|
Irwin Yalom
son yıllarda hem dünyada hem de ülkemizde kitapları çok okunan
ve sevilen psikiyatristlerden biri. Mesleki-teknik olduğu
gibi, roman dalında da birçok kitabı var Yalom’un.. Romanları
(Divan, Nietszche Ağladığında) da zaten psikiyatri konulu ve
Yalom aynı zamanda bu romanlarında mesleki bilgileri de her
düzeyden kişinin anlayabileceği şekilde dramatize ediyor. Son
kitabı “Annem ve Hayatın Anlamı”nda kendi mesleki yaşantı ve
tecrübelerini biraz da hikayeleştirerek “psikoterapi öyküleri”
adı altında okuyucuya aktarıyor.
Bu psikoterapi hikayelerinden
biri, Yalom’un kurtulma ümidi olmayan kanser hastalarına
yönelik başlattığı bir proje üzerine kurulu. Ölüme mahkum
hastaları grup terapiye alarak, geride kalan ömürlerini “daha
anlamlı” kılmaya yönelik bu proje ilk başlarda birkaç hasta
tarafından ilgi görür ama daha sonraları rağbet öylesine artar
ki, bir grupla başlayan terapi daha sonra çok sayıdaki grubun
teşekkülünü zorunlu kılar...
Bu gruplardan ilkine gelen ve
başlarda ilgisiz ve tepkisiz olan –ve hastalığı sebebiyle
vücudunun baştan aşağı kısmı sürekli alçı içinde olan- bir
erkek hasta vardır. Daha sonra terapinin de etkisiyle bu
şahıs, kaçınılmaz sonunu kabullenmiş, ama geride kalan
hayatını daha anlamlı kılma sorumluluğuna kavuşmuş biçimde,
çevre okullara giderek uyuşturucu ve sigara alışkanlığı
konusunda gençlere konferanslar vermeye başlar. Bütün vücudu
alçı içinde, gençlere yönelik yaptığı konferanslarından
birinde gençlere şöyle bağırır: “Siz gençler, sigara ve
uyuşturucu ile bedenlerinizi heba eden gençler; eğer
bedeninizden memnun değilseniz, onu heba edecek kadar
bedeninize karşı sorumsuzsanız, verin o bedeninizi bana...
Verin ki, yürüyebileyim, koşabileyim, hareket edebileyim..”
Konuşmasıyla gençlerin
tüylerini diken diken eden bu kanserli adam, durumunun ne
kadar vahim olduğunun bilincinde olmasına rağmen, hem bu
durumunu gençlere örnek göstererek uyarıcılık görevini
yapmakta, hem de bu görevi üstlenerek geride kalan kısa ömrünü
anlamlı kılmaktadır. Evet, fazla ömrü kalmamıştır; evet
hastalığı sebebiyle çok acı çekmektedir, ama bütün bunlara
rağmen geride kalan ömrünün her gününü dolu dolu ve anlamlı
yaşamaya çalışmaktadır.
Mark Twain’in çok sevdiğim
sözünü burada hatırlatayım: “Yarın, geride kalan ömrümüzün ilk
günüdür!”
Marifet, bedensel ve ruhsal
durumu ne olursa olsun, bir insanın, geride kalan ömrünü,
tıpkı yeni başlıyormuşçasına, özümseyerek yaşamaktır. Ne var
ki, bu çok zor –ama imkansız olmayan- çabayı çoğu insan
göstermemekte; zamanı doldurmaya veya tüketmeye çalışmakta ve
anlamsız-gayesiz bir yaşantının sonunu beklemekte..
Oysa her ne
şekilde olursa olsun yaşantımıza bir “anlam” vermek;
yaşantımızda bir “anlam” bulmak zorunda olmalıyız. Fiziksel ya
da ruhsal sıkıntıları olanlar için belki bu biraz daha zordur;
ama böyle sıkıntıları olmayan ve fakat anlamsız bir hayat
süren insanlar da çok çevremizde..
Teşhis ve
tedavi yöntemi olarak “logoterapi”yi kuran ve “anlam”ı temel
baz olarak alan Avusturyalı Victor E.Frankl şöyle diyor:
“Umutsuz bir durumla karşılaştığımız, değiştirilemeyecek bir
kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile yaşamda bir anlam
bulabileceğimizi asla unutmayalım. Çünkü o zaman önemli olan
şey, kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürmek, kendi zor
durumunu bir insan başarısına dönüştürmek olan ve sadece
insana özgü eşsiz insan potansiyelini olabildiğince
göğüslemektir. Artık bir durumu değiştiremeyecek bir noktaya
geldiğimiz –örneğin tedavisi imkansız bir kanser gibi iyileşme
şansı olmayan bir hastalığı düşünün- zaman kendimizi
değiştirme yoluna gideriz”.
Hadi şimdi,
bugüne kadar belki de hiç yapmadığımız bir şeyi yapalım ve
hayatın anlamı üzerine beş-on dakika düşünelim. Bizim bu
hayata ne anlam yüklediğimizi; bu anlam için neler yaptığımızı
düşünelim..
Sahi,
hayatınızın anlamı ne sizce?
|