 |
Prof.Dr. Şahin UÇAR |
|
- Sanal Dünyaların Sanal Meseleleri:
- Medeniyetlerin çatışması mı, medeniyetin
sonu mu?
|
Son zamanlarda entellektüeller arasında,
isimleri cisimlerine delalet etmeyen tuhaf kavramlar hakkında hararetli
tartışmalar var: “tarihin sonu”, “medeniyetler arası çatışma”,
“medeniyetler arası diyalog”, “dinler arası diyalog” ve saire, vs…
İnsanlar medeniyetlerin çatışmalarından bahseden toplantılar
düzenliyorlar. Güzel de, hangi medeniyetlerin çatışmasından bahs
ediyorlar; yahut medeniyet derken hangi efsanevi Mağrib-i Ankaa kuşunu
kasdediyorlar acaba? Bu medeniyet kelimesi çok telaffuz ediliyor; amma
bu ism-i manevi acaba hangi müsemmâya, hangi gerçeğe delalet ediyor?
Halbuki ben çatışan medeniyetler falan göremiyorum.
Bana öyle geliyor ki, insanoğlu realitede mevcut olmayan, fakat muhayyel
ve mutasavver mevzulara bir isim takmakla, onları yoktan
yaratabileceğini farzeden yarı deli bir yaratık: Küçük çapta bir Tanrı
sanıyor kendini mübarek… İnsanlar, kendi uydurdukları kavramlara
dayanarak bir efsanevi/sanal dünya meydana getirdikleri yetmiyormuş
gibi; aslında mevcut bile olmayan bu dünyaya ait sözde-mevcut meseleleri
bıkıp usanmadan tartışıp duruyorlar. Entellektüellerin ağzına sakız olan
bu meseleleri dinleyen ahaliye gelince; onlar da, “bu adamlar galiba çok
akıllı, söylediklerinden hiçbir şey anlamadık” deseler yeridir. Bir
zamanlar Hans Vaihinger “The Philosophy of As if ” (Sanki Felsefesi)
diye bir kitap yazmış ve insan zihninin ürettiği fiction mahiyetinde
(yani tamamen hayali, mutasavver yahut bugünkü türkçede yerleşen tabir
ile sanal) bazı uydurma kavramların bazen faydaları da olabileceğini
göstermişti. Hazret, mesela, “insan zihni tabiatte hiç mevcut olmayan
eşitlik, özgürlük ve adalet gibi kavramlar üretmeseydi bir hukuk sistemi
veya bir ahlak anlayışı da meydana getiremezdi” diyordu. A. J. Toynbee
de, benim tercüme ettiğim bir pasajda (Şahin Uçar: Tarih Felsefesi
Meseleleri, “Tekamül eden cemiyetler ve fertler”, sh: 214, Nehir yy.,
1997) şöyle diyor: “Bu tip teşbihleri kullanmaya temayül etmek sadece
daha önce de bahsettiğimiz ‘tarihi zekâların hastalıklı hayalleri’ (fictional
infırmity) ve esâtîr türetici (myth-making) hususiyetlerine bir
misaldir: Bu, müessese veya toplulukları etiketleme ve şahıslaştırma,
‘Britanya’, ‘Fransa’, ‘Kilise’, ‘Matbuat’, ‘Hipodrom’ vb. ve bu mücerred
ifadeleri şahsiyetler olarak kabul etme temayülüdür.”
Bu Medeniyet kavramı da böyledir: Mübarek Kaf Dağının ardındaki Zümrüdü
Ankaa Kuşu sanki; çok lafı geçse de, neye benzediğini gören bilen pek
bulunmadığı için hakkındaki rivayetler muhteliftir. Sözgelişi, 20. asrın
tarih filozoflarından Albert Schweitzer “Uygarlık ve Barış” kitabında
diyor ki: “Ahlaksız medeniyet olmaz; bugünkü Batı Dünyası ise
ahlaksızdır: şu halde, bugün bir ‘Batı Medeniyeti’ yoktur.” Meşhur
İngiliz Lugatçi ve münekkidi Dr. Samuel Johnson ise “civilization” (yani
Medeniyet) kelimesini ne idüğü belirsiz piç bir kelime saydığı için, iş
bu civilization/medeniyet kelimesini yazdığı lugate hiç almamıştı.
