Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes) Hasan YILMAZ

Amerikan rüyası bitti mi?


Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle birlikte Küresel aktörlerin yüreğini buruk bir sevinç kapladı. Bir yandan tehdite dayalı suni gerilim dönemi kapandı. Bir yandan da alışkanlıklarını yitirmiş olmanın tedirginlik baş gösterdi.
 
1989’un Kasım ayında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla bir şeyler değişti ama nelerin değiştiğine ilişkin ard arda sıralanmamış cümleler de hafızalarda uçuşup durdu. Taht-ı Revan’ın öbür ucunda oturan çocuk oyunu bırakmış ve dengenin dümeni tamamen Sam Amca’nın eline geçmişti.
 
Acaba, 1989’dan önce vaad edilen eşitlikçi kızıl düzenin tehdidinden kurtulmakla insanlık iyi mi yapmıştı? Süper Güç tanımına uyan öteki devlet tek başına dümeni tutabilecek miydi? Ona karşı yeni oluşum peşine düşmenin anlamı var mıydı? Hoş dengenin eski alışkanlıklar üzerine kurulup kurulmayacağı da belli değildi. Ama olsun, alışkanlıklardan doğan davranışlar bir süre daha kendini hissettirmeye devam edecekti.
 
Öyle de oldu. Askeri dengeler üzerine kurulu dünyanın yine askeri dengeler üzerine yürüyeceğini zannedenler, bir süre sonra paranın gerçek gücüyle tanıştılar. Küreselleşmek ve Globalleşmek gibi kavramlar hayatımızı kuşatırken, bu kavramların yeni aktörleri kimin olacağına ilişkin düşüncelerin tesadüf eseri olmadıkları ortaya çıkıyordu.
 
Bunun ortaya çıkışının nasıl olacağını Yeni Dünya Düzeni adıyla bir modeli dünyaya ilan eden ABD söyledi. Hem de öyle bir söyledi ki, bu dağılan SSCB’nin varisi Rusya Federasyonu’nun takatten düştüğü bir esnada oldu. Aynı durum diğer ülkeler için de farklı cereyan etmedi. Yani, hepsinin şokta olduğu bir esnada hadiseler gelişti. ABD, Rusya’nın sarhoşluğundan yararlanarak öncelikle enerji kaynakları üzerindeki egemenliğini pekiştirme yoluna gitti. Bu amaçla Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi ülkeleri boyunduruk altına alacak kartları masaya sürdü. Başlatılan Körfez Savaşı ile ABD Ortadoğu’yu çıkarlarının merkezi ilan ederken, bölge petrollerinin nasıl kullanılacağına ilişkin de sözünü söyledi. Kendinden bağımsız hiçbir tavra müsamaha göstermeyeceğinin işaretini orada gösterdikten sonra, Kafkaslardaki kargaşayı da seyretmeye koyuldu. Keza, Orta Asya cumhuriyetleriyle Türkiye üzerinden sıcak münasebetler kurma yoluna giden ABD, özellikle Müslüman toplumların kaderlerine ilişkin gelişmeler karşısında “sindirilişlerine ses etme, feryatlarını bastır” yolunu tercih etti.
 
ABD ya da Batılı ülkelerle ilgili konular söz konusu olduğunda kullanılan BM kriterleri ya da AGİT ölçütleri, Rusya-Çeçenistan, Ermenistan-Azerbaycan, İsrail-Filistin, ABD-Irak sorunları söz konusu olunca hiç akla getirilmedi. Hele ki, Afganistan gibi bir ülkeye terörün egemen olmasına tamamen göz yumuldu. Silahları, paraları batı örgütlerince sağlanan aşırıların Afganistan’a hükmetmesine seyirci kalındı. Hatta seyirci kalmanın ötesine geçildi, siyasi olarak tanındı. Dünyanın geleceğinde İran’ı İslam kimliğiyle tanımlamak istemeyenlerin seçtiği bu yöntemin ne gibi sonuç doğuracağı ise, 11 Eylül 2001 TSİ 08.48’de yaşanan hadiselerle ortaya çıktı.
 
11 Eylül 2001 günü 107 katlı 407 metre uzunluğundaki World Trade Centre’in ikiz kulelerine kamikaze dalışı yapan iki Boing 737 tipi yolcu uçağı herşeyin yeni baştan gözden geçirilmesini salık verdi.
 
