Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes)

H. Miray Vurmay

Bir Savaşın Analizi


Yaşamakta olduğumuz “şey” ; neyin, ne olduğunun belli olmadığı “postmodernizm” adlı oyunun bilmem kaçıncı perdesinde “bilinmezliğin” egemenliğindeki cilalı taş devrine indirgenmiş, yer çekimini kaybetmiş “de ja vu” lardan ibarettir. Artık özgün hayatlar yerlerini untulmaya mahkum olmuş ucuz rönesans ressamlarının, beş para etmez tablolarının reprodüksiyonlarına bırakmışlardır. Skolastik bir içsellikle çelik  zırhlarla kaplanan bedenlerine esir olmuş ortaçağ ruhlarının, devrik birer cümlenin gizli öznesi olan virtüel hayatlarıdır artık “yaşanılan” ya da “yaşanılamayan”. Hepsi birbirinden saçma uyarlama senaryolarla, bilim dışı kurgusal mizansenlerle süslenmiş “hollywood” filmlerini aratmayan “sahte” gerçekliklerdir artık “var olmayan” ama “varsayılan”dır, her bir yaşam. “The Oscar goes to…” Cümlenin sonundaki boşluğu doldurabilmek içindir herşey. Varlığını ispatlamak, üstünlüğünü kabul ettirip ezmek karşısındakileri ya da hiçbiri değildir sebep; sadece “homo homini lupus” işte budur belki de bütün mesele! Mesele gerçekten bu mudur ya da mesele var mıdır aslında? Varoluş mücadelesi ya da ihtiras, hırs, tutku…Bunlar uğruna ve bütün bunların yolunda feda edilenler, ezilip geçilenler, yok olanlar, yoktan var edilenler…

Var olanı sorgusuzca kabul eden klasik realizm ile var olanı değil, var olması gerkeni varsayan idealizmin ironik bir sentezidir şüphesiz bütün bu olanlar ya da olmayanlar. Tüm kuralları yerlebir edip etik dışı bir pragmatizmle amaca giden yolda her türlü aracı mübah kılan Machiavelli’nin izinden fütursuzca giden insanların kurguladığı, katı bir yapısalcılığın hakim olduğu bu yeni dünyanın eski düzensizliğinde karşıkonulmaz “kaos”un girdabına çekilen, gerçeğimsi hayatlar(ımız)dan bahsediyorum. Özgürlük naraları atan ama aslında kendi ruhunu “ölümlü” bedenlerine esir ederek yine kendi acizliğini ters bir orantıyla dışavuran paradoksal bilinçlerden söz ediyorum. Defolu romantizmlerden, modern dünyanın(!) “entellektüel ve seviyeli”(!) ilişkilerinden, kalıplaşmış “iyi” ve kemikleşmiş “kötü”lerinden, paranoyalara dönüşen rüyalardan, ruhları bir lağım faresi gibi kemiren “acaba” lardan, sonsuza ıraksayan “tercih”lerden, bitmek tükenmek bilmeyen soru işaretlerinden (??????…..) vs vs vs…Kısacası yer çekimini kaybetmiş duyguların “resetlenmiş” ve son teknolojiyle yeniden “formatlanmış” en modern(!) zamanın en modern(!) yaşamları anlamaya ve  anlatmaya çalıştığım. Dününü dün bitmeden unutan; bugününü sorgulamadan “sadece” yaşayan ve yarınından hiç bir fikri olmayan “zavallı” bir yığın zamanını arsızca tüketen. Oysa ki zaman tutulamayanlardandır. “An”ın paradoksudur bunun adı. Bir “an” hem herşeydir, hem de hiçbirşey.”An” derken bile geçip gitmiştir acımasızca zaman ve daha acımasızı ta kendisidir insanın zalimce “nefes alır ve verir” düşünmeden, ne olduğunu anlamadan, anlayamadan geçer gider hayat; yelkovanı kovalar akrep hiç durmadan…

Arsızca tükettiğimiz zaman gün gelip de “vakit tamam, hoşçakal tarzan” diyene kadar bu dünyadan, sürer bu döngüsel kurgu ya da kurgusal döngü…Ne fark eder ki? İkisi de yalan, ikisi de gerçek! Belki de yalan ile gerçeğin savaşı; sıfır toplamlı bir “chiken game” ya da “mahkumun ikilemi” bir hücreye kapatılmış,  esir bedenlerin, dahası sözde özgür bedenlerin sürgündeki ruhlarının  isyanı…Diasporalarında bağımsızlıklarını bekleyen, “vaad edilmiş mutluluklar” için bitmek tükenmek bilmeyen bir  “umut” ve “hırsla” intifada ilan eden bütün “silinmiş yüzler”e karşı Morghentau’nun “şeytan ruhlu”  anarşistleri…En ince ayrıntısına kadar tasarlayıp seri olarak ürettikleri, “unisex” ve “standart beden” heterarşik silahlarıyla de facto olarak egemenlik kurdukları her ruhta “balance of power” sağlmak için bölüp-parçlayıp-yönettikleri güdümlü monarşiler ya da  S-300 füzeleri; ne zaman patlayacağı belli olmayan…Anlatmaya çalıştığım bir savaş olduğudur hayatın; ve “bu savaşta ilk düşmanın sensin” der ruhuma kazınmış bir filmin karanlık ve kanlı sahnesinde. Evet yaşamak savaşmaktır; önce kendinle; ve eğer karşı koyabilirsen “benliğine” sıra başkalarına gelir. Asimetriktir bu savaş; postmodern bir düzlemde nerden, ne zaman, nasıl geleceği asla belli olmayan bir “terör”dür; her iki tarafın da haklı bir o kadar haksız olduğu bir metafordur sadece. Her bir cephede başka bir “benlikle” çarpışırsın ; an gelir “bu ben miyim” diye isyan edersin yine kendine ve giderek bölündüğünün farkına varırsın dehşet içinde , bölündüğünün ve uzaklaştığının.Gerçek bütünde gizlidir der Hegel; oysa ki  bu savaşta giderek parçalanan hayatlarımızla önce kendimizden sonra da birbirlerimizden uzaklaşıyoruz ve  her bir parçada daha da derinlerde kayboluveriyoruz. Tüme varamadan öznellikler içinde genelleşiyoruz. Genelleştikçe biz; daha objesi bile değilken bu dünyanın, birden bire sujesi oluveriyoruz hiç bilmediğimiz  hayatların, başka dünyaların.

Aidiyetlerimizin korunaklı sığınaklarında, zamanın balkonu uzaklara çok uzaklara bakarken yaktığımızdan çok ateşlerde mi yanacağız yoksa yeni ateşler yakıp bilinen ya da bilinmeyen birilerini mi yakacağız acıların ateşiyle bilinmez ama yaşıyorsak ve bu bir savaşsa eğer –ki öyle- ruhlar var olduğu sürece yakmaya ve yanmaya mahkumuz; bedenler çekip gitseler bile…

KAPAK