 |
Hasan
YILMAZ |
|
Hayatın
devinim üzerine bina edildiği bir gerçek. Yaşayan her şey hareket
ediyor. Hayatı hareket şeklinde tanımlatan da yapı ya da eşya,
hayvan ya da insandaki küçücük bir yürek atışı. Hareket, eski
hal üzere olmamanın bir işareti. Bu nedenle varlık aleminin sürekli
değiştiğinden bahis açıyoruz. Çevremizde gördüğümüz ne
varsa her gün değiştiğini görmekten kendimizi alamıyoruz.
-
- Değişim,
hayatın değişmeyen en müşahhas gerçeği. Varlık sıfatını
kazanan ne varsa daimi değişim halinde. Hiçbir şey bina olunduğu
gibi durmuyor. İyi ya da kötü, bir şekilde her şey bir şeylere
tahvil oluyor. Kısa zaman dilimlerinde algı güçlüğü yaşasak
da aradan geçen uzun yıllar içinde kendimizden başlamak üzere,
varlığını algıladığımız her şeyin başkalaştığına
tanık oluyoruz.
-
- Yaşadığımız
fiziki mekanlar her gün şekilden şekile giriyor. İnsanın
kendine tahsis ettiği yeni alanlarda tasavvurunun erdiğini müşahhaslaştırma
şansı oluyor. Yapıların inşasında kullanılan çimentodan tuğlaya,
boyadan, parkeye kadar her şeyin evsafı sürekli değişiyor. İnsan,
100 metrekareyi geçtiği zaman lüks sınıfına giren konut gibi
küçücük mekanlarda bile binlerce ayrıntıyla yüzleşmekten
çekinmiyor. Sahip olmak için bazen bir ömür sarf ettiği yaşam
alanındaki giriftliğe aşk mesabesinde alışan insan, bir gün
tahrip ederken gözünü kırpmayacağı bu alanlardaki başkalaşmayı
nedense hiç yadırgamıyor.
-
- Fiziki
mekanlardaki değişikliği olmazsa olmaz şart gören insan,
kendi değişiminin farkına varamıyor. Dirensek, inat da etsek
değişiyoruz. Toplumsal örgümüz kabuk değiştiriyor. Ruhumuza
giydirdiğimiz kılıf desen değiştiriyor. İlişkilerimizdeki
karmaşıklıktan yeni kurallar doğuyor. Akıp giden hayatı
fikir süzgecinden geçirdiğimizde rölatifliği daha bir net algılıyoruz.
Zaman denen kavramın uzunluk ya da kısalığını ruhumuzdaki
titreşime paralel algılıyoruz.
-
- İnsanla
anlam kazanan fiziki mekanları başkalaştırırken, ruhumuzdaki
çizgileri kırıp dökmekten de geri durmuyoruz. Zenginlik ile
yoksulluğun tanımını değiştirdiğimiz gibi, erdemli davranışın
neler olduğunu ifade etmekte de acze düşüyoruz. Bir zamanlar söylerken
dilimizi ısırdığımız yalanı bile masumlaştırmak gibi
sosyal icatlarımız varken, dürüstlüğü nasıl tarif edeceğimizi
bilemez duruma geliyoruz.
-
- Evet,
fiziki yapılarımızın fanusu kıldığımız manevi güzelliklerimizi
bir bir tarumar ederken, bunu toplumsal ilişkilerimizde en
belirgin şekilde yaşıyoruz. Cemaat mı, cemiyet mi, kul mu
vatandaş mı, birey mi toplum mu diye münazara yapa yapa geldiğimiz
yerde kıyafetlerimizdeki sökükleri dikemez hale geldiğimize
esef etmekten kendimizi alamıyoruz.
-
- Toplumsal
değişim diye diye geldiğimiz yer sivil toplum anlayışı oldu.
Kendini sadece yasalara karşı sorumlu gören, sadece kazanmayı
düşünen, fedakarlık, feragat gibi duyguları rafa kaldırıp,
ne pahasına olursa olsun kazanmayı hedefleyen bireylerin oluşturduğu
çağdaş toplum standardını yakaladık. Çok zahmetli oldu ama,
şükür tarım toplumu olmaktan kurtulduk. Kurtulmakla kalmadık,
onun getirdiği içten davranışlardan da uzaklaştık. 17 Ağustos
depreminde yıkılan evlerin müteahhitlerinin tedrisatından geçmiş
gibiyiz.
-
- Sivil
toplumun şartının sivil örgütler olduğunun bilinciyle örgütlenmeye
soyunduk. Örgütlerimiz partilerimiz, örgütlerimiz takımlarımız,
örgütlerimiz derneklerimiz, örgütlerimiz sendikalarımız, örgütlerimiz
vakıflarımız oldu. Her işinde kendi yararını gözeten insan,
kamunun yüksek yararını gözetmek üzere cemiyetleşmeye
soyundu. Kurulan her örgüt, devlet denilen şehrin yükselen inşaatları
olurken, "Yardım ve yarar" sözcüğünün onlara ne
kadar yakıştığını tartışmak zamanı da çoktan geldi.
-
- Eğer
yaşayacağımız an yarın ise, hedefleri yarında oluşturmak
makul olandır elbette. İnsanın insanla, insanın insanlarla,
insanın eşya ile olan ilişkisini bayağılık diye tarif edilen
çıkar merkezine oturtmadan yeni bir dünya kuralım diye
hevesleniyorum. İnsanı ezmeden, insanı üzmeden çevresiyle
birlikte mutlu olacağı bir iklim oluşturalım istiyorum. Ancak,
yaşadığımız ortamda bunu görememekten de büyük üzüntü
duyuyorum.
-
- "Maymunun
gözü açıldı" diye bir söz var. "Dank etmiş"
kafalar için kullanılıyor. Toplumumuz dank etmiş kafalardan teşekkül
etmeye başladı. Herkes, varlığının devamı için elzem gördüğü
çıkarlarını azami düzeyde tutmak için çırpınıyor.
Kimileri rejimlerini, kimileri zenginliklerini, kimileri statülerini,
kimileri de maaşlarını korumak için didiniyor.
"Hakkaniyet ölçüsü" rafa kaldırılarak yapılan
girişimler, "Altta kalanın canı çıksın" atasözüne
sahip milletin evlatlarının medarı iftiharı oluyor.
-
- Eşiğine
geldiğimiz AB standartlarını yakalamasak da, örgütleniyoruz.
Dernekler kuruyor, lokallerinde kumar oynuyoruz. Vakıflar
kuruyor, kamu arazi ve binalarını parsellemek için yetkili kişilerle
kolkola gezerek keyiflenmeye çabalıyoruz. Sendikalar kuruyor,
"Teri kurumamış amelenin" sırtında nasıl tepişeceğimizin
planlarını yapıyoruz. "Devir-teslim" merasimi yaparak
işleri yürüteceğiz diye and içerek başlattığımız girişimlerimizde,
kurtulduğumuz zaman çağdaş medeniyet seviyesini yakalayacağımızı
düşündüğümüz ağaların yerine yeni egemen sınıflar ihdas
ediyoruz. Beş parmağın çıkartacağı tokat sesi kadar gür çıksın
diye didine didine kol kola girelim derken, başı çekenin sürüklediği
kötü yollarda heder olup gidiyoruz.
-
- Kalabalıklaşalım
kuvvetlenelim derken, kaba kuvveti hayatımızın nirengi noktası
haline getirdiğimizi görmekten esef duyuyoruz. Mahallenin iflahını
kesen sokak kabadayılarının etraflarında topladıkları çakallarla
oluşturdukları mafya örgütlenmesinden yakınıyoruz. Bir
yandan örgütsüzlükten illallah diyor, örgütlenip kabalaşan
kitleleri görünce de Allah Allah demekten kendimizi alamıyoruz.
Büyük hedefleri doğuran büyük fikirleri ezip geçerken ekşitmediğimiz
yüzümüze, çirkefe bulaşmış küçük kişilerin eseri olan
maskaralıkları görünce ne şekil vereceğimizi bilemiyoruz.
-
- Köylerinde
barınmaları için şartlarını iyileştirmediğimiz insanları,
"Taşı toprağı altın" diye şehirlere çekiyor,
hevesleri kursağında kalmış insanları görünce de nedamet
duygularımızı kimlere ifade edeceğimizi bilemiyoruz.
-
- Yaşamı
öyle tehlikeli kıldık ki, bir yudum nefes için insanları
yamyamlaştırdık. Geniş kitleleri sömüre sömüre semiren
mayalı göbekleri görünce, şerlerinden kurtulmanın yolunu örgütlenmekte
görenlerin de bir gün semirenlerle kol kola halay çektiğini görmenin
burukluğunu yaşadık. Onbinlerce insanın alınterinin eseri
olan koltuklarında, yetki devraldığı insanların hukukunu
korumak adına kişisel avantajlarının pazarlığını yapan başkanlara
muhatap olmaktan hicap duymak erdemini gösteremedik.
-
- Örgütsüz
kalabalıkları idare etmek kolaylığından doğmayan çıkarı,
kalabalıkları örgütlendirerek doğuracaklarını anlayanların
tavsiyelerine uyarak her çatının önüne bir tabela asma yarışına
girdik. Tüccar tefecilerin esnafı söğüşlemesine tahammül
edemediğimizi iri iri puntolarla haykırırken gösterdiğimiz
kahramanlığı, kitlelerin trilyonlarını bir kalemde hesabına
kaydedenlerin örgütlü kurumlarına karşı göstermeye nedense
cesaret edemedik.
-
- Üye
formları doldurtarak kurulan örgütlere, kitlelerin geleceğini
emanet ederken, o örgütleri kimlere emanet ettiğimizi hiç düşünmedik.
Parayı paraya, bilgiyi paraya, payeyi paraya, sırrı paraya,
bedeni paraya, yeteneği paraya çeviremeyenlere enayi gözüyle
bakar hale getirildik. Nasıl olsa belediye işçileri süpürür
diye kirlete kirlete sokaklarda yürüttüğümüz insanların
haykırışlarında bile, küçük küçük çıkarların biriktiğini
nasıl göremedik. Cebimizden uçup giden yüzbinlerce lira için
parmaklarımızı pençe yaparken, yitip giden istikbalimize
heyhat bile diyemedik.
|

|