Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes) Hasan YILMAZ

Afganistan Muamması ve Müslümanların Paranoyası

Doğu’dan yükselen Güneş’in Batı’dan alçalışını her gün izlerken, bu seyr-i alemin medeniyetler için de geçerli olacağı vehmiyle uyuyor ve uyanıyoruz.
 
Yazık ki, kendimizi öylesine çok kandırıyor ve yanılgılarımızı öylesine imani düstura dönüştürüyoruz ki, çağı anlama ve yorumlama noktasında hep ıskalıyoruz.
 
Temennilerimiz tespitlerimize dönüşünce, karşımıza karmakarışık bir dosya çıkıyor. Yeryüzündeki konumlanışımızı kavrayamadığımız gibi, durumumuzu izah etmekte de acze düşüyoruz.
 
Osmanlı Devleti’nin 17’inci Yüzyıla kadar geçen insanlık tarihinde üstlendiği rolü bu satırlardan tekrardan izah etmenin gereğini duymadan, içinde bulunduğumuz yüzyılın gerçeğiyle tanışmanın da zamanının geçmekte olduğunu düşünüyorum.
 
Düşünün ki, yeryüzünde yaşayan 6,5 milyar insanız. Tabiatta cereyan eden hadiselere aldığımız tedbir oranında etkilenme biçimimiz değişiyor. Adlarımız, renklerimiz ve bedeni ölçülerimiz başka başka olsa da duyuşlarımız ve özlemlerimiz hep aynı.
 
Daha iyi bir yaşam ve daha mutlu bir yaşam... Bunu hepimiz istiyoruz. İyiliği ve mutluluğu yorumlayışımızdan ötürü algılarımızda başkalaşmalar olabiliyor. Ancak, değişmeyen bir şey var ki, bedenimizi ve ruhumuzu rahat ettirmenin yolu, arzu etmediğimiz fiziki bir müdahaleye kalmamaktan geçiyor.
 
Peki Müslümanlar bunu hangi ölçüde yapabiliyor? Müslümanlar mutluluğu nasıl algılıyor? Müslümanlar, diğer insanlara göre konumlarını nasıl belirliyor?
 
Yaşadığımız çağın gerçeği Müslümanların, tarih boyunca rekabet halinde oldukları Hıristiyanlara göre yeryüzü zenginliğinden arzu ettikleri ölçüde yararlanamadıklarıdır. Evet, Müslümanlar, kendilerine rakip gördükleri Hıristiyanlar kadar yeryüzü nimetlerinden tasarruf şansını kaybettiler. Bu konuda edilgen bir tutum takınarak, Hıristiyan dünyasına değişik isimler takarak, sorumluluklarını göz ardı ettiler. 18’inci yüzyıldan başlayarak, günümüze değin Hıristiyan dünyasının burcunun neden yükseldiğini bir türlü anlamak istemediler. Belki bunda Hıristiyan dünyasının kendini Müslümanlara ispiyon etmesinin de rolü büyüktür. Yani, Hıristiyan dünyası Müslümanları sömürdüğünü ispiyon ederek, Müslümanlarda kompleks belirmesine neden oldu diye düşünüyorum.
 
Afganistan... Bir dönem dünyaya ışık saçan ve doğu medeniyetinin doğuş merkezlerinden birisi olan coğrafyanın adı. Bugünlerde ise Makedon Kralı Büyük İskender ile “Üzerinde Güneş Batmayan Krallığın” banisi İngilizlere nasıl geçit vermediğinden bahisle zorluğu ve güçlüğü anlatılan coğrafyanın adı.
 
Esasında üzerinde yaşayan insanların yeryüzü istihsalindeki konumuna bakarak değerlendirme yapılacak olursa, dikkate bile almaya değmez denilecek ölçüde göz ardı edilmiş bir toprak parçası. Lakin, Amerika gibi bir ülkenin bu toprak parçasını mühimsemesini dikkate aldığımızda, konunun sadece insanların istihsaliyle geçiştirilemeyeceği de bir gerçek.
 
Değil Hıristiyanlar; Müslümanlar tarafından dahi doğru dürüst bilinmeyen bir ülke Afganistan. Etrafındaki güçler dengesinden yığına dönüşmüş gibi duruyor. Sadece toprak yapısı itibarıyla değil, topraklarında meskun etnik ve kültür mensubu kitleler de aynı durumda. Hakim nüfusun Peştunlar olduğu (Patanlar da diyorlar) söyleniyor. Türkler (Özbekler, Uygurlar, Türkmenler), Farslar, Hindular, Hazaralar, Tacikler, Beluçlar da bu topraklarda yaşıyor.
 
Tabii bunlar derin derin bilgimizin olduğu konular değil. Sadece, duyumlarımız ve okuduklarımız. Görüp tespit ettiğimiz gerçekler değil. O nedenle üzerine uzmanlık taslayacağımız bir konu da sayılmaz.
 
Ancak bir husus var ki, bunun üzerinde hepimizin dikkatli şekilde durması icap ediyor. O da, Müslümanların genel görünümü ve toplam algısı...
 
Müslümanların yeryüzündeki algılanma biçimiyle, İslam dininin vaazları birbirini tamamlamıyor. İslamların “Kıyamet kopmadan önce bütün dünyanın müslüman olacağı” inançlarını, Müslümanların eylemlilikleri ve algıları doğrulamıyor. Müslümanların peygamberlerinin onlara verdiği öğütler ile, Müslümanların kendilerine ulaşan öğütleri tatbik ediş biçimleri de birbiriyle uyumlu değil.
 
Esasında içine üzüntü duygusunu da katarak Müslümanların bir konuyu vuzuha kavuşturmaları gerekiyor. Müslümanlar daha dinlerinin kendilerine öğütlediği adab-ı muaşeret kuralları konusunda aynı görüşe varabilmiş değiller. Müslümanlar daha dinlerinin kendilerine öğütlediği fiziki görünüme ilişkin kaidelerin biçimine ilişkin ortak görüşe varabilmiş değiller.
 
Düşünün ki, gelenekten gelen davranış biçimleri, Müslümanlığın kat-i emri gibi evrensel bir hükme ulaştırılmaya çalışılınca, karşımıza çatışan algılar çıkıveriyor.
 
Medeniyet kibarlıktır.
 
Medeniyet güzelliktir.
 
Medeniyet zenginliktir.
 
Müslümanlar bunların hiçbirini sömürge kavramı ile izah edemezler. Kibar olmak için ille de zengin olmaya gerek yoktur. Güzel davranmak için ille de zengin olmaya gerek yoktur.
 
Ama, 11 Eylül 2001 günü Newyork’tan dünyaya öyle bir fotoğraf saçıldı ki, Müslümanlık ile Medeniyet kavramlarını yan yana koymakta o dinin samimi salikleri güçlük çekmeye başladılar.
 
Öyle ki, fotoğraf karesine giren özneler şunlar;
 
1-      Tıraş bıçağı değmemiş sakal,
 
2-      Dikiş izi belli olmayan şalvar tipi kıyafet,
 
3-      Kıyafetlere hakim soluk renkler,
 
4-      Yaşayan milyonlarca insana rağmen, üzerine bombadan başka insan emeğiyle meydana getirilmiş bir nesnenin değmediği toprak parçası,
 
5-      Zarafeti ve letafetine ilişkin en küçük bir belirtiye rastlanmayan ezilmiş, horlanmış kadınlar,
 
6-      Yaşıtlarının özlemlerini dahi hayal edemeyecek denli yaşam üzerlerine yük yapılmış çocuklar,
 
7-      Bu kareleri görmezden gelip, dünyaya meydan okuyan Taliban’ın, egemenlik iddiası,
 
Bu fotoğraf karesine daha pek çok kare eklenebilir. Ama, yüzlerce yıldır toprağı hizaya getirmeye çalışan insana dair en küçük bir izi bu fotoğraf karelerinden görmenin de imkanı yok. Yorgun ve yılgın insan kitlesi giriyor hep karelerin içine.
 
Bunlara mukabil, yeryüzünün öteki parçalarında yaşayan Müslümanlardan meydan okuyan gösteriler geliyor ekranlara. Neymiş “Kahrolsun Amerika” imiş.
 
Peki “Kahrolsun Amerika”
 
Kendi sorumluluğunu gözardı eden, yorgunluğu ve yılgınlığı insan haysiyetiyle eş gören gösteriler olarak değerlendiriyorum yapılanları.
 
Merhamet merhamet diye feryat ediyor fotoğraf kareleri. Ya Müslümanım diyen gösterici güruh ne yapıyor. Kaleşinkof silahı almaya hevesleniyor.
 
Ne yapacak dersiniz? Amerikayı ve Amerikanın yanında yer alanları mı vuracak?
 
Bilinmez, karşısına gelen düşman kabilinden kimi görürse mutlaka vuracak.
 
Ya sonra? Soracak mı dersiniz “Ya sonra” diye! İhtimal vermiyorum böyle bir soruyu yönelteceğini. Keşke “Ya sonra” diye onlar da sorsa.
 
Hele şöyle bir tasavvurlarınızı gözden geçiriniz. Saçı sakalı nizama sokulmuş, sivil görünümlü, hoş kokulu, medeniyet kavramının içini dolduran bir Müslüman gözünüze çarpıyor mu? Ben de kabul ediyorum ki, Anadolu coğrafyasını terk edip, Doğu’ya doğru yolculuğa çıktığınız andan itibaren bu fotoğraf karesi soluklaşıyor.
 
Yılgınlık ve yorgunluk, kin ve nefret Müslümanların yüzünü tarif eden duygular oluveriyor.
 
Ne kadar hak ediyoruz böyle bir tarifin içine girmeyi. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu fotoğrafın içinde bizim hiç yerimiz yok. Hele hele son yüzyılda bu fotoğrafın oluşturduğu imajla Batı Müslümanlarının hiç mi hiç alakası yok.
 
Dünya nasıl paylaşılıyor? Kimler hangi hesabı yapıyor orasını bilemem. Ama bildiğim ve gördüğüm bir şey varsa, Müslümanlar bu algılar ve bu imajlarla İslamın kendilerine öğütlediği hiçbir hükmü icra etme ehliyetine sahip olamayacaklar.
 
