Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes)

Hasan YILMAZ

AVRASYA VİZYONU

Genel Yaklaşım

Dünya'da varolan ve bilinen Güçler, yeni bir çekişme ve çatışma sürecine girmişlerdir. SSCB'nin 1990 yılında dağılmasını takiben ABD tarafından ilan edilen Yeni Dünya Düzeni ya da Dünyada Amerika Düzeni, tek merkezli ve tek bloklu bir güç egemenliğinin dayatmasını da beraberinde getirmiştir. Küresel ya da Global gibi kavramların da Amerika kaynaklı olduğu düşünülürse, ABD'nin egemenlik tasavvurunun sınırları daha iyi tespit edilmiş olacaktır.

 

Almanya ve Fransa eksenli Avrupa Birliği oluşumunun, tutucu, Avrupacı tutumuna karşılık, Amerika'nın evrensel hudutları hedefleyen yayılmacı bu tutumu, yeni bir çekişme ve paylaşma planını gündeme getirmiştir. Amerika ve müttefiki İngiltere'ye karşı Almanya ve Fransa öncülüğünde yeni bir ittifak ortaya çıkmıştır. Bu ittifaka Rusya ve Çin de dahil olmuştur. İran'ı bu ittifakın doğal müttefiki saymak, jeopolitik bir gerçekliktir.

 

1991'deki Körfez Savaşı sonrasında 12 yıllık bir hazırlık devresini takiben Saddam Hüseyin otoritesi ve Baas Partisi Rejimi'ni devirmek gerekçesiyle "Irak'ı Özgürleştirme" adı altında yeniden Ortadoğu'ya gelen ABD ve İngiltere, geleceğe ilişkin siyasal, ekonomik, askeri ve endüstriyel bütün stratejik planların gözden geçirilmesi gerektiğinin sinyalini de vermişlerdir. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz'in kitle imha silahları bahanesini dünya kamuoyunu ikna etmek için öne çıkardıklarını söylemeleri de bu tezi doğrulamaktadır.

 

Ortadoğu'da, güç ya da demografik denge üzerine oturan bütün yönetimler ABD ve İngiltere'nin Irak merkezli Ortadoğu coğrafyasına yerleşmesinden tedirgin olmuşlardır. ABD, başta İran ve Suriye olmak üzere, kendi stratejik hesaplarıyla uyuşmayan ya da uzlaşmayan yönetim ve rejimleri açık açık tedirgin etmekten kaçınmamaktadır.

 

Geride bıraktığımız yüzyılda iki ayrı dünya savaşı, iki aynı ittifakın çatışmasına sahne olmuştu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nda, güç merkezi ve yayılma istidadına sahip olan Almanya idi. Doğal olarak, Almanya'nın egemenlik alanını genişletme iradesinin karşısına, Amerika, İngiltere, Fransa ve Rusya çıkmıştı. Keza, Almanya'nın yayılma alanlarında kendi çıkarını görmesinden ötürü, Türkiye de Birinci Dünya Savaşı'nda aktif, İkinci Dünya Savaşı'nda pasif biçimde Almanya'nın yanında yer aldı.

 

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl, yukarıda da belirttiğimiz gibi Amerika merkezli bir otorite tesis etme modeline tanıklık etmektedir. Bilim ve teknolojinin sınırlarını zorlayarak özellikle askeri alanda büyük bir gelişme kaydeden ABD, Uzayda yürüttüğü çalışmaların boyutunu da dünyanın dikkatine sunma fırsatı yakalamaktadır.

 

Birinci Körfez Savaşı'nda kısmen, İkinci Körfez Savaşı'nda ise yaygın biçimde Uzay'da yürüttüğü çalışmalardan yararlanan Amerika'ya karşı, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin'den oluşan yeni bir blok oluşmuştur. Böyle bir blok oluşumu kayda alınmamış olsa dahi, zımnî olarak varlığını görmek mümkündür. Böyle bir bloğun oluşmasından daha tabii bir şey olamaz. Zira, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin gibi ülkeleri oluşturan milletler yeryüzünde iddiası olan milletlerdir. Egemenlik ve hükümranlığı kendilerinde hak gören ve buna istidadı olan milletlerdir.

