J.Delisle adında birinin
sözüydü galiba: “Ana babamızı kader tayin eder; arkadaşımızı
kendimiz seçeriz”. Doğru bir söz; arkadaşlarımızı biz
seçeriz. Seçtiğimiz arkadaşla ilişkimizin boyutlarını ve
sürecini de biz belirleriz. Arkadaşlığın niteliğini de
niceliğini de etkilemek ve yönlendirmek yine bizim
inisiyatifimizdedir; başka bir deyişle, arkadaş kazanmak da,
o arkadaşı kaybetmek de bize bağlıdır..
Yıllar önce çekilmiş ve
başrollerinde Tarık Akan ile Fikret Hakan’ın oynadığı
“Arkadaşım” adlı filmi çok beğenmiştim. Konusu arkadaşlık
üzerineydi ve iki usta oyuncunun sıradışı oyunlarıyla bu
film defalarca seyredilebilecek bir düzeyi yakalamıştı. Kan
davası sebebiyle büyük şehire gelen bir adamın, bir taş
ocağında tanıştığı ve giderek çok iyi dostluk kurduğu
kişinin, öldürmek için aradığı kanlısı olduğunu öğrenmesi;
ama sonra, kronik böbrek hastalığı olan arkadaşının tedavisi
için silahını satarak ilaç almasını anlatıyordu bu film..
Arkadaşı için hapise giren, soygun yapan gerçek bir
“arkadaş”ın, gerçek “arkadaşlığın” filmiydi bu..
Son günlerin en çok konuşulan
“Güle Güle” filmi de benzer temayı işliyor. Küba’daki
sevgilisine gitmek isteyen ama yol parası olmayan, üstelik
de ölümcül bir hastalıkla pençeleşen bir adama, diğer
arkadaşlarının her şeyi göze alma pahasına, para temin etme
gayretlerini anlatan bu film de, gerçek arkadaşlığın, gerçek
dostluğun ve gerçek fedakarlığın panoramasını ortaya
koyuyor...
Film, roman ya da bir şarkı..
Bazen bunlar, kaybettiğimiz, unuttuğumuz birtakım insani
duyguların, değerlerin içimizde yeniden yeşermesine vesile
oluyor. “Güle Güle” filminin bitiminde salondan çıkanların,
kendilerine uzatılan mikrofonlara “böyle dostluklar artık
kalmadı; unuttuğumuz şeyleri tekrar hatırlamamızı sağladı bu
film” şeklinde cevap vermeleri, bir yönüyle, hemen hepimizin
hislerine tercüman olmuyor mu?
Konformizmin önlenemeyen
yükselişi ve “hayat gaileleri” sebebiyle, bir zamanlar sahip
olduğumuz insani değerlerin artık kaybolmaya ve “mazide bir
hoş sada” gibi kalmaya başlamış olması, aslında bizim hiç
istemediğimiz bir şey. Ne var ki, elimizden kayıp giden ve
fakat tutmak için de fazla gayret göstermediğimiz bir şey bu
aynı zamanda.. Arkadaşlık da sanıyorum bunlardan biri ve
bence de en önemlisi..
“Arkadaş hatırı için çiğ
tavuk yenir” sözünün pek anlamının kalmadığı günümüzde,
insan ilişkileri fedakarlık değil de “menfaat” temeli
üzerinde şekilleniyor. Sergio Leone’nin muhteşem filmi “Bir
Zamanlar Amerika”yı hatırlayın. Çocukluklarında her türlü
tehlikeyi göğüsleyip birlik-beraberlik sergileyen
arkadaşlıkların yıllar sonra birtakım menfaatler uğruna ne
şekillere dönüştüğünü anlatıyordu bu film.. Arkadaşına
ihanet eden ve mevki olarak yükseklere tırmanan
arkadaşlardan birinin, filmin sonunda, yaptıklarından
utanarak intihar etmesi bile, geçmişte yaşanmış güzel
arkadaşlığın sonucuydu..
O çocukluğumuzun en saf ve
temiz dönemlerinde bile anne-babalarımızın “aman oğlum
seçtiğin arkadaşlara dikkat et” şeklindeki dayatmalarının
yetişkinliğimize bıraktığı tortunun etkisiyle belki de,
arkadaş seçerken “seçici” olmak gibi tuhaf bir davranış
içine giriyoruz; öyle olduğu için de zar-zor kurulan
arkadaşlık ilişkileri ufak bir menfaat çatışmasında kolayca
yok oluyor.. Söylesenize, günümüzde hangi arkadaşlıklar,
“arkadaş” için her türlü tehlikeyi göze alabilecek denli
sağlam ve samimi?
Ve niçin her şey çocuklukta
daha saf, daha temiz, daha sağlam ve samimi? Ve niçin bütün
bu güzel davranış ve hissedişler, “büyüdükçe”,
“olgunlaştıkça” yerini çok daha farklı davranış ve
hissedişlere terkediyor? Ve niçin çocuklukta sahip olduğumuz
arkadaşlar ve arkadaşlıklar bizler büyüdükçe azalıyor ve yok
oluyor?
Derler ya “okul, asker ve
cezaevi arkadaşlığı unutulmaz” diye.. Hatırlayın bakalım bu
arkadaşlıklardan hatırınızda kalanlar kimler? Bir zamanlar
can-ciğer arkadaş olduğunuz ama yıllar sonra bir otobüste ya
da yolda karşılaştığınızda “bunu bir yerden tanıyorum ama
nerden?” dediğiniz olmuyor mu hiç?
Kaç arkadaşınıza mektup
yazıyor ve kaç tanesinden mektup alıyorsunuz? Önce telefona
yenilen “mektup” geleneği, az da olsa bir zamanlar
uzaklardaki arkadaşlarımızla, dostlarımıza aramızda bir
köprü oluyordu; hatıraları ve hoş yaşantıları birbirimize
taşıyordu. Şimdi mektup da yok; onun yerini alan telefon
da..
Mektubun bugünlerde yine gündeme gelmesi ve belleklerimizde
“nostaljik” bir tat bıraktığı için olsa gerek, birilerine
mektup yazmayı istememiz ama ne yazık ki bir mektup
yazabileceğimiz bir arkadaşımızın olmaması ne hazindir değil
mi?
Lafı uzatmayıp yazımı
Exupery’nin sözleriyle bitirmek istiyorum: “Ha deyince
candan arkadaş bulmak ne mümkün? Hiçbir şey, bunca ortak
anıların, bir arada yaşanan bunca güç anların, bunca
kavgaların, barışmaların, içten coşkuların yerini tutamaz.
Böylesine dostluklar iki kez kurulamaz. Bir meşe fidanı
dikip az sonra geçip gölgesine oturmak ne mümkün!... Yaşam
böyledir işte. Önce, yıllar yılı ağaç dikmiş,
zenginleşmişizdir. Sonra, araya başka yıllar girmiş, zaman
bütün bu yaptıklarımızı bozmuş, diktiğimiz ağaçları birbir
söküp atmıştır. Arkadaşların gölgeleri bir bir aramızdan
çekilmiştir. Yaslarımıza, artık kocamışlığımızın verdiği o
sinsi üzüntü karışmıştır.”