Yaşamakta olduğumuz “şey” ; neyin,
ne olduğunun belli olmadığı “postmodernizm” adlı oyunun bilmem
kaçıncı perdesinde “bilinmezliğin” egemenliğindeki cilalı taş
devrine indirgenmiş, yer çekimini kaybetmiş “de ja vu” lardan
ibarettir. Artık özgün hayatlar yerlerini untulmaya mahkum
olmuş ucuz rönesans ressamlarının, beş para etmez tablolarının
reprodüksiyonlarına bırakmışlardır. Skolastik bir içsellikle
çelik zırhlarla kaplanan bedenlerine esir olmuş ortaçağ
ruhlarının, devrik birer cümlenin gizli öznesi olan virtüel
hayatlarıdır artık “yaşanılan” ya da “yaşanılamayan”. Hepsi
birbirinden saçma uyarlama senaryolarla, bilim dışı kurgusal
mizansenlerle süslenmiş “hollywood” filmlerini aratmayan
“sahte” gerçekliklerdir artık “var olmayan” ama
“varsayılan”dır, her bir yaşam. “The Oscar goes to…” Cümlenin
sonundaki boşluğu doldurabilmek içindir herşey. Varlığını
ispatlamak, üstünlüğünü kabul ettirip ezmek karşısındakileri
ya da hiçbiri değildir sebep; sadece “homo homini lupus” işte
budur belki de bütün mesele! Mesele gerçekten bu mudur ya da
mesele var mıdır aslında? Varoluş mücadelesi ya da ihtiras,
hırs, tutku…Bunlar uğruna ve bütün bunların yolunda feda
edilenler, ezilip geçilenler, yok olanlar, yoktan var
edilenler…
Var olanı sorgusuzca kabul eden
klasik realizm ile var olanı değil, var olması gerkeni
varsayan idealizmin ironik bir sentezidir şüphesiz bütün bu
olanlar ya da olmayanlar. Tüm kuralları yerlebir edip etik
dışı bir pragmatizmle amaca giden yolda her türlü aracı mübah
kılan Machiavelli’nin izinden fütursuzca giden insanların
kurguladığı, katı bir yapısalcılığın hakim olduğu bu yeni
dünyanın eski düzensizliğinde karşıkonulmaz “kaos”un girdabına
çekilen, gerçeğimsi hayatlar(ımız)dan bahsediyorum. Özgürlük
naraları atan ama aslında kendi ruhunu “ölümlü” bedenlerine
esir ederek yine kendi acizliğini ters bir orantıyla dışavuran
paradoksal bilinçlerden söz ediyorum. Defolu romantizmlerden,
modern dünyanın(!) “entellektüel ve seviyeli”(!)
ilişkilerinden, kalıplaşmış “iyi” ve kemikleşmiş
“kötü”lerinden, paranoyalara dönüşen rüyalardan, ruhları bir
lağım faresi gibi kemiren “acaba” lardan, sonsuza ıraksayan
“tercih”lerden, bitmek tükenmek bilmeyen soru işaretlerinden
(??????…..) vs vs vs…Kısacası yer çekimini kaybetmiş
duyguların “resetlenmiş” ve son teknolojiyle yeniden
“formatlanmış” en modern(!) zamanın en modern(!) yaşamları
anlamaya ve anlatmaya çalıştığım. Dününü dün bitmeden unutan;
bugününü sorgulamadan “sadece” yaşayan ve yarınından hiç bir
fikri olmayan “zavallı” bir yığın zamanını arsızca tüketen.
Oysa ki zaman tutulamayanlardandır. “An”ın paradoksudur bunun
adı. Bir “an” hem herşeydir, hem de hiçbirşey.”An” derken bile
geçip gitmiştir acımasızca zaman ve daha acımasızı ta
kendisidir insanın zalimce “nefes alır ve verir” düşünmeden,
ne olduğunu anlamadan, anlayamadan geçer gider hayat;
yelkovanı kovalar akrep hiç durmadan…
Arsızca tükettiğimiz zaman gün
gelip de “vakit tamam, hoşçakal tarzan” diyene kadar bu
dünyadan, sürer bu döngüsel kurgu ya da kurgusal döngü…Ne fark
eder ki? İkisi de yalan, ikisi de gerçek! Belki de yalan ile
gerçeğin savaşı; sıfır toplamlı bir “chiken game” ya da
“mahkumun ikilemi” bir hücreye kapatılmış, esir bedenlerin,
dahası sözde özgür bedenlerin sürgündeki ruhlarının isyanı…Diasporalarında
bağımsızlıklarını bekleyen, “vaad edilmiş mutluluklar” için
bitmek tükenmek bilmeyen bir “umut” ve “hırsla” intifada ilan
eden bütün “silinmiş yüzler”e karşı Morghentau’nun “şeytan
ruhlu” anarşistleri…En ince ayrıntısına kadar tasarlayıp seri
olarak ürettikleri, “unisex” ve “standart beden” heterarşik
silahlarıyla de facto olarak egemenlik kurdukları her ruhta
“balance of power” sağlmak için bölüp-parçlayıp-yönettikleri
güdümlü monarşiler ya da S-300 füzeleri; ne zaman patlayacağı
belli olmayan…Anlatmaya çalıştığım bir savaş olduğudur
hayatın; ve “bu savaşta ilk düşmanın sensin” der ruhuma
kazınmış bir filmin karanlık ve kanlı sahnesinde. Evet yaşamak
savaşmaktır; önce kendinle; ve eğer karşı koyabilirsen
“benliğine” sıra başkalarına gelir. Asimetriktir bu savaş;
postmodern bir düzlemde nerden, ne zaman, nasıl geleceği asla
belli olmayan bir “terör”dür; her iki tarafın da haklı bir o
kadar haksız olduğu bir metafordur sadece. Her bir cephede
başka bir “benlikle” çarpışırsın ; an gelir “bu ben miyim”
diye isyan edersin yine kendine ve giderek bölündüğünün
farkına varırsın dehşet içinde , bölündüğünün ve
uzaklaştığının.Gerçek bütünde gizlidir der Hegel; oysa ki bu
savaşta giderek parçalanan hayatlarımızla önce kendimizden
sonra da birbirlerimizden uzaklaşıyoruz ve her bir parçada
daha da derinlerde kayboluveriyoruz. Tüme varamadan
öznellikler içinde genelleşiyoruz. Genelleştikçe biz; daha
objesi bile değilken bu dünyanın, birden bire sujesi
oluveriyoruz hiç bilmediğimiz hayatların, başka dünyaların.
Aidiyetlerimizin korunaklı
sığınaklarında, zamanın balkonu uzaklara çok uzaklara bakarken
yaktığımızdan çok ateşlerde mi yanacağız yoksa yeni ateşler
yakıp bilinen ya da bilinmeyen birilerini mi yakacağız
acıların ateşiyle bilinmez ama yaşıyorsak ve bu bir savaşsa
eğer –ki öyle- ruhlar var olduğu sürece yakmaya ve yanmaya
mahkumuz; bedenler çekip gitseler bile…