Spengler üstadımız dahi medeniyetlerden bahsetmek yerine 8 adet kültürün
meselelerini tartışmayı tercih etmişti.
Toynbee, A Study of History isimli 12 ciltlik dev eserinde 21
medeniyetin meselelerini tartışıyor; halbuki kendisiyle BBC de “Geçmişin
patternini (örüntüsünü) bilebilir miyiz?” isimli bir tartışma yapan
tarihçi Pieter Geyl de şu haklı tenkidi yapıyordu: “Bütün halkların ve
bütün asırların tarihinden rasgele seçilmiş 20 medeniyet örneğinden
bahsediyor Toynbee, çok ikna edici bir intiba meydana gelmiş olabilir,
ama bu 20 durum seçilmiş durumlardan ibaret, ikiyüz örnek veye ikiyüzbin
örnek arasından seçilmiş” diyordu. Niçin 7-8 yahut 200 medeniyet değil
de 21 medeniyet yani; bunun ölçüsü ne? “İnsanın Yeryüzü Macerası” isimli
yazımda medeniyet öncesi kültürlerden medeniyete geçişi, insanoğlunun
tabiatteki üreme proseslerini hayvan ve tahıl ehlileştirmek suretiyle
kendi kontrolüne alması ile başlatan bir tarif yapmış ve artık
medeniyetin sonuna geldiğimizi ima etmiştim. Fransızların Annales Ekolü
de “maddi uygarlık” meseleleri üzerinde dururlar. Lakin bu kültür
medeniyet gibi kavramlar, tarifi de tahlili de pek kolay olmayan
elastiki kavramlardır. İnsan zihni manevi meselelere de isim takar:
kelimeler bir ma’nanın ismidirler. Yalnız, şunu unutmayalım;
isimler/kelimeler/kavramlar bir haritanın araziyi tarif etmesi gibi,
yalnızca tarif ederler araziyi; birebir aksettiremezler kastedilen
ma’nayı ve müsemmayı. Dünyayı gerçekte olduğu gibi eksiksiz ve yanlışsız
aksettirebilen bir dünya haritası ise yoktur ve yapılamaz. Yani
meselelerin yüzdeyüz gerçekçi bir münakaşası yapılamaz. Medeniyet
kavramı için dahi vaziyet aynen böyledir demekle iktifa edeceğim
şimdilik.
Derler ki “kelimeler üzerinde israr etmek ukalalıktır”; bir söz ile
kasdedilen ma’na neyse onu anlamaya çalışmak lazım. Şu halde bu
medeniyetler çatışması da ne demek oluyor? Mesele guya “Batı Medeniyeti
ile İslam Medeniyeti arasında bir çatışma” şeklinde takdim edilmek
isteniyor. Acaba kasdedilen ma’nada bir Batı Medeniyeti ve bir İslam
Medeniyeti var mı bugün? Bize göre bugünkü Batı medeniyeti sömürgecilik
faaliyetleri ile başlayan bir gelişmenin sonunda humanizm ve aydınlanma
felsefesi ile sonuçlanan ve Sanayi devriminin karakterize ettiği, maddi
dünyaya yönelik ve teknoloji oryantasyonlu yepyeni bir medeniyettir.
Ortaçağın Hıristiyan batı medeniyeti ile bir alakası kalmamış gibidir.
Hıristiyanlık Batı dünyasında sadece fertlerin inançları bazında mevcut
olup artık dünyayı anlamlandıran ve yaşanan hayatı yönlendiren bir
vizyon değildir. İslam medeniyeti tabiri için de ayni şey söylenebilir.
