Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes) Ahmet Selçuk

Arkadaşınız var mı?


J.Delisle adında birinin sözüydü galiba: “Ana babamızı kader tayin eder; arkadaşımızı kendimiz seçeriz”. Doğru bir söz; arkadaşlarımızı biz seçeriz. Seçtiğimiz arkadaşla ilişkimizin boyutlarını ve sürecini de biz belirleriz. Arkadaşlığın niteliğini de niceliğini de etkilemek ve yönlendirmek yine bizim inisiyatifimizdedir; başka bir deyişle, arkadaş kazanmak da, o arkadaşı kaybetmek de bize bağlıdır..

Yıllar önce çekilmiş ve başrollerinde Tarık Akan ile Fikret Hakan’ın oynadığı “Arkadaşım” adlı filmi çok beğenmiştim. Konusu arkadaşlık üzerineydi ve iki usta oyuncunun sıradışı oyunlarıyla bu film defalarca seyredilebilecek bir düzeyi yakalamıştı. Kan davası sebebiyle büyük şehire gelen bir adamın, bir taş ocağında tanıştığı ve giderek çok iyi dostluk kurduğu kişinin, öldürmek için aradığı kanlısı olduğunu öğrenmesi; ama sonra, kronik böbrek hastalığı olan arkadaşının tedavisi için silahını satarak ilaç almasını anlatıyordu bu film.. Arkadaşı için hapise giren, soygun yapan gerçek bir “arkadaş”ın, gerçek “arkadaşlığın” filmiydi bu..

Son günlerin en çok konuşulan “Güle Güle” filmi de benzer temayı işliyor. Küba’daki sevgilisine gitmek isteyen ama yol parası olmayan, üstelik de ölümcül bir hastalıkla pençeleşen bir adama, diğer arkadaşlarının her şeyi göze alma pahasına, para temin etme gayretlerini anlatan bu film de, gerçek arkadaşlığın, gerçek dostluğun ve gerçek fedakarlığın panoramasını ortaya koyuyor...

Film, roman ya da bir şarkı.. Bazen bunlar, kaybettiğimiz, unuttuğumuz birtakım insani duyguların, değerlerin içimizde yeniden yeşermesine vesile oluyor. “Güle Güle” filminin bitiminde salondan çıkanların, kendilerine uzatılan mikrofonlara “böyle dostluklar artık kalmadı; unuttuğumuz şeyleri tekrar hatırlamamızı sağladı bu film” şeklinde cevap vermeleri, bir yönüyle, hemen hepimizin hislerine tercüman olmuyor mu?

Konformizmin önlenemeyen yükselişi ve “hayat gaileleri” sebebiyle, bir zamanlar sahip olduğumuz insani değerlerin artık kaybolmaya ve “mazide bir hoş sada” gibi kalmaya başlamış olması, aslında bizim hiç istemediğimiz bir şey. Ne var ki, elimizden kayıp giden ve fakat tutmak için de fazla gayret göstermediğimiz bir şey bu aynı zamanda.. Arkadaşlık da sanıyorum bunlardan biri ve bence de en önemlisi..

“Arkadaş hatırı için çiğ tavuk yenir” sözünün pek anlamının kalmadığı günümüzde, insan ilişkileri fedakarlık değil de “menfaat” temeli üzerinde şekilleniyor. Sergio Leone’nin muhteşem filmi “Bir Zamanlar Amerika”yı hatırlayın. Çocukluklarında her türlü tehlikeyi göğüsleyip birlik-beraberlik sergileyen arkadaşlıkların yıllar sonra birtakım menfaatler uğruna ne şekillere dönüştüğünü anlatıyordu bu film.. Arkadaşına ihanet eden ve  mevki olarak yükseklere tırmanan arkadaşlardan birinin, filmin sonunda, yaptıklarından utanarak intihar etmesi bile, geçmişte yaşanmış güzel arkadaşlığın sonucuydu..

O çocukluğumuzun en saf ve temiz dönemlerinde bile anne-babalarımızın “aman oğlum seçtiğin arkadaşlara dikkat et” şeklindeki dayatmalarının yetişkinliğimize bıraktığı tortunun etkisiyle belki de, arkadaş seçerken “seçici” olmak gibi tuhaf bir davranış içine giriyoruz; öyle olduğu için de zar-zor kurulan arkadaşlık ilişkileri ufak bir menfaat çatışmasında kolayca yok oluyor.. Söylesenize, günümüzde hangi arkadaşlıklar, “arkadaş” için her türlü tehlikeyi göze alabilecek denli sağlam ve samimi?

Ve niçin her şey çocuklukta daha saf, daha temiz, daha sağlam ve samimi? Ve niçin bütün bu güzel davranış ve hissedişler, “büyüdükçe”, “olgunlaştıkça” yerini çok daha farklı davranış ve hissedişlere terkediyor? Ve niçin çocuklukta sahip olduğumuz arkadaşlar ve arkadaşlıklar bizler büyüdükçe azalıyor ve yok oluyor?

Derler ya “okul, asker ve cezaevi arkadaşlığı unutulmaz” diye.. Hatırlayın bakalım bu arkadaşlıklardan hatırınızda kalanlar kimler? Bir zamanlar can-ciğer arkadaş olduğunuz ama yıllar sonra bir otobüste ya da yolda karşılaştığınızda “bunu bir yerden tanıyorum ama nerden?” dediğiniz olmuyor mu hiç?

Kaç arkadaşınıza mektup yazıyor ve kaç tanesinden mektup alıyorsunuz? Önce telefona yenilen “mektup” geleneği, az da olsa bir zamanlar uzaklardaki arkadaşlarımızla, dostlarımıza aramızda bir köprü oluyordu; hatıraları ve hoş yaşantıları birbirimize taşıyordu. Şimdi mektup da yok; onun yerini alan telefon da.. 
Mektubun bugünlerde yine gündeme gelmesi ve belleklerimizde “nostaljik” bir tat bıraktığı için olsa gerek, birilerine mektup yazmayı istememiz ama ne yazık ki bir mektup yazabileceğimiz bir arkadaşımızın olmaması ne hazindir değil mi?

Lafı uzatmayıp yazımı Exupery’nin sözleriyle bitirmek istiyorum: “Ha deyince candan arkadaş bulmak ne mümkün? Hiçbir şey, bunca ortak anıların, bir arada yaşanan bunca güç anların, bunca kavgaların, barışmaların, içten coşkuların yerini tutamaz. Böylesine dostluklar iki kez kurulamaz. Bir meşe fidanı dikip az sonra geçip gölgesine oturmak ne mümkün!...  Yaşam böyledir işte. Önce, yıllar yılı ağaç dikmiş, zenginleşmişizdir. Sonra, araya başka yıllar girmiş, zaman bütün bu yaptıklarımızı bozmuş, diktiğimiz ağaçları birbir söküp atmıştır. Arkadaşların gölgeleri bir bir aramızdan çekilmiştir. Yaslarımıza, artık kocamışlığımızın verdiği o sinsi üzüntü karışmıştır.”

 

Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: "Güllerinizi budadınız mı?"
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Ölümün ve gülmenin yüzü
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Mevsimlere ihanet ettik
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Medyanın çuvaldızı
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: 50 saniyelik şamar
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: "Heyhat..."
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Karanlıktan aydınlığa geçişler
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: "Deli"
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Islık
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Bak Postacı Gelmiyor!
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Kızılelma'nız var mı?
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Unutmamalı
Ahmet Selçuk'un diğer yazıları: Misafir Ne Demek Baba?

 

KAPAK