 |
Serhan Altıparmak |
|
Kayıp
şehrin insanları ruhlarını kaybederken;
Fillerin ölümü!..
|
- Bu şehrin insanları birbirini tanımıyor
hiç. Bir yatakta yatanlar, bir bardaktan su içenler en yabancı.
Ve ruhlar hep uzakların özleminde. Kimilerine göre ölümü özlüyor
hep insanlar, uzaklara şarkılar yazmak hep ölümün kışkırtıcı
kandırmacası... Kimileri kavuşmayı gitmekten uzak buluyor.
Yorgunuz!.. Öyle uzak, uzağız kendimize,
nereye sığdıracağız sevdiklerimizi? Ve onlar, durmaksızın
ruhumuzun tulumunu çıkartıyorlar ve bizi robot gibi diziyorlar
hayata.
Filler mezarlığını arıyoruz!..
Vakitsiz gelen ölümle sevişmeyi kimseler görmesin, yaşadığını
sandıkları cesetlerimizi kimseler bulmasın diye...Veda etmeyin,
anlarlar!..
Yalnızlığın en zoru, apansız gelen bir
gerçekle yalnız kalmaktır ki, acı ve korkuyla gelen hüznü çok
kalabalıktır. Ruhun cenazesi bu cemaatle kalkar.
Yüzünün derinliklerine bir kaç romanı
yerleştirmiş, saçlarına da dondurucu soğuklar serpiştirmiş
eski bir dostum, bir akşam alacasında hasret giderişe teslim
olurken, sanki sır değil, can verir gibi anlattı. Artık
birbirimize esemeyen bir sevda rüzgarının yürek dokunuşlarında,
bıraktığımız yerden uzayıp giden kendi romanlarımızın özetini
geçip, son sayfalarını açmıştık önümüze.
Yorgundum. Yorgundu. Cinnetli kayboluşlarımızın
satır aralarında uzun susuşlarla ve sorgusuz konuşuyorduk,
birbirimizi anlamanın heyecanıyla.
“Cinayet aslında intiharın ta
kendisidir” diyordu dostum, yüzündeki acımasız seyirmeyle.
“Onca sevdaya rağmen seni tüketen bir ilişkiyi bitirmek için,
karşındakine kurşunu sıktın mı, aslında vurduğun sensindir.
Kurşun seni delip geçmeden onu öldüremez...”
Bir ayrılık çoğu zaman iki kişilik
ölümdür!.. Eğer sevda içerirse... O alacanın gün ışığında,
aslında hiç değilse aynı kayboluşu paylaşmak adına yalnız
olmadığımızı bir kez daha anladım. Ölüler şehrinin son
sahipleriydik sanki. Ruhlarını terkeden bir dolu insan arasında yürüyordum.
Filler mezarlığında gibiydik, onca
kalabalıkta ve ölenle öldüren arasında durmadan gidip
geliyorduk. Bir sokakta, bir evde, bir yerlerde birileri durmadan
hacamatlıyordu sevgilerimizi, dostluklarımızı, yüreğimizi...
Ruhlarımızı kevgire çeviren bir dünya düzeni içinde kayboluşlarımızı
yaşıyorduk, hiç varolmamış gibi... Bizi dalımızdan
koparanlarla aynı hayatı paylaşmanın hiç bir izahı yok!..
İçimizle dışımız arasındaki yaraları
gitgide büyüten çelişkiler. Daha uzaklara gitmeli, daha
uzaklara, en uzaklara, hiç dönülmez yollar bulmayı oysa...
Ormanlar yeşertmeli aramıza ve okyanusları kurmalı toprağımızın
çoraklarına...
Ah yalnızız!.. Yalnızlığımızın
kimlik savaşları hiç yok ve bunu yaşamak bir seçime dönüşür
sonunda. Rainer Maria Rilke, içe dönük bir günce olan ve
aslında kendini anlattığı “Malte Laurids Brigge’nin
Notları” adlı kitabında, yalnızın “öteki” insanlarla
olan kapanmaz mesafesini anlatıyor: “Yalnızlardan söz
etmemiz, insanlardan fazla anlayış beklemektir. İnsanlar neden söz
ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir
asla; ondan tanımaksızın nefret etmişlerdir sadece. İnsanlar
onu tüketen olmuşlardır. Bitişik odanın, onu baştan çıkaran
sesleri olmuşlardır... Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler
ve uzun gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir... Fakat
sonra... Bütün yaptıklarının onun canına minnet olduğunu
anlamışlardır; yalnızlık kararında onu desteklediklerini ve
kendilerinden sonsuza kadar uzaklaşması için yardımda
bulunduklarını fark etmişlerdi.”
Birileri üzerimize basıp geçiyor. Kıstırılmış
gibiyiz, kendimize seçtiğimiz uzaklıklara kaçmış ama gene de
ölü fillerin dişlerini sökmeye gelen fil avcılarının
cesetlerimizin peşine düştüğü gibi, kendi iç mezarlıklarımızda
yakalanıyoruz. Oysa filler, doğanın en gururlu canlılarıdır.
Onlar ki, yalnızca bir kişiyi gerçekten sever, hayatlarını
paylaşır, ürer ve öleceklerini hissettikleri an, kaybolup
giderler... Çünkü onlar, cesetlerine kimsenin sahip çıkmasına,
onları güçsüz bir yokoluş içinde görmesine, bu yokoluş öncesindeki
büyük acılarını farketmesine asla katlanamazlar. Aslında o ne
büyük acıdır ki, tek başına ölmek ve bu kararı vermek, çok
uzaklara sessiz ve vakur olarak dönmemecesine gitmek!..
Fil mezarlığında tek başına ölümü
beklemek, uzanıp ölümü beklemek, uzanıp ölüme yatmak!..Başka
hiçbir canlının o yükü kaldıramayacağı kadar ağır bir
karardır bu. İnfazı kendisindendir çünkü...
Angelos Sikelianos, Buddha’nın
öğrencisi Atzesivano’nun intiharını dizelere dökmüş.
Bir güvercin ruhunda bıçak bileyen bir şiirin, düz yazıya dökülüşü...
“Tam bir karanlık içinde Atzesivano, bıçağı aldı ve o
anda ruhu bir ak güvercindi onun. Geceleyin bir yıldız nasıl
kayarsa göğün en gizli sığınağından ya da elma baharı nasıl
dökülürse yere, onun ruhu da öyle uzaklaştı göğsünden. Boşuna
değildir böyle ölümler. Çünkü ancak hayatı o gizemli ilk görkemiyle
sevenler sonunda tanrısal bir dinginlik içinde derinliklere inen
varlıklarının o büyük hasadını biçebilirler.”
Fil avcıları!.. Ruhlarımızı geri
verin bize; aynı boy kesilmiş şömine odunları gibi dizilmişsiniz
karşımıza. Kıpırtısız ve sevgisiz siluetleriniz için yanmak,
onurumuzu kırıyor ve sizi sevmek ruhumuzun helezonlarında kıskaçlıyor
bizi... Madem ki gitmeyi istemiyorsunuz, o zaman biz gideriz. Geride
kalan olmayalım hiç ne olur. Filler mezarlığına tek kişilik
biletimi kesiyorum!..
-
-
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Saat hep aynı noktada
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Joseph K'yim işte
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Bugün
kime inanıyorsunuz?
- Serhan
Altıparmak'ın diger yazıları: Yorgun
Bir Günün Sabahı
- http://italik.8m.net
- serhanaltiparmak@usa.net
|

|