Bütün dünya geleceğe ilişkin projeksiyonlarını yeni baştan incelemek durumuna geçti.
 
Abdullah Öcalan’ın 1999’da Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinden önce, PKK’nın Türk anne-babalarına yaptıkları hak arayışı, kimlik arayışı diyerek masumane bir kılığa büründürülmeye çalışıldı. ABD’nin Bağdat’ı yerle bir eden saldırıları bir canavara haddini bildirmek biçiminde yorumlanırken, Kızılordu’nun Çeçenistan’ı cehenneme çevirmesi terörizmden arındırma biçiminde değerlendirilirken, bu yaşananın nasıl adlandırılacağına yine ABD karar verdi.
 
Evet, Newyork’taki Dünya Ticaret Merkezi ile Washington’daki 2 milyon kişinin çalıştığı Pentagon (Savunma Bakanlığı) binasına yapılan saldırıyı ABD kendisine karşı açılmış savaş ilan etti. Adını savaş biçiminde koymak zorlayıcı olsa da, ortada görünmeyen bir düşmanın olduğu gerçeği de yadsınamayacak boyutlara ulaştı. Bu düşmanların kim olduğu konusunda kendini inkar ve tutumlarını inkar eden bir tarif yapılmaya başlandı. Ama bu tarifin ne kadar tanımlayıcı olduğu üzerinde de durulmadı.
 
Şundan dolayı mı diye düşünmeden edemiyorum; ABD güçlü bir devlet. Güçlüler ne yaparsa hoş görülmeli. Karar veren güçlü, uygulamayı yapan da güçlü. Dilerse öldürür, dilerse yaşatır.
 
Öyle mi? Sanırım öyle değil ki, geleceğe ilişkin bütün varsayımların temeli çöktü. Nasıl çökmesin ki, ABD afalladı kaldı. Ummadığı anda ihanete uğramış sevgilinin şaşkınlığı içinde etrafını kolaçan ederken, Küresel düzeni bir daha kategorize etme gereği duydu. Dünyayı batının zenginliği, doğunun fakirliği arasında kurulmuş bir denklem olmaktan öte algılar da gelişmeye yüz tuttu.
 
Amerika, BM Güvenlik Konyesi’nin de onayını alacağı bir kararla savaş ilan etmeye hazırlanıyor. Kime karşı? Bilinmez ya da adı konulmuş ama gerçek o mu değil mi bilinmeyen bir düşmana karşı savaş ilan etmeye hazırlanıyor.
 
Afganistan... Vursan ya da savaş ilan etsen ne olur demek ne derece doğru bilemiyorum ama, bildiğim bir husus var ise, Afganistan coğrafyasının bazılarının hayallerini zorlayan bir karmaşıklığa sahip olduğudur. Zira, Kızılordu onbinlerce askeriyle girdiği bu coğrafyadan elini kollunu sallayarak bile çıkma şansı bulamadı. Kaçar gibi bu toprakları terketmeye zorlandı. Bunun gibi işgalci olamayacağına göre ABD’nin de Afganistan topraklarına yapacağı saldırının mahiyeti daha başka olacaktır. Hangi ölçüde netice alacağını kestirmek zor. Kestirilebilecek bir şey varsa, Hollywood filmlerine bol bol malzeme çıkacağıdır. Zira, bir serüven filminde rastlanamayacak karelere sahne olan gelişmeler cereyan ediyor.
 
ABD haklı mı? Haklılığını kazanmış bir haksız aslında. Çünkü, masum diyeceğimiz insanlar öldürüldü. Yani hiçbir suçları yokken, beklemedikleri bir anda, tanımadıkları insanlar tarafından başka bir sisteme duyulan nefretin kurbanı oldular. Kalleşçe, adice bir yöntemle öldürüldüler. Öldürüldüklerini haber bile veremediler. Dünyanın gözleri önünde naklen öldürülüşleri izlendi. Bu yüzden de dramları daha bir büyük oldu.
 
Geleceğin dünyasında en azından önümüzdeki 50 yıllık süreçte ABD’nin mutlak egemen olacağı tezi üzerine senaryolar yazılıyordu. Yenilmez bir güç olduğu görüşünden hareketle, kimse jönlüğe soyunamıyordu. Bölgesel oluşumların da amacı, bir elin nesi var iki elin sesi var görüşünden hareketle hazırlıklarını yapıyorlardı. Hiçbir çatışma stratejisinde yer almayan yöntemlerle de savaş yapılabileceğini düşünmemişlerdi. Ama birileri çıktı ve senaristlerin, korku romanı yazarlarının aklına gelmeyen yolların da olabileceğini gösterdiler.
 
Bundan sonra hiçbir şey eskisi olmayacak. Şundan dolayı olmayacak, ABD daha temkinli olacak. Müsamaha dönemi sona erecek. Terörizm asla himaye görmeyecek. Hatta şöyle de denebilir, terörizmi Avrupalılar yaparsa himaye görecek, ama Asyalılar, Ortadoğulular yaparsa tepelerine binilecek. Terörizme destek veren ülkelere yaşam şansı tanınmayacak. Terörizmin başı ambargolarla filan ezilmeye çalışılmayacak. Terörizm doğrudan askeri müdahale yöntemleriyle ezilecek.
 
Bu yöntem geç kalmış bir yöntem. Çok çok önceleri yapmaları gerekirdi. Ama terörizmden acı çekenler Amerikalılar ve Avrupalılar olmadığı için hep göz yumdular. Ta ki Amerikan rüyası bitene kadar.
 
Evet Amerikan rüyası bitti. Amerikalılar da topraklarında öldürüldü. Zengin olmak, dünyaya hükmetmekten başka duyguların da yeryüzünde olduğu gerçeği Amerikalıların gözüne sokuldu. Amerikanın sanıldığı kadar güvenli olmadığı da anlaşıldı. Böyle olduğu için de Amerikalılar kendi topraklarının dışını babalarının çiftliği gibi kullanma tutumlarını gözden geçirme gereği ile başbaşa bırakıldı.
 
ABD dünyaya daha adil olmak zorunda. Bundan sonraki süreçte bunu yapacak. Yapmak zorunda. Eğer yapmazsa, başı son derece çok ağrır. Tehdit ya da terörizm sadece Ortadoğu’dan veya Asya’dan gelmez. Bir gün Afrikalı ulusların da uyanışına sahne olacak bir dünya adalete daha çok ihtiyaç duyuyor. Eşitlikçilikten bahsetmiyoruz ama, batının yaptığını hoş gören, doğunun yaptığını cezalandıran bir yaklaşımın da bir gün yüzlerine çarpılacağı da gün gibi ortada duruyor. Nitekim birileri çıktı ve bu çarpıklığı yüzlerine vurdu. 20 bin 30 bin insanın hayatına malolan bir vahşeti göze alanlar tarafından bu çarpıklık yüzlerine vuruldu.
 
Ne olurdu, Irak’ta çocuklar ilaçsızlıktan, gıdasızlıktan ölürken de Amerikan devlet başkanının göz yaşı dökülseydi. Ne olurdu Kuveyt çöllerinde Irak’lı askerler diri diri toprağa gömülürken de ABD devlet başkanının gözünden yaş aksaydı. Ne olurdu Çeçenistan’da masum insanlar imha edilirken de ABD başkanının gözünden yaş aksaydı. Ermenilerin Azerilere yaptıkları katliamlar da böylesine duyarlılık doğursaydı. Eğer o zaman tedbir alınsaydı ve Filistin toprakları mermi deneme sahası yapılmasaydı da bu yaşananlar göze gelmeseydi. Ama yazık ki bunu yaptılar. Yaptıklarına pişman olurlar mı bilemiyorum ama yazık bir yola girmenin üzüntüsünü yaşıyor olmalarını ümit etmek hakkımız olmalı.
 
Eğer dünyada adalet bekleniyorsa, eğer dünya yeni bir denkleme gelecekse yarınlar adam gibi kurulmalı.
 
Amerika, sanaldan sahiye döndü. Siber şirketlerin milyarlarca dolarlık cirolar yapmasından başka gerçeklerin olduğu bu olayla bir kez daha anlaşıldı. Kuleleri kurmak zor ama, görüldüğü gibi bir saat içinde imha etmek mümkün. Düşünün ki, Dünya Ticaret Merkezi, 1966’da inşa edilmeye başlandı. İçine 8 yılda girildi. 8 yıllık emek bir saatte yok edildi. İnşa ederken binlerce insan çalışmamıştır; ama yıkarken binlerce insana mezar oldu. Hem de bir saatte.
 

 

adam06@mynet.com

 

Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: İnsan ve Değişim 
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Hem Beyaz Hem Siyah
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Sanal aşka mektup

KAPAK