İslam Medeniyetinden bahsedebilmek için müslüman nüfusun mevcut olması
yetmez; böyle bir medeniyetin mevcut olması demek, tıpkı bir zamanlar
mevcut olduğu gibi, hukuktan, mimariye, musikiden edebiyata kadar
hayatın her alanına kendi dünya görüşünün damgasını vurabilen bir
şahsiyet ve onun hususi üslubunun bugün de mevcut ve yaşıyor olması
demektir. Bakın bakalım islam alemine, böyle bir şey var mı? İslam
aleminde elan var olan şey yalnızca islam inancıdır. Batıda
hıristiyanlar var diye bugünkü Batı medeniyetine Hıristiyan medeniyeti
denemeyeceği gibi, yalnızca islam inancına mensub topluluklar mevcut
olduğu için bugünkü islam dünyasında da bir islam medeniyetinin mevcut
olduğu söylenemez. Eğer niyetimiz medeniyet gibi son derecede elastiki
bir kavramı orasından burasından çekiştirip kavram tartışmasından ibaret
entelektüel gevezelik yapmak değilse ve medeniyet tabirinden kasdedileni
ma’nayı anlamak sağduyusunu gösterebilirsek; bugün dünyada ne ortaçağın
hıristiyan medeniyeti ve üslubu kalmıştır, ne de yaşayan bir İslam
medeniyeti…
Bugünkü Batı medeniyetine gelince, ortaçağların barbar kavimlerine
rahmet okutan ve Albert Schweitzer’in hükmü kabul edilecek olursa,
“ahlaksız”, “laik”, kapitalizmin hür teşebbüs ideali adına tabiatı ve
dünyayı bir Global Pazar yapıp yağmalamaya çalışmaktan başka bir gayesi
olmayan “yağmacı” ve bu yağmacılığa direnmek isteyenleri hiç düşünmeden
imha edebilen “hunhar” ve “ikiyüzlü” bir “maddi uygarlık”tan ibarettir.
Ne yazık ki, bu medeniyet silahlarının üstünlüğü sayesinde bugün bütün
dünyada hükümferma olmuştur ve bu medeniyetle rekabet edebilecek halen
yaşayan kudretli bir medeniyet mevcut değildir. Huntington ve benzeri
stratejik analistler Amerikan hegemonyası idealine hizmet ediyorlar ve
dünyada medeniyetler arası bir çatışmadan bahsederken, ya aşırı
hayalcilik yahut global pazarı yağmalama faaliyetini meşrulaştıran bir
kılıf icad etmekle meşguller. Canları müslümanlarla savaşmak istiyor
mesele bundan ibaret. İslam Medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında ne
savaş, ne de diyaloğ mümkündür; çünkü bugün maalesef İslam Medeniyeti
artık mevcut değildir. Mevcut olmayan bir medeniyet nasıl savaşabilir
acaba? Batıdaki modern maddi uygarlığın dahi, artık ortaçağların
hristiyan batı medeniyeti ile alakası yok. Bugünkü Müslüman dünyası bir
zamanlar sahip olduğu muhteşem medeniyeti tehassür ve tehayyür ile
hatırlayabilir ancak… Will Durant bir yerde, “medeniyet bir miras
değildir; her nesil onu yeniden inşa etmek zorundadır” diyordu. Ama bize
öyle geliyor ki bugün yalnızca sanal bir medeniyet var. Tıpkı sermayenin
de giderek sanal sermaye haline gelmesi gibi. Ve dünyamızın üzerinde
sanal bir kapitalizm hayaleti dolaşıyor. Bir heyûlâ gibi…
Her ne kadar, akademisyen ve münevverler, tarihten bahsederken tabii bir
dil kullandıkları için, “Medeniyet” gibi kavramları teklifsiz
tekellüfsüz bir biçimde rahatça kullanırlar ise de; kullandıkları
kavramların gerçeklere ne derecede uyduğu şüphelidir. Bu noktada,
geçenlerde İnternette bulduğum bazı tarih ve tarih felsefesi
kaynaklarını okurken, Central Connectitute State University hocalarından
H. Haines Brown tarafından yazılan Dünya Tarihinin Çelişkisi isimli