 

Her ne kadar günümüzde emperyal kavramı uygulamada farklılık arz etse de, amaç ve içerik bakımından geçmişteki algılanışından farklılık göstermemektedir.

 

11 Eylül 2001... 21'inci Yüzyıl tarihi yazılırken milat kabul edilecektir. İspat edilmesi güç bir iddia ya da komplocu bir görüş olarak kabul edilse dahi, 11 Eylül 2001, Amerika'nın 1990 yılında ilan ettiği Yeni Dünya Düzeni Stratejisinin taktiklerinden birisidir. İddiadan öte gitmeyecek bir görüş olsa dahi, ABD'nin, Avrasya coğrafyasına ilişkin uzun soluklu stratejisini bu olayla birlikte uygulamaya koyduğu gerçeği değişmemektedir.

 

Şayet hatırlanacak olursa, Afganistan'daki Taliban Yönetimi, başta Türkiye olmak üzere dünya için tehdit olarak yayınlarda yer alıyordu. Molla Ömer denilen ve kimliği ve kişiliğine dair dünyaya açık bilgiler ulaştırılmamış bir kişi tarafından yönetilen Taliban Yönetiminin himayesinde El Kaide adında bir örgütün bulunduğunu da dünya 11 Eylül 2001 günü Newyork'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne ait ikiz kulelere düzenlenen saldırı ile öğrenmişti. Hatta bu örgütün lideri Usame Bin Ladin, büyük bir tehdit olarak duyurulmuş, neredeyse bütün çocuklar onun adıyla korkutulur hale gelmişti.

 

11 Eylül 2001'de Newyork'taki ikiz kulelere düzenlenen saldırı sonrasında bütün dünyada derin bir matem havası oluştu. Amerika tarafından Müslümanlara karşı derin bir suçlama kampanyası başlatılırken, Müslümanların da kendilerini sorguladıkları görüldü. Hatta saldırının mahiyeti kavranamadığı için, görüş geliştirmekte de derin sorulara cevap bulmakta zorluk çekildi.

 

Tafsilatlar bir yana bırakılırsa, 11 Eylül 2001 sonrasında Amerika, El Kaide örgütünü gerekçe yaparak Afganistan coğrafyasına odaklandı. Saldırı öncesinde Gürcistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan'da asker konuşlandırmak üzere üsler oluşturuldu. Yapılacak işlem, Usame Bin Ladin'in yakalanması, El Kaide Örgütü'nün çökertilmesi, Taliban Rejiminin yıkılması idi.

 

Taliban Rejimi yıkıldı. El Kaide Örgütü, Afganistan'dan çıkartıldı. Ancak, Usame Bin Ladin yakalanmadı. Aynı şekilde Taliban örgütü lideri Molla Ömer de yakalanmadı. Aradan geçen zamanda, adını anan da olmadı.

 

Şimdi Amerika, Afganistan'da.

 

Şimdi Amerika, Özbekistan'da.

 

Şimdi Amerika, Kırgızistan'da.

 

Şimdi Amerika, Tacikistan'da.

 

2001 Yılındaki bu gelişmenin arkasından, Amerika, doğal müttefiki İngiltere ile birlikte Irak'a yöneldi. 1991'de yarım bırakılmış ve belirsizliğe terk edilmiş Irak'ın geleceğini  müşahhaslaştırma işlemini tamamlamak üzere Amerika yeniden harekete geçti. 18 Mart 2003 saat 04.30'da başlayan ve 9 Nisan 2003'e kadar amansız şekilde devam eden harekat ile birlikte Amerika, Bağdat'a yerleşmeyi başardı.

 

12 yıllık tecrit politikasının ardından, Irak'a yapılan harekatın gerekçesi de Afganistan'dan farklı değildi. Irak'ta da, Saddam Hüseyin'in elinde kimyasal ve biyolojik silahlar bulunduğu, Saddam Hüseyin rejiminin halkı ve bölge ülkeleri için tehdit teşkil ettiği söylendi. Saldırının amacının Irak halkını özgürleştirmek, Saddam Hüseyin'i yakalamak olduğu ilan edildi.

 

9 Nisan 2003 günü Amerika askerleri Irak'ın tamamında inisiyatifi ele aldı. Irak, Amerika'nın kontrolüne geçti. Büyük bir yağma ve talan furyası baş gösterirken, Saddam Hüseyin ve ailesi adeta buhar oldu. Savaş öncesi pek revaçta olan Saddam Hüseyin'i artık ne arayan, ne tehdit olduğundan bahseden yok. Şimdi bütün plan, Irak coğrafyasının şekillenmesi üzerine yürütülüyor.

 

Bütün bu gelişmeler arasında, bölgenin iki aktör ve aktif ülkesi Türkiye ve İran, bütün dünyanın ilgi odağı oldu. İran ve Amerika ilişkileri ve geleceği ayrı bir tahlil konusu olabilir ancak, Türkiye-ABD ilişkileri bu noktada ele alınacaktır.

 

Hayat Sahası Yaklaşımı

Emperyal Milletler, stratejik planlamalarını Hayat Sahası tanımı doğrultusunda yaparlar. İkinci Dünya Savaşı'ndan önce "Kavgam" adlı eserinde Hayat Sahası kavramına şüyû kazandıran Adolf Hitler, Hayat Sahası kavramının milletler varolduğu müddetçe önemini koruyacağına dikkat çekmiştir. Hitler'in bu görüşüne katılıp katılmamak ayrı mevzu. Keza, Hitler'e sempati ya da antipati ile bakmak da ayrı mevzu. Ancak, Hitler'e karşı duyulan hisler tespit edilen bu gerçekliği değiştirmiyor.

 

Milletlerin yayılma ya da varlıklarını devam ettirme biçimlerine göre, Hayat Sahası'nın tanımı ve içeriği değişebilmektedir. Ancak günümüzde varolan bir gerçek, üzerinde çatışma potansiyeli en yüksek merkezler, emperyal devlet ve milletler için Hayat Sahasıdır demek uygun düşecektir. Bu noktada hayat sahası kavramını toprak parçası şeklinde kısır bir telakkiye de saplayıp bırakmamalıdır.

 

Hangi şekil ve şartta olursa olsun, Türkiye'nin, tarihi, siyasi, insani, dini vasıfları, peyk devlet tanımlamasına uymayacak kadar diri ve derindir. Türkiye, yazılı tarihi 2500 yıla uzanan bir milletin en müşahhas kurumudur. Irak'a düzenlenen saldırı karşısında Uluslararası meşruiyet şartı arayarak pasif bir tutum takınmak ne kadar yanlış olursa olsun, geçmişi yargılamadan, yeni şartların oluşturduğu gelecek üzerine strateji geliştirerek tarihi seyri yaşamak gerekmektedir.

 

Amerika ve İngiltere'nin ya da karşısında oluşan Almanya-Fransa merkezli bloğun, çıkarlarının hem uzlaştığı hem çatıştığı tek ülke Türkiye'dir. Türkiye'nin bu vasfını çok iyi görmesi gerekmektedir. Türkiye, bu vasfından ötürü, her iki bloğun da hem vazgeçmek isteyeceği, hem birlikte olmak isteyeceği tek ülkedir. Çünkü, hem Amerika ve İngiltere, hem de Almanya-Fransa eksenli bloğun Hayat Sahası Avrasya coğrafyasıdır.

 

Türk milletinin geleceği geçmişindedir. Bu asla unutulmamalıdır. Avrasya coğrafyası, Türkiye'nin Hayat Sahasıdır.

