Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes) Hasan YILMAZ

İnsan ve Değişim


Hayatın devinim üzerine bina edildiği bir gerçek. Yaşayan her şey hareket ediyor. Hayatı hareket şeklinde tanımlatan da yapı ya da eşya, hayvan ya da insandaki küçücük bir yürek atışı. Hareket, eski hal üzere olmamanın bir işareti. Bu nedenle varlık aleminin sürekli değiştiğinden bahis açıyoruz. Çevremizde gördüğümüz ne varsa her gün değiştiğini görmekten kendimizi alamıyoruz.
 
Değişim, hayatın değişmeyen en müşahhas gerçeği. Varlık sıfatını kazanan ne varsa daimi değişim halinde. Hiçbir şey bina olunduğu gibi durmuyor. İyi ya da kötü, bir şekilde her şey bir şeylere tahvil oluyor. Kısa zaman dilimlerinde algı güçlüğü yaşasak da aradan geçen uzun yıllar içinde kendimizden başlamak üzere, varlığını algıladığımız her şeyin başkalaştığına tanık oluyoruz.
 
Yaşadığımız fiziki mekanlar her gün şekilden şekile giriyor. İnsanın kendine tahsis ettiği yeni alanlarda tasavvurunun erdiğini müşahhaslaştırma şansı oluyor. Yapıların inşasında kullanılan çimentodan tuğlaya, boyadan, parkeye kadar her şeyin evsafı sürekli değişiyor. İnsan, 100 metrekareyi geçtiği zaman lüks sınıfına giren konut gibi küçücük mekanlarda bile binlerce ayrıntıyla yüzleşmekten çekinmiyor. Sahip olmak için bazen bir ömür sarf ettiği yaşam alanındaki giriftliğe aşk mesabesinde alışan insan, bir gün tahrip ederken gözünü kırpmayacağı bu alanlardaki başkalaşmayı nedense hiç yadırgamıyor.
 
Fiziki mekanlardaki değişikliği olmazsa olmaz şart gören insan, kendi değişiminin farkına varamıyor. Dirensek, inat da etsek değişiyoruz. Toplumsal örgümüz kabuk değiştiriyor. Ruhumuza giydirdiğimiz kılıf desen değiştiriyor. İlişkilerimizdeki karmaşıklıktan yeni kurallar doğuyor. Akıp giden hayatı fikir süzgecinden geçirdiğimizde rölatifliği daha bir net algılıyoruz. Zaman denen kavramın uzunluk ya da kısalığını ruhumuzdaki titreşime paralel algılıyoruz.
 
İnsanla anlam kazanan fiziki mekanları başkalaştırırken, ruhumuzdaki çizgileri kırıp dökmekten de geri durmuyoruz. Zenginlik ile yoksulluğun tanımını değiştirdiğimiz gibi, erdemli davranışın neler olduğunu ifade etmekte de acze düşüyoruz. Bir zamanlar söylerken dilimizi ısırdığımız yalanı bile masumlaştırmak gibi sosyal icatlarımız varken, dürüstlüğü nasıl tarif edeceğimizi bilemez duruma geliyoruz.
 
Evet, fiziki yapılarımızın fanusu kıldığımız manevi güzelliklerimizi bir bir tarumar ederken, bunu toplumsal ilişkilerimizde en belirgin şekilde yaşıyoruz. Cemaat mı, cemiyet mi, kul mu vatandaş mı, birey mi toplum mu diye münazara yapa yapa geldiğimiz yerde kıyafetlerimizdeki sökükleri dikemez hale geldiğimize esef etmekten kendimizi alamıyoruz.
 
Toplumsal değişim diye diye geldiğimiz yer sivil toplum anlayışı oldu. Kendini sadece yasalara karşı sorumlu gören, sadece kazanmayı düşünen, fedakarlık, feragat gibi duyguları rafa kaldırıp, ne pahasına olursa olsun kazanmayı hedefleyen bireylerin oluşturduğu çağdaş toplum standardını yakaladık. Çok zahmetli oldu ama, şükür tarım toplumu olmaktan kurtulduk. Kurtulmakla kalmadık, onun getirdiği içten davranışlardan da uzaklaştık. 17 Ağustos depreminde yıkılan evlerin müteahhitlerinin tedrisatından geçmiş gibiyiz.
 
Sivil toplumun şartının sivil örgütler olduğunun bilinciyle örgütlenmeye soyunduk. Örgütlerimiz partilerimiz, örgütlerimiz takımlarımız, örgütlerimiz derneklerimiz, örgütlerimiz sendikalarımız, örgütlerimiz vakıflarımız oldu. Her işinde kendi yararını gözeten insan, kamunun yüksek yararını gözetmek üzere cemiyetleşmeye soyundu. Kurulan her örgüt, devlet denilen şehrin yükselen inşaatları olurken, "Yardım ve yarar" sözcüğünün onlara ne kadar yakıştığını tartışmak zamanı da çoktan geldi.
 
Eğer yaşayacağımız an yarın ise, hedefleri yarında oluşturmak makul olandır elbette. İnsanın insanla, insanın insanlarla, insanın eşya ile olan ilişkisini bayağılık diye tarif edilen çıkar merkezine oturtmadan yeni bir dünya kuralım diye hevesleniyorum. İnsanı ezmeden, insanı üzmeden çevresiyle birlikte mutlu olacağı bir iklim oluşturalım istiyorum. Ancak, yaşadığımız ortamda bunu görememekten de büyük üzüntü duyuyorum.
 
"Maymunun gözü açıldı" diye bir söz var. "Dank etmiş" kafalar için kullanılıyor. Toplumumuz dank etmiş kafalardan teşekkül etmeye başladı. Herkes, varlığının devamı için elzem gördüğü çıkarlarını azami düzeyde tutmak için çırpınıyor. Kimileri rejimlerini, kimileