Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes) Hasan YILMAZ

Hem Beyaz Hem Siyah


Fen bilimleriyle meşgul olanlar toplum yönetimine merak salınca, sosyal olayları ve şekillenmeleri izah ederken kullanılan tanımlar da ister istemez cetvelin gösterdiği doğrultuda oluyor.
 
Kişisel ve toplumsal kimlikten tutunuz da, olayların oluş sebeplerini açıklamaya kadar tek boyutlu tanımlama yolu mühendisler tarafından tercih ediliyor.
 
Onlar için siyah ya da beyaz... doğru ya da yanlış... ileri ya da geri... gibi kesinlik ifade eden izafiyetten uzak tanımlar geçerli. Hatta zoraki tercihler de tercihe şayan. Kişiyi ya ondan ya benden olacaksın gibi kamplaşmaya zorlamaları dahi söz konusu.
 
Esasında insanları iki yüzlü davranışa, aldatmacaya, riyakarlığa sürükleyen bu türden mühendislik çalışmaları.
 
Yol inşaatı, bina inşaatı, baraj inşaatı, makine inşaatı gibi uğraşlarda kullanılan matematik kavramlar, topluma egemen kılınmamalı. Yüzde 60 kum, yüzde 30 çimento, yüzde 20 demir karışımından iyi bir kalıp çıkabilir ama, toplum bu şekilde yüzdelerin toplamından oluşan bir bütün değildir.
 
Mühendislik çalışması, toplumu matematiksel kategorilere ayırmayı tercih ediyor. Örneğin öğrenim durumu tespiti yapılırken sayısal veriler baz alınıyor. Ama eğitim kalitesi rakamlarla izah edilir gibi olmadığından üzerinde durulmuyor. Keza, milli gelir ortalaması söz götürmez kesinlikte belirtilirken, ortalamadan hissesine 100 dolar bile düşmeyenlerin gönüllerinin ferman dinleyip dinlemediği sorulmuyor. Hatta ülkenin toplam hasılası milletlerarası klasmandaki yerini tespit için kullanılırken, bu hasılanın paylaşım adaleti üzerinde hiç durulmuyor.
 
Nüfus sayımı yapılırken kadın-erkek tasnifi yapılıyor, genç-ihtiyar tasnifi yapılıyor da üçüncü bir tercihin olacağı akıllara bile getirilmiyor. Mühendislik kesinliğinde adem evladının ya kadın ya da erkek olacağına kanaat getiriliyor da, bunların arasındaki akışkanlıktan ötürü “Dönme” diyebileceğimiz bir cinsiyetin peydahlanacağı düşünülmüyor.
 
Doğrular aranırken “benim” diye cümleye başlanıyor, “ben”in olmadığı yerde doğrunun nerede duracağı belirtilmiyor. Doğrunun evrensel kabul görmesi istenmiyor, evrensel olanın doğru olacağına kuşku ile bakılıyor.
 
Sen kimsin?
 
Böyle bir soruya ne yazık ki kesin ve katı yanıtlar veriliyor. Bir çok insan mensup olduğu ırkı kimlik beyanında kullanıyor. Kimileri, inandıkları dini, kimileri savundukları felsefi görüşü, kimileri de mesleki mensubiyetlerini veya aidiyet duydukları sosyal grupları kimliklerini tanımlarken kullanıyorlar.
 
Oysa hepsi birden olmak mümkün değil mi?
 
Hem Türk, hem Müslüman, hem liberal, hem milliyetçi, hem tiyatro sanatçısı, hem de Çankırılı olmak mümkün. İlle de bunlardan birini tercih etmeye gerek yok. Birini ötekinin alternatifi, birini ötekinin antitezi gibi görmeye hiç gerek yok. Bir insan bunların hepsini olabilecek kabiliyette. Kasıtlı tefsire gidilmezse insan bunların hepsiyle kimliğini tanımlayabilir.
 
Ama, “Siyah-Beyaz” algılayışı ile TRT ekranları gibi bir insan tasavvuruna sahip olunan bir ülkede insan kimliğinin zenginliği kolay kolay kabul edilemiyor. Kabul edilse bile, kimlikleri kamplaştıran, kimlikler üzerinden politik tasavvurlar geliştirenler bu durumu benimseyemiyor. Onlar, siyah-beyaz farklılaşmasında insanları algılıyor. Kendi tasavvurlarına uygun insan tavırları görmeyi arzu ediyorlar. Böylesi bir tasavvurun kamplaşmayı pekiştireceği, savunanlarınca da biliniyor. Onların arzusunu da “Duruyorsam yürümesinler” anlayışı yönlendiriyor.
 
Oysa, mühendislerinin bulgularının aksine, sosyal olaylar ve toplumsal kimlikler tek boyutlu çağrışımlara yol açacak kavramların kullanılmasına hiç müsait değildir. İnsan kimliğinde zenginlik çağrışımı yapacak kavramların kullanılması daha tanımlayıcı olacaktır. Doğruyu yakalamak, güzele ulaşmak da böyle mümkün olabilir. Tek boyutlu tanımlar yaratılışa da varoluşa da aykırıdır.
Düz bir ovada ya da yüksekçe bir tepede dururken nasıl bakılırsa, insana da öyle bakmak gerekir. Kalıba sokmadan, şekil vermeden insan kendini nasıl hissediyorsa o şekilde kabullenmek gerekir. Onu et ve kemikten imal edilmiş bilgisayar tarafından kurgulanmış varlık olarak görmemek gerekir. Her insanın bedeninde yerini tarif edemediği bir gönül, bir akıl taşıdığının herkesçe bilinmesi gerekir. Akıla hangi melekeler yükleniyorsa, her insanın o melekelerle değişik yoğunlukta donandığını kabullenmek gerekir.
Yaratılmışların en şereflisi diye övülen insana da ancak böyle iltifatla ihtiram gösterileceğini bilmek gerekir.
 
adam06@mynet.com

Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: İnsan ve Değişim

KAPAK