İslamlık, sömürüye karşı savaşımın motive edici kuvveti olarak algılanmamalı. Böyle algılandığı içindir ki, savaş ve sevgi kavramları yanyana yazıldığında, Müslümanlar hiç de hoş karşılanmıyor.
 
Adına Taliban denilen bir güruh var ki, nevzuhur bir organizasyonun adı. Tarihi bile belli değil. Bir liderleri var ki, adına Molla Ömer diyorlar daha yüzünü gören yok. Aslında böyle bir adam var mı yok mu bilen yok. Ve bunlar çıkmışlar, dünyaya İslamlar adına meydan okuyorlar. Bütün cümleleri ve düşünceleri şiddet çağrıştıran yüklemlerle dolu.
 
İnsan sevgisini herşeyin merkezine yerleştiren bir İslam dini ile bu insanlar ne kadar barışık olabilirler doğrusu anlayabilmiş değilim. Zira, bunların insan sevdiğine ilişkin en küçük bir izlenim edinmedim.
 
İnsanı seven, insana hizmet edendir. Taliban tipi Müslümanların ve onların davranışlarını alkışlayan Müslümanların insana hizmet ettiğine ilişkin en küçük bir belirtiye rastlamadım.
 
Peki, bunların halini göre göre, yeryüzü Müslümanlarının onları kayırıyormuş gibi duruşunu nasıl izah etmeliyim? Aslını söylemek gerekirse, yeryüzü Müslümanlarının derin bir sendroma kapıldıklarını düşünüyorum. Nasıl düşünmeyeyim ki! Müslüman olmayan birisinden Müslümanlığı ve Müslümanları tarif etmesi istendiğinde Müslümanların ruh halini anlamam mümkün oluyor. Karşımızdaki insanlar bizim aynamızdır. Kendimizi nasıl gösteriyorsak, öyle görünüyoruz. Taliban gibi medeniyet kıstaslarının hiçbirinden iz kapmamış bir güruhun yansıttığı İslamlar, maalesef paranoya halini yaşar gibi görünüyorlar.
 
Konuyu İslam düşmanlığı ile te’vil etmenin imkanı var mıdır? Böyle bir te’vil yargıların doğru algılanmasına hangi ölçüde katkıda bulunur?
 
Zira, ortada doğru olmayan bir şeyler var. Öyle şeyler ki, insanlık tarihinin serüvenini çeşitli adlar altında isimlendiriyoruz. Çağları paydalarına ayırıyor ve insanlığın yaşadığı son yüzyılı “İletişim Çağı” olarak adlandırıyoruz.
 
Ya bu adı doğru koyduğumuzdan emin olmalıyız; ya da yargıları kümülatif olarak geliştirmemeliyiz. Çünkü, birilerinin yaşadığı yüzyıl ile İslamların yaşadığı yüzyıl aynı değil. Ondan ötürü kendimizi doğru adlandırmanın başka yolunu bulmalıyız. Veya şöyle yapmalıyız; kimin adıyla anılmak istiyorsak onun yanında yer almalıyız. Veya “Üçüncü Yol” tespit edip, kulvarımızı oradan açmalıyız.
 
Eğer fotoğraf Taliban denilen güruhun verdiği fotoğraf ise, ben o fotoğrafın karesinden çıkıyorum.
 
Eğer fotoğraf Taliban’ın tarif ettiği fotoğraf ise, doğru olduğuna ilişkin en küçük bir karine göremiyorum.
 
Ve soruyum; Müslümanların adını kötüye çıkaranları alkışlamak gibi bir ödevi Müslümanlara kim yükledi?
 
Saddam Hüseyin, 1990 yılında Kuveyt’i 19’uncu vilayeti ilan ederken, Müslümanlarla ganimet ortaklığı yaptı mı? Peki başı dara girdiğinde neden Müslümanları kader ortaklığına davet etti?
 
Taliban, Usame bin Ladin gibi İslamlık ile terörizmi eş gören bir zat-ı melanete kucak açarken İslamlara sordu mu? Keza, kimin vurduğuna ilişkin kesin kanıtlar olmasa da kınamak gibi bir erdemi göstermedikleri Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik saldırıyı yaparken Müslümanlara sordular mı? Saldırırken sormayanlar, hesap sorarken neden kader ortaklığına davet ediyorlar?
 
Kimse şunu aklından çıkartmasın! Dünyayı Müslümanlar ve Kafirler diye kamplara ayırarak algılamaya çalışanlar, hastalığın iflah olmaz raddesine varanlardır. Dünyayı kasvete boğan böyle bir anlayışı ancak ve ancak Müslümanlara dünyayı yaşanmaz kılmak isteyenler savunabilir.
 
Unutmayalım ki, yeryüzü de bir cennettir ve cennet Allah’ın kullarına bir armağanıdır.
 

 

adam06@mynet.com

 

Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: İnsan ve Değişim 
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Hem Beyaz Hem Siyah
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Sanal aşka mektup
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Amerikan Rüyası Bitti mi?

KAPAK