Havanın berrak
olduğu bir gece gökyüzüne baktığınızda binlerce yıldız
görürsünüz. O binlerce yıldızlardan bazıları hemen dikkatinizi
çeker; onlar daha parlaktırlar; ışıl ışıldırlar.. Diğerlerinin
içinde hemen kendilerini belli ederler. Gözünüz, o diğerlerinden
daha şiddetli ışık saçan, ışıl ışıl parlayan yıldızları hemen
farkeder. Bilirsiniz ki, o yıldızlar, diğerlerinden farklıdır..
Binlerce yıldızın içinde onların yeri farklıdır, başkadır... Ve,
o binlerce yıldızın içinde böyle yıldızların sayısı da çok
değildir..
Bazı insanlar da
öyledir bizler için.. Çocukluğumuzdan yaşadığımız şu ana kadar
uzanan hayat çizgisi içinde belki onlarca, yüzlerce insan
tanımışızdır. Kimileriyle arkadaş, kimileriyle dost olmuşuzdur.
Kimileriyle böyle bir dost-arkadaş ilişki olmaksızın tanışıklık
ilişkisi sürdürmüşüzdür. İşte o hayat çizgimiz içinde
tanıdığımız bazı insanlar vardır ki, tıpkı gökyüzündeki parlak
yıldızlar gibi, diğerlerinden farklı, başka bir yerleri vardır
bizim için..
Gökyüzüne
bakarken, gözünüze takılan o parlak yıldızlardan biri kaydığında
neler hissedersiniz? Gökyüzüne asılı o ışıl ışıl avizeden en
değerli kristal prizma yere düşüp parçalandığında neler
hissedersiniz? Tanıdığınız, bildiğiniz bir insanın “ölüm”
haberini aldığınızda neler hissedersiniz?
***
İnsan, topluluk
içinde yaşayan bir canlı. Doğduğu andan itibaren bir “çevre”
içinde kendini buluyor. Ölümüne kadar farklı farklı da olsa
devamlı “çevre”ler içinde yaşıyor. Başka insanlarla birlikte
hayat sürüyor. Geçmiş asırlarda inzivaya çekilen dervişler ya da
masal kahramanı Robinson Cruose’ler yok çağımızda.. Suçluları,
kimseyle temasın mümkün olmadığı hücrelere tıkmanın, idam da
ağır bir ceza telakki addedildiği günümüzde,
çevresinden-toplumundan soyutlanmış bir insan tasavvur
edilemiyor..
Bir toplum
içinde yaşayan insan için, o toplumdaki oluşumlardan ve
yaşantılardan kaçınmak da mümkün değil; siyasi temayüller,
tercihler gibi...Mesela, bir şekilde, siz ideolojik bir
teşekkülün sempatizanı, savunucusu, üyesi, militanı, sözcüsü ya
da fedaisi olabilirsiniz. Kişiliğinize ve şartlara göre bu
“misyon”lardan birinde kendinize yer bulabilirsiniz. Herhangi
bir partiye gönül verebilir, bu partinin aktif çalışanı olabilir
ya da seçimden seçime gidip bu parti için oyunuzu
kullanabilirsiniz..
Bunu biraz
daha daraltalım ve diyelim ki, hedeflerine, amaçlarına,
ilkelerine ve izlediği yola bakarak bir ideolojinin gönüllüsü
oluyorsunuz ve diyelim ki, böyle olduğu için de içine girdiğiniz
bu çevre içinde çok sayıda insan tanıyorsunuz. Kişilikleriyle,
davranışlarıyla farklı farklı insanlar görüyor; bunların
bazılarıyla arkadaş, dost oluyorsunuz; bazılarıyla da sadece o
çevrede bulunmanın kaçınılmaz sonucu olarak bir tanışıklığınız
söz konusu oluyor..
Bir
ideolojiye gönül vermişseniz ve ömrünüzün önemli bir bölümü, o
ideolojiye gönül vermiş diğer insanlarla aynı çevre içinde
geçiriyorsanız, yakından ya da uzaktan tanıdığınız insanların
ister istemez o gönül verdiğiniz ideolojiye yaptıkları katkıları
da göz önüne almaya başlıyorsunuz.. Öyle ki, bir süre sonra, o
çevre içindeki bazı insanların, diğer insanlardan “farklı”
olduklarını görüyor ve anlıyorsunuz.. Tıpkı, gökyüzündeki
diğerlerinden farklı yıldızlar gibi, parlıyorlar ve daha yoğun
ışık saçıyorlar..
***
Her şeyin
öznesi insandır. Davaların ve ideolojilerin öznesi de insandır.
Gönül verdiğiniz, inandığınız, başarılı olması için mücadele
verdiğiniz bir davanız, ideolojiniz varsa, bilinmeli ki, o
davayı anlamlı, güzel, sağlam, sağlıklı, tutarlı ve gerçekçi
kılan argümanlar ve bu argümanları ortaya koyan insanlar vardır.
Sözleriyle, fikirleriyle, davranışlarıyla ve her şeyden önce
kişilikleriyle o davanın ve fikri yapının temel taşları olmuştur
bu insanlar..
Ve bu
insanlar, gökyüzünden kayan parlak yıldızlar gibi, -ve her ölüm
gibi- zamansızca aramızdan ayrıldıklarında yüreğimizde ve
ruhumuzda fırtınalar eser. Kendisiyle birlikte içinde
yaşadığımız dünyayı da beraberinde götürdüğü hissi çöreklenir
içimize. Bir kahpe kurşuna şehit düşmüş bir Anadolu çocuğudur;
muhteşem eserlerle yolumuzu aydınlatan bir Profesördür; bir
trafik kazasına yenik düşen yiğit delikanlıdır.. farketmez;
davayı kişiliğiyle, omuzlarıyla, fikirleriyle yükseklere
taşıyandır o.. Ve biz, kaybettiğimizde onu, tıpkı kayan parlak
yıldızın geride bıraktığı karanlıklarda kalmış gibi hissederiz
kendimizi...
Geride kalan
bizlerin yapabileceği, yapması gereken ama çoğunlukla da
yapamadığı şey, bu yıldızları unutmamak, hatırlamak, yadetmektir..
Değerleri hatırlamak, onların davaya yaptıkları katkının
büyüklüğü oranında çok zor olmasa gerek.. Niçin yapmıyoruz?