O postacı amca mahalledeki herkesi tanırdı.. Çünkü o zamanlar
apartmanlar fazlaca yoktu; olanların içindekiler de komşuluk ilişkilerini
henüz teknolojiye kurban vermemişlerdi.. Postacı amca, hangi evde
kimlerin oturduğunu isim isim bilir; sabah işyerindeki tasnifi daha
kolay yapar, dağıtımda da oldukça rahatlardı. Kimler mektup
bekliyor, kimden bekliyor, nasıl bir mektup bekliyor bilir; kapıların
önünden geçerken, kendisini bekleyenlere de ona göre ya müjde
verir, ya üzgün üzgün dudak bükerdi..
O zamanlar postacı önemliydi.. onun yolu gözlenirdi, mutad gelme
saatlerinde pencerelere ya da kapılara çıkılır; postacı sokağın
başında göründüğünde de heyecanla yaklaşması beklenir ve o
klasik soru sorulurdu: “Bize mektup var mı?”
Bu soru ne kadar çok sorulurdu o zamanlar... Çünkü biliyorum ki o
zamanlar hemen her eve iki-üç günde de olsa mutlaka bir mektup
gelirdi.. Uzaklara taşınmış bir komşudan; aradan uzun yıllar geçse
de ilişkiyi kesmemiş asker arkadaştan; gurbete çalışmaya giden
baba veya amcadan; “el”e gelin gitmiş abladan; “peygamber ocağı”ndaki
asker evlattan; bir mahalle ötedeki “sevgili”den; henüz
birbirini unutmamış akrabadan, eşten, dosttan... işte bunlardan
mektuplar gelirdi o zamanlar...
Kimden geldiğine göre değişirdi mektupların muhtevası... Arkadaştan
gelen farklıydı; askerdeki kardeşten, gurbetteki abladan, uzaklara
taşınmış komşudan ya da bir mahalle ötedeki çocukluk aşkından
gelen farklıydı.. Ama muhteva değildi önemli olan; mektubun
kendisiydi, gelmiş olmasıydı; alındığında, zarf yırtıldığında,
okunduğunda, okunup katlanmasında duyulan o tarifsiz heyecan
ve mutluluktu önemli olan..
Kenarına yaprak sarması resimleri yapılan asker mektupları yok artık..
Ucu yakılan ya da sonuna maniler yazılan sevda mektupları da yok..
Hasret ve sıla kokulu satırlarla ya da bol selamlı-sevgili cümlelerle
yüklü mektuplar da yok.. Çünkü artık mektup yok..
Önce telefon denilen mucize araç geldi mahallelere... Öyle eskiden
kolay değildi herkesin telefon sahibi olması.. Bazı komşularda arzı
endam eden bu araç giderek bütün evlere musallat oldu... Uzaklar
yakın oldu; uzaktakiler de sesli.. Mektup yazmak gibi “zahmetli”
bir faaliyet nerede; anında karşındaki kişiyle sesli görüşmek
nerede? Konformizmin virüs gibi genlerimize bulaşmasının ilk
sendromlarını telefonla yaşadık; telefon önce mektubu öldürdü...
Tabii ki telefonla “muhabbet”in ölçüsü de, evdeki aile
reisinin telefon faturalarına bakışlarındaki kaş çatıklığının
oranıyla belirlenir oldu.. Böylece “aman canım ne gerek var
mektuba, telefonla da görüşüyoruz ya” bahanesi, beraberinde önce
mektubun sonra da telefonun kendisinin ölümünü getirdi..
Şimdi artık postacı evlere “mektup” getirmiyor; gelenlerin de
hemen tamamı yine asker ocağındaki gençlerin mektupları.. Asker
genç için mektubun önemi ve anlamı büyüktür; her iki-üç günde
bir akşam saatlerinde yemekhanenin önünde isminin bağrılması ve
eline bir mektup tutuşturulması bir askerde tarifsiz mutluluklar oluşturur;
onun için de dinlenme saatlerinde oturur bol bol mektup yazar asker..
Postacının, şimdi tek tük evlere getirdiği mektuplar da işte bu
asker mektuplarıdır... Postacının çantasında şimdilerde daha çok
resmi evraklar ya da tebliğnameler bulunuyor...
İnsanlar arasındaki iletişim “mektup”dan telefona dönüştü.
Sonra telefon da önemini kaybetti.. Ta ki “cep telefonu” denilen
seyyar araçlar çıkıncaya kadar.. Artık insanlar, -sebebi türlü
türlü olabilir- edindikleri cep telefonlarıyla birilerini aramak
ihtiyacı hissediyorlar ve hiç olmazsa birileriyle iletişim kurup,
hal hatır sorabiliyorlar...
Aynı şeyi günümüzde “elektronik posta” denilen teknolojide yaşıyoruz.
E-Mail adı verilen bu iletişim biçiminde insanlar, evlerinde ya da
işyerlerinde bilgisayarları ve modem bağlantıları varsa, dünyanın
öteki ucundan insanlarla ya da kurumlarla anında haberleşebiliyorlar..
Online olur olmaz insanların, bilgisayarlarındaki mailbox’lara
“acaba bugün bir şey var mı?” merakıyla saldırması, kimbilir
belki de, yıllar, uzun yıllar önce kaybettiğimiz o mektup heyecanını
tekrar yaşamayı istediklerindendir: kaybedip de bir daha bulamadıkları
bir güzelliği arayıp bulmak istediklerindendir...
Elimizde olmayan saikler şüphesiz ki birçok değerimizi ve güzelliğimizi
elimizden alıp götürüyor; bunları tekrar kazanmak için de hiçbir
gayret göstermiyoruz. Şimdi oturup bir arkadaşımıza mektup yazmak
içimizden gelse bile bunun ne kadar anlamsız olacağını düşünüp
vazgeçiyoruz. Günümüzde her şey sanallaşmaya yüz tuttuğu
için de sanal kurtarıcılara sarılıyoruz. Evimizin ya da apartmanımızın
kapısındaki posta kutularına artık bakmıyoruz; çünkü içinde
bir şey olmadığını ya da olmayacağını biliyoruz. Kapımızdaki
“somut” posta kutusuna bakmıyoruz ama bilgisayarımızdaki sanal
“mailbox”lara bakmadan edemiyoruz.. Hadi, bunun da iyi tarafına
bakalım ve “hiç olmazsa, sanal da olsa, bir posta kutum var ve
belki de birileri bir şey göndermiştir” diyebileceğimiz bir
imkanımız olduğu için halimize şükredelim.
-
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: "Güllerinizi
budadınız mı?"
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları:
Ölümün ve gülmenin yüzü
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları:
Mevsimlere ihanet ettik
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları:
Medyanın çuvaldızı
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları:
50 saniyelik şamar
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları:
"Heyhat..."
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları:
Karanlıktan aydınlığa geçişler
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları:
"Deli"
- Ahmet Selçuk'un diğer yazıları:
Islık