 

Geleceğimiz Geçmişimizdedir

Avrupa Birliği hedefini taktik bir hedef olarak almak gerekmektedir. Türk milletinin çok uzun yıllar aynı hedefe kilitli kalamayacağı da sık sık dillendirilmektedir. Fetret olarak tanımlanabilecek içinde bulunduğumuz devreden geçerken, bireyin haklarının genişletilmesi, hürriyetlerin teminat altına alınması, toplumun despotça baskılardan kurtarılması, baskıcı yönetim eğilimlerinin sindirilmesi, zihinsel gelişim ve tekamülün önünün açılması için Türkiye'nin AB hedefini mutlak biçimde geliştirmesi gerekmektedir. Yaşam standardının yükseltilmesi, insan kalitesinin artırılması, emek sömürüsünün önüne geçilmesi için de Avrupa Birliği hedefinin yaşatılması şarttır.

 

Bu hedefe rağmen; tarihi derinliği olan ve yeryüzünde iddiası bulunan milletlerin, çıkar alanlarının çatıştığı bloklar içinde uzun soluklu kalabileceğine ihtimal vermemek gerekmektedir.

 

Türkiye, emperyal vizyonu olan bir milletin ülkesidir. Bu ülkenin gelişme kabiliyeti olan her türlü ilişki ve işbirliğinin içinde bulunmasından daha iyi bir ilişki biçimi düşünülmemelidir. Bulunduğu coğrafya ve sahip olduğu komşuları itibarıyla her türlü örgütlü ilişki içinde bulunması kaçınılmazdır.

 

Türkiye'nin Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlarla irtibatlı yerleşiminden ötürü, emperyal vizyonuna uygun hedeflerden uzaklaşmasına ihtimal verilemez. Yöneten sınıf bu vizyona meyyal olmasa bile, coğrafya bu ihtimalden uzaklaştırmaz.

 

Geleceği geçmişinde olan milletlerin, nihayetinde özleriyle buluşması kaçınılmazdır. Türkiye'nin de 1000 yıldır varolduğu bu coğrafyadan kopmadan kökleriyle tanışıp kaynaşacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

 

Türkiye ve doğal olarak Anadolu coğrafyası, başta Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs olmak üzere, İran, Irak, Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Kosova ve Sırbistan'da yaşayan Türkler ile birlikte bütün dünya Türklerinin kalbinin buluştuğu yerdir. Bu ülkenin yüzyıllardır kötü yönetildiği bir vakıa. Kötü yönetimin neden ve ne içini uzun uzun tahlil edilebilir. Lakin, bu an itibarıyla yarına ilişkin yapılacak iş ve işlemlerin nasıl yürütüleceğinin makro ve mikro stratejileri, taktik boyutuyla değerlendirilmelidir.

 

Avrasya, ana hatlarıyla Türkiye'nin de içinde bulunduğu Romanya, Moldova, Ukrayna, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve İran'ı hâvi geniş bir coğrafyadır. Avrasya tanımı, coğrafi tanımlamayla birlikte siyasi sınırları da ihtiva etmektedir. Ondan ötürü Uralların doğusu esas alınarak yapılmış bir tanımlamadan ziyade, coğrafi, kültürel ve siyasi sınırları ihtiva eden kavramsal bir çağrışımı söz konusudur.

 

Avrasya, Türkiye için her türlü değerlendirmenin kapsamındadır. Tarihsel geçmişini bu coğrafyada bulan Türkiye, milli geleceğini de bu coğrafyada görmek zorundadır.

 

Soğuk savaş döneminin sona ermesini takiben dünyanın en istikrarsız bölgelerinden biri haline gelen ve geleceğindeki belirsizliği giderme çabasına giren Avrasya coğrafyasına hakim olanın dünyaya hakim olacağı, kesinlik kaydı ile bir kenara not edilmelidir. İlk defa İbn-i Haldun tarafından savunulan daha sonra yaygın kabule dönüşen medeniyetlerin seyyal olduğu görüşünden yola çıkarsak, Avrasya'ya egemen olanın dünyaya nasıl egemen olacağını da tafsilatlı bir şekilde izah etme imkanı buluruz.

