Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes) Ahmet Selçuk

"Bak Postacı gelmiyor!"


Hatırlarım, eskilerde her mahallenin bir “postacı”sı olurdu. Bu postacı genelde değişmezdi. Aynı mahalleye, aynı sokaklara sadece bir postacı bakardı ve bütün mahalle sakinleri de o postacıyı tanırdı. Küçüklerin “postacı amca”sı, büyüklerin de “postacı efendi”si olan bu PTT memurları, o zamanlar hiçbir teknolojik canavar bombardımanına uğramamış insanlar için yolu en çok gözlenen kişilerdi...  Şimdiki çocukların “acaba niye böyle bir şarkı icat etmişler?” diye garip garip düşündükleri “Bak postacı geliyor, selam veriyor” şarkısının o zamanlar bir anlamı ve güzelliği vardı..


O postacı amca mahalledeki herkesi tanırdı.. Çünkü o zamanlar apartmanlar fazlaca yoktu; olanların içindekiler de komşuluk ilişkilerini henüz teknolojiye kurban vermemişlerdi.. Postacı amca, hangi evde kimlerin oturduğunu isim isim bilir; sabah işyerindeki tasnifi daha kolay yapar, dağıtımda da oldukça rahatlardı. Kimler mektup bekliyor, kimden bekliyor, nasıl bir mektup bekliyor bilir; kapıların önünden geçerken, kendisini bekleyenlere de ona göre ya müjde verir, ya üzgün üzgün dudak bükerdi..
O zamanlar postacı önemliydi.. onun yolu gözlenirdi, mutad gelme saatlerinde pencerelere ya da kapılara çıkılır; postacı sokağın başında göründüğünde de heyecanla yaklaşması beklenir ve o klasik soru sorulurdu: “Bize mektup var mı?”


Bu soru ne kadar çok sorulurdu o zamanlar... Çünkü biliyorum ki o zamanlar hemen her eve iki-üç günde de olsa mutlaka bir mektup gelirdi.. Uzaklara taşınmış bir komşudan; aradan uzun yıllar geçse de ilişkiyi kesmemiş asker arkadaştan; gurbete çalışmaya giden baba veya amcadan; “el”e gelin gitmiş abladan; “peygamber ocağı”ndaki asker evlattan; bir mahalle ötedeki “sevgili”den; henüz birbirini unutmamış akrabadan, eşten, dosttan... işte bunlardan mektuplar gelirdi o zamanlar...

 
Kimden geldiğine göre değişirdi mektupların muhtevası... Arkadaştan gelen farklıydı; askerdeki kardeşten, gurbetteki abladan, uzaklara taşınmış komşudan ya da bir mahalle ötedeki çocukluk aşkından gelen farklıydı.. Ama muhteva değildi önemli olan; mektubun kendisiydi, gelmiş olmasıydı; alındığında, zarf yırtıldığında, okunduğunda, okunup katlanmasında duyulan  o tarifsiz heyecan ve mutluluktu önemli olan..


Kenarına yaprak sarması resimleri yapılan asker mektupları yok artık.. Ucu yakılan ya da sonuna maniler yazılan sevda mektupları da yok.. Hasret ve sıla kokulu satırlarla ya da bol selamlı-sevgili cümlelerle yüklü mektuplar da yok.. Çünkü artık mektup yok..


Önce telefon denilen mucize araç geldi mahallelere... Öyle eskiden kolay değildi herkesin telefon sahibi olması.. Bazı komşularda arzı endam eden bu araç giderek bütün evlere musallat oldu... Uzaklar yakın oldu; uzaktakiler de sesli.. Mektup yazmak gibi “zahmetli” bir faaliyet nerede; anında karşındaki kişiyle sesli görüşmek nerede? Konformizmin virüs gibi genlerimize bulaşmasının ilk sendromlarını telefonla yaşadık; telefon önce mektubu öldürdü... Tabii ki telefonla “muhabbet”in ölçüsü de, evdeki aile reisinin telefon faturalarına bakışlarındaki kaş çatıklığının oranıyla belirlenir oldu.. Böylece “aman canım ne gerek var mektuba, telefonla da görüşüyoruz ya” bahanesi, beraberinde önce mektubun sonra da telefonun kendisinin ölümünü getirdi.. 


Şimdi artık postacı evlere “mektup” getirmiyor; gelenlerin de hemen tamamı yine asker ocağındaki gençlerin mektupları.. Asker genç için mektubun önemi ve anlamı büyüktür; her iki-üç günde bir akşam saatlerinde yemekhanenin önünde isminin bağrılması ve eline bir mektup tutuşturulması bir askerde tarifsiz mutluluklar oluşturur; onun için de dinlenme saatlerinde oturur bol bol mektup yazar asker.. Postacının, şimdi tek tük evlere getirdiği mektuplar da işte bu asker mektuplarıdır... Postacının çantasında şimdilerde daha çok resmi evraklar ya da tebliğnameler bulunuyor...


İnsanlar arasındaki iletişim “mektup”dan telefona dönüştü. Sonra telefon da önemini kaybetti.. Ta ki “cep telefonu” denilen seyyar araçlar çıkıncaya kadar.. Artık insanlar, -sebebi türlü türlü olabilir- edindikleri cep telefonlarıyla birilerini aramak ihtiyacı hissediyorlar ve hiç olmazsa birileriyle iletişim kurup, hal hatır sorabiliyorlar...


Aynı şeyi günümüzde “elektronik posta” denilen teknolojide yaşıyoruz. E-Mail adı verilen bu iletişim biçiminde insanlar, evlerinde ya da işyerlerinde bilgisayarları ve modem bağlantıları varsa, dünyanın öteki ucundan insanlarla ya da kurumlarla anında haberleşebiliyorlar.. Online olur olmaz insanların, bilgisayarlarındaki mailbox’lara “acaba bugün bir şey var mı?” merakıyla saldırması, kimbilir belki de, yıllar, uzun yıllar önce kaybettiğimiz o mektup heyecanını tekrar yaşamayı istediklerindendir: kaybedip de bir daha bulamadıkları bir güzelliği arayıp bulmak istediklerindendir...


Elimizde olmayan saikler şüphesiz ki birçok değerimizi ve güzelliğimizi elimizden alıp götürüyor; bunları tekrar kazanmak için de hiçbir gayret göstermiyoruz. Şimdi oturup bir arkadaşımıza mektup yazmak içimizden gelse bile bunun ne kadar anlamsız olacağını düşünüp vazgeçiyoruz. Günümüzde her şey sanallaşmaya  yüz tuttuğu için de sanal kurtarıcılara sarılıyoruz. Evimizin ya da apartmanımızın kapısındaki posta kutularına artık bakmıyoruz; çünkü içinde bir şey olmadığını ya da olmayacağını biliyoruz. Kapımızdaki “somut” posta kutusuna bakmıyoruz ama bilgisayarımızdaki sanal “mailbox”lara bakmadan edemiyoruz.. Hadi, bunun da iyi tarafına bakalım ve “hiç olmazsa, sanal da olsa, bir posta kutum var ve belki de birileri bir şey göndermiştir” diyebileceğimiz bir imkanımız olduğu için halimize şükredelim.

 
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: "Güllerinizi budadınız mı?"
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Ölümün ve gülmenin yüzü
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Mevsimlere ihanet ettik
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Medyanın çuvaldızı
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: 50 saniyelik şamar
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: "Heyhat..."
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Karanlıktan aydınlığa geçişler
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: "Deli"
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Islık

KAPAK