmaya soyunanlara?
- Beni
kandırdılar!.. Hem de göz göre göre... Her yanım acıyor.
Genzimde buruk bir tat var şimdi... Dostluk dediğiniz nedir sizin?
Hayatın verdiği, sizin de hiç sorgulamadan kabullendiğiniz
emirlerden biri mi sadece? Yoksa yine birilerinin uygulamanız üzere
projelendirdiği dünyevi bir gereksinim modeli mi? Siz kimsiniz? İnsan
olmanıza kaç var? Size soruyorum “dost”larım!.. Cevap
verecek gücünüz var mı?
- Dostluk
birden fazla olmanın en derin anlamıdır. En koyu siyahların tam
ortasındayken bembeyaz bir düş görmüşüm meğer...
- Size
inanmıştım. Beni yoketmek için giriştiğiniz anlamsız savaş
zerre kadar umurumda bile değil. Hayatın hangi kıyısında yaşadıklarını
bilmeyenlerin ettiği küfürler, zedeleyebilir mi insanlık
onurunu? Hiç sanmıyorum zavallı kardeşlerim. Güven, insan olan
için ne kadar önemli bir kavram. Güvenmeden yaşamak mümkün mü
bu kadar pislik sarmışken dört yanı? Ölüme göndermeler
yaparken kimi zaman, sevgiden bucak bucak kaçmanın izahı nasıl
yapılabilir? İnsandan ve insanlıktan bu kadar korkmak av
hayvanlarının işidir, sizin değil canım dostlarım benim!..
- Ben
de bir zamanlar hayatın öngördüğü gibi yaşardım. “Yaşama
eylemi lügatı”ndan “iyi ve sevilen insan nasıl olmalıdır”
başlıklı bölümü dikkatlice okur, ardından uygulamaya geçerdim.
Bu büyük eseri kim kaleme almıştı? Yüce toplum mu? Kutsal
kitaplar mı? Belki hiçbiri, belki hepsi birlikte.
- Aynı
bölümde bir altbaşlıkta aynen şöyle diyordu: “İyi ve
sevilen insan olma yolunda çok dostu var gözükmenin işlevi.” Merakla
okumaya başladım. “...Çok olmak, az olmaktan daha iyidir.
Hayatın tüm büyüsü, biz kelimesinin içeriğinde
gizlenmektedir. Eğer hiç kimseye benzemiyorsanız, mutlaka aklınızı
başınıza devşirip benzemeye çalışmalısınız. Yoksa yalnız
kalır, toplumca dışlanırsınız. Kişiliğinizi, biz kelimesinde
kendinize az çok benzeyenleri bulup, onlarla birlikte olmak süretiyle
aramak zorundasınız. Siz tek başınıza koskocaman bir hiçsiniz
sevgili insanlar. Birey kavramını tez elden yoketmek en birinci görevinizdir,
aklınızdan çıkmasın...”
- Biricik
başucu kitabının öngördüğü üzere varlıkları acilen
gerekli bu dostçukları aramaya koyuldum. Aranan şahsiyetler de
aynı kitabı okuduğu ve muhtemelen birbirlerine benzemeye çalıştığı
için birbirimizi bulmak pek zor olmadı. Onlar biraz bana, ben
biraz onlara benzedim ve dost oluverdik işte.
- Dostlar
acıyı ve tatlıyı paylaşmak zorundaydı. Biz de öyle yaptık.
Dertlerimiz ve sevinçlerimiz doğallıkla birbirine benziyordu.
Dert hangimizindi, mutluluk hangimizin? Bu muhteşem şaheserin
vaadettiği yanılsaması bol, imajı pek yoğun dünyanın içinde
yerimiz neydi? Kafamı kurcalayan pek çok soru vardı ve okumaya
devam ettim: “...Biz kelimesinin ana korumacılığına sığındınız
mı? Şimdi yapacağınız önemli bir şey daha var: Karizmatik kişilik
imajı oluşturmak. Bulunduğunuz topluluk içinde acilen liderliğe,
sözü geçerliğe, ağzının içine bakılırlığa oynamanız
gerekmektedir. İnsanlar çevrenizde pervane olup, size hayranlık
besledikçe yükseleceksiniz, başınız bulutlara değecek. Bu
‘biz’ kavramından uzaklaşıyorsunuz anlamına gelmemeli asla.
Elbette topluluk içinde sizden başka insanlar da lider olmak için
çaba harcayacak ve aranızda çok hoş rekabet oluşacaktır. Sizin
veya bir başkasının lider olması başlıbaşına bir illüzyondur.
Hepiniz, ayrı şeyleri yaşayan, aynı anda aynı şeyleri düşünen
biz cemaatinin inançlı insanlarısınız. Yok aslında
birbirinizden farkınız.”
- İşte
bu satırları okurken vardım “birey olmanın derin anlamı”nın
farkına. Bu dostluk ustaca hazırlanmış amaçlı bir senaryoydu
sadece.
- Elbette
“biz olmak” kötü ve yanlış bir tutum değildi. Lakin
birey olmayı başarmadan gerçek bir dostluğu paylaşmak, ne yazıktır,
mümkün değildi. Böyle dostlukları edinmek o muhteşem kitabın
söyledi kadar kolay da değildi. İnsanın başına ömür boyunca
bir ya da iki kez geliyordu. Tıpkı imajsız, makyajsız ve olanca
içtenliğiyle yaşanan aşklar gibi...
- Kitap
aslında ne söylüyordu? Lafı ne demeye getiriyordu? Dinleyin ve görün:
“Çevrenizdekilere kötü davranacak, fırsat buldukça onları
küçük düşüreceksiniz. Eğer sizden başka liderliğe
oynayanlar varsa, onları hemen altetmelisiniz. Bu da çamur atmak,
sahtekarlık, ikiyüzlülük ve kaypaklıkla olur. Durun hemen şaşırmayın!
Yeni Dünya Düzeni’nin yükselen değerlerin olmazsa olmaz şartlarından
birisidir bu, ez ve geç...”
- Tüm
bu sayageldiklerimin bilinciyle biraz daha rahatım şimdi.Beni
terkeden, yoketmek için elinden geleni ardına koymayan, yüreğime
teğet bile geçemeyen bu insan müsvettelerini daha iyi
anlayabiliyorum artık.
- Onların
küçücük beyinlerinde her türlü konuda önceden kesilmiş ahkam
modelleri zaten mevcuttu. İnsanı yargılamak, canı istediğinde
suçlamak, bok atmayı erdem bellemek onların işiydi. Akıllarının
ermediği/yetmediği yerde de birileri onların yerine karar
veriyordu nasılsa. “Gel keyfim gel ve yaşasın Yeni Dünya Düzeni’nin
kutsal kitabı muhabbeti” sizin anlayacağınız...
- İnsanları
çok seviyorum ama yalnızca “insan”ları... O muhteşem
kitabı ise çoktan yaktım. Yeni sistemin “mürid”lerine
ve tüm “dost”larıma mutluluklar diliyorum. Gönül
dolusu, inanın gönül dolusu...
-
-
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Saat hep aynı noktada
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Joseph K'yim işte
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Bugün
kime inanıyorsunuz?
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Yorgun
Bir Günün Sabahı
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Fillerin
Ölümü
- http://italik.8m.net
- serhanaltiparmak@usa.net
|

|