 

Hakimiyet teorisi üzerinde durmadan, 18 ve 19'uncu yüzyıl ile 20'inci yüzyılın ilk yarısındaki anlayışın aksine bir hakimiyet teorisinin zihinlerde yer tuttuğu bilinmelidir. Geçerli anlayışa göre, hakimiyet teorisinin ana unsuru, kaynakların kullanım hakkını ele geçirmek, etkilenebilir, yönetilebilir yönetimleri işbaşında tutmaktır. Bunun kaba tanımı, Marksist terminolojiye göre işbirlikçi yönetimleri iktidar yapmaktır. Bunun bir başka adı sömürüdür. Fakat geçmiş yıl ve yüzyıllardan farklı olarak sömürü kavramı da içerik değiştirmiştir. Tüketim esaslı bir sömürü anlayışı emperyal güçlerin uygulamalarına yerleşmiştir. Yani sömürüyü de ademi merkeziyetçi şeklinde tanımlamak mümkündür. Yani yerinde sömürü. Bu doğrultuda dünyanın ortalama refahını yükseltmek, tüketici hazırlamak ve oluşan katma değer ile sömüren ülke ya da kıtanın egemenlik silahlarını güçlendirmek temel anlayışa dönüşmüştür.

 

Hayal kuranların kural koyma gücünü ellerinde tuttukları düşünülürse, bütün acımasızlığına rağmen, geçmiş yıllardan farklı bir sömürge düzleminde bulunduğumuz da anlaşılır.

 

Amerika'nın hakimiyet gereçleri, Silah, Sanayi ve Sermayeden oluşmaktadır. Bu üçlü ile dünyanın her tarafına varlığını ikame etmektedir. Avrupa'nın hakimiyet gereçleri arasında silah bulunmamaktadır. Bu noksanlığı gidermeye de şimdilik siyasi ve sosyal şartları elvermemektedir. Ancak, Amerika'nın yayılma eğiliminin güç kazanmasına muadil, Rusya ve Ukrayna ile geniş kapsamlı bir işbirliği geliştirecekleri beklenmelidir.

 

Avrupa ile hangi tür ilişki ve işbirliği içinde olursa olsun, Türkiye tercihini Amerika'dan yana kullanmalıdır. Avrupa Birliği'nin yönelimi ve açılımı ne şekilde olursa olsun, zaman zaman kesintiye uğrasa da Türkiye'nin Amerika ile olan ilişkilerini derinleştirerek devam ettirmesi gerekmektedir. Zira, Avrasya coğrafyası üzerine oluşan bloklar arası denge, Türkiye'yi Amerika ile birlikte hareket etmeye mecbur etmektedir.

 

Keyfiyet böyle iken, Türkiye'de sağlıklı bir Avrasya Vizyonu'nun oluşmasına katkıda bulunmak lazımdır.

 

Avrasya Vizyonu'nun oluşmasında temel unsur, bilme ve bilinmedir. Yani, baktığımız yer Türkiye olunca, Türk halkının Avrasya'yı bilmesi, Avrasya coğrafyasında yaşayan halklar tarafından da Türkiye'nin bilinmesi şarttır.

 

Avrasya Vizyonu'nun vazgeçilmez şartı, devletler ve milletlerarası işbirliği kanallarının açık tutulmasıdır. Türkiye, bu doğrultuda Avrasya hinterlandında demokrasinin geliştirilmesi, hürriyetlerin yaygınlaştırılması ve özel mülkiyet anlayışının egemen kılınması çabalarına destek vermelidir. Avrasya'daki insan potansiyelinin enerjisini ortak güce dönüştürecek olan sinerjiyi yaratma potansiyeli Türkiye'de bulunmaktadır.