makale de yer alan bazı satırları nakletmek istiyorum. Baynes diyor ki:
“Bunlar bir “universal”in (yani medeniyet gibi geniş kapsamlı külli bir
terimin) partiküler (yani ferdi hususiyetlere ait teferrüat)
meselelerini açıklayamadığından tamamen bîhaber görünüyorlar.” Batı
medeniyetinin özellikleri şöyledir böyledir diyebiliriz; ama bu falanca
zatın davranış özelliğini izah etmeye yeter mi acaba? Baynes, adeta
benim Varlığın Ma’na ve Mazmunu isimli eserimde savunduğum paradoksal
diyalektik mantığı savunarak ve bunu dünya tarihine tatbik ederek, tarih
anlayışımızın ve içinde yaşadığımız dünyanın çelişkilerine şu şekilde
temas etmiş:
“Bizim tecrübe ettiğimiz biçimi ile dünya tarihini çelişkili bir gelişme
prosesi olarak ele almak daha kolay bir mübahese yoludur. Mesela, bir
‘dünya köyü’ nosyonu, bizim ahlaki duygularımız açısından cazip gelmekle
beraber, açıkça görülüyor ki bu dünya köylüleri bir arada pek de iyi
geçinemiyorlar. Gerçekten de dünyamız küçüldükçe aradaki bölünme ve
farklılıklar da gittikçe derinleşiyor. Aşinalık, belki bazen kardeşlik
sevgisini teşvik eder; fakat bu duyguyu teşvik ettiği kadar, nefret ve
tiksinme duygularını da besleyebildiği görülmektedir. Global bir köy
içinde toplanmakla, yalnızca, bir şeylere sahip olanlarla bir şeyi
olmayanlar arasındaki uçurum, gittikçe artan bir şuurla farkedilmekle
kalmadı; fakat bunun bir neticesi de bu uçurumun gittikçe genişlediğini
ve düşmanlıkların derinleştiğini görmek oldu. İdeolojik ve kültürel
farkların etnik temizlik ve ırki yağmacılıklar arasında gittikçe daha
acı rekabetlere nasıl yol açtığını gösteren örnekler vermek hiç de zor
değil.”
Velhasıl, kuzey-güney çatışması, doğu-batı çatışması, yahut medeniyetler
çatışması gibi geniş çaplı üniversal kavramlarla ifade edilmek istenen
şey, gerçekte kapitalizmin dünyayı global bir pazar ve hatta global bir
köy haline getirirken yol açtığı menfaat çatışmalarından ibaret. Tabir
caizse, aç gözlü modern batı medeniyetinin sömürgecilik tarihiyle yaşıt
olan yağmacılığı, dünyayı zaptetmek ve dizginlemek isteyen Faustian
karakterin gözü doymak bilmiyor ve bütün dünyayı yağmalamak istiyor. Bu
arada Mefisto da parmağını sallıyor…
Pekala, bugün Mefisto ve Faust karakterlerinin rol aldığı dünya köyü
ölçeğinde oynanan bir Faust piyesi mi bu, yoksa bir zamanlar Puşkin’in
Katerina siyaseti için söylediği tabirle, “kaba bir köylü farsı”, bir
köylü komedisi mi? Dünyayı global bir köy haline getiren dünya çapındaki
bir ekonomik pazarın kapitalist efendileri, şimdilerde kibar ve cazip
bir tabirle “liberal” olduklarını iddia ediyorlar. Kendileri o kadar
“liberal” ve hürriyetçi insanlardır ki bütün dünyaya da liberal olmayı
zorla empoze ediyorlar. Dediklerine göre galiba liberal olmaktan başka
çaremiz yokmuş ve esasen liberal olmazsak bir güzel sopa atacaklar bize…
Bir zamanlar demokrasiyi tarif ederken Oscar Wilde’ın dediği gibi, artık
bir dünya köyünde yaşayan “iş bu halkın, halk için, halk adına sopaya
çekilmesi gerek.”
-
sahin.ucar@isam.org.tr
-
http://s_ucar.sitemynet.com/prof.dr.sahinucar.htm
-
- Şahin Uçar'ın diğer yazıları ve
şiirleri: İnsanın Yeryüzü Macerası
- Şahin Uçar'ın
diğer yazıları ve şiirleri:
Şarkı Söyle Bana Gözlerimi Al (şiir)
- Şahin Uçar'ın
diğer yazıları ve şiirleri: Janus
(Şiir)
|
 |