 

Avrasya Vizyonu'na ilişkin en temel öngörü, sempati kanallarını harekete geçirmek olmalıdır. Coğrafyanın tamamında bulunan halkların birbirlerine yabancı gibi bakmak yerine, tanıdık gözüyle bakması gerekmektedir. Bahsini yaptığımız konu, bugünden yarına finale taşınacak bir konu değildir.

 

Milletlerin ömrünü, bireylerin ömrüyle mukayese etmeden değerlendirdiğimiz taktirde, vizyon kavramının altı daha iyi doldurulacaktır. Unutulmamalıdır ki, Gaspıralı İsmail'in 20'inci Yüzyılın başında Türkler için kullandığı "Dilde Birlik, İşte Birlik, Fikirde Birlik" vizyonu, sempatiye dayalı her vizyonun altyapısını oluşturmaktadır.

 

1990'lı yılların ilk yarısında başlatılan daha sonra devamı getirilemeyen büyük bir girişim vardı. Türk Dünyasından 20 bin öğrencinin getirilerek Türkiye'de eğitilmesi projesi. İsmail Gaspralı'nın yüz yıl önce gösterdiği hedefe götürecek büyük projelerden birisi idi. Ancak, vizyonsuz siyasetin sahip çıkmaması yüzünden daha sonra akim kaldı. Doğal olarak, Avrasya'ya giden güzergahta stratejik hedeflere ulaşmak için taktik çalışmalar tamamlanamadı. Oysa bu çalışmaların hem Türkiye'de hem de ilgili ülkelerde teşvik edilerek sürdürülmesi gerekiyordu. O dönem siyasetinin ufkunun yeniden siyasete egemen olması şart görünmektedir. Konunun öznesi Türkler ve Türkiye olunca, silah, sanayi ve sermaye birliğinin de "Dilde, İşte, Fikirde Birlik" sonrasında geleceği düşünülmelidir. Bunun için esas olanın, vizyon bilincinin yaygınlaştırılması olduğu gerçeği iyi kavranmalıdır.

 

Ortak Çıkar-Ortak Hedef

Türkiye'nin uzun vadeli çıkarı Avrasya coğrafyasındadır. Doğaldır ki, Türkiye'nin uzun vadeli hedefi de Avrasya coğrafyası olmalıdır. Ortak çıkarlar, ortak hedefler oluşturur. Her uzun adım kısa adımlarla başladığı gibi, her uzun vadeli hedefe de kısa vadeli hedeflerle gidilir. Tıpkı Okyanuslara giden güzergahlarda, dereler, nehirler, göller, denizlerden aşılması gibi.

 

Bu bağlamda, Avrasya coğrafyasını Hayat Sahası olarak gören anlayışın Türkiye'de hayat bulması kaçınılmazdır. Ancak, Türkiye'nin bu anlamdaki en önemli engeli zihinlere yerleşik prangalardır.

 

Bu pranganın ne olduğunu, Irak'a dönük ABD-İngiltere ittifakının saldırısı esnasında Türkiye'de yapılan tartışmalarla örneklendirmek mümkün. "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" prensibi dönemsel bir prensip idi. Dogmatik düşüncenin en pratik çözümü, kalıpları kullanmaktır. Gelişen olaylar karşısında prensip geliştiremeyenlerin sığındığı en pratik prensip "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" prensibi oluyor. Bu prensip, dönemi itibarıyla taktik bir prensipti. Ancak bugün aynı prensip ile hareket ettiğimiz taktirde karşımıza civa gibi renksiz, kokusuz, her türlü akışkanlığa konu olabilecek bir politika çıkmaktadır. Oysa artık yönetenlerin inisiyatif alarak mevcut şartları şekillendirme iradesi geliştirmeleri gerekmektedir. Emperyal vizyon, oluşturulan hedefe yönlendirilen değil, kendi hedefini oluşturup ona yönelen vizyondur. Devlet yöneticiliğini de böyle görmek gerekmektedir. Planlamacı, uygulamacı perspektifini memurlara bırakıp, yönetenlerin sahip olması gereken vizyona sahip olmak gerekmektedir.

 

ABD ve İngiltere'nin Irak'a karşı giriştiği İkinci Körfez Savaşı öncesinde Türkiye, kırmızı hatlar çizmişti. Vehimler üzerine oturtulan bu hatlar savaşın gelişimi sürecinde ve sonrasında ABD tarafından tamamen çiğnendi. Türkiye, savaş ve saldırı sebebi saydığı konularda hiçbir mesafe alamadı. Göz göre göre Türk milletinin milli gururun kırılmasına fırsat verildi.

 

Türkiye'nin Irak coğrafyasına ve akabinde Asya coğrafyasına ilişkin bir perspektif geliştirmeden silahlı müdahalenin bir parçası olması görüşünü savunmuyoruz. Lakin, kaçınılmaz olan bir durum ABD'nin özellikle Türk ve İslam çoğunluğun bulunduğu coğrafyaya dönük perspektifidir. Türkiye'de bu perspektifin görülmemesinden kaynaklanan bir yorum sorunu yaşanıyor. Yerel ve lokal düşünceler, yeryüzü vizyonuna kuşku, korku ve kapris ile karşılık veriyor. Oysa Türkiye'nin yabancılaşması gereken duygu, yerellik ve lokallik. Tanışması gereken değerler ise, yeryüzü vizyonu. Yani evrensel ölçekte düşünceyi zihinlere yerleştirmek gerekiyor.

 

Bugüne kadar içsel kaygılar, uzun soluklu vizyona hayat şansı tanımadı. Hac yolunda ölmeyi göze alan karınca kadar atılgan, cesur ve kararlı iradelere geçit vermeye pek yanaşılmadı. Bunda yerleşik, statik egemen anlayışın rolü olduğu mutlaktır. Yerleşik, statik anlayışın temel argümanı elindekini yitirme kaygısına dayanmaktadır. Ancak, durgunluğun herşeyi kokutması gibi, elindekini yitirme kaygısı üzerine kurulu anlayışın da atalet ve miskinlikle arkadaş olması kaçınılmazdır.

 

Sonuç olarak, Hayat Sahası olarak değerlendirdiğimiz Avrasya Coğrafyasında, Türkiye'nin Amerika ile aynı emperyal enstrümanları kullanmasına imkan ve ihtimal bulunmamaktadır. Amerika ile ortak emperyal enstrümanları bulunmayan Türkiye'nin ABD'ye göre avantajı, bütün Türk ve İslam dünyasının ikinci Kâbesi mesabesinde olması, tarih, kültür, inanç ve özlem birliğidir. Bundan ötürü, Türkiye, 20'inci Yüzyılın başında İsmail Gaspıralı'nın nasihatine kulak verip, fetret devrinden geçtiğini fark edip, üçüncü dünyalı psikolojisinden sıyrılıp "Dilde, Fikirde, İşte Birlik" hedefine yönelmelidir. Bu doğrultuda Türkiye'nin yapacağı en büyük hata ABD ile çatışmaktır. Türkiye'nin geliştireceği en akılcı strateji de ABD ile işbirliği yapmaktır.

 
adam06@mynet.com

 

Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: İnsan ve Değişim 
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Hem Beyaz Hem Siyah
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Sanal aşka mektup
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Amerikan Rüyası Bitti mi?
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Afganistan Muamması ve Müslümanların Paranoyası
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Üslup ve Hamaset
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Ne Yazsam Dediğim Zaman Aklıma Gelenler
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Biz Uyurken Neler Oluyor?
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Ne Garip Değil mi?
Hasan Yılmaz'ın diğer yazıları: Memurum O Halde Yazarım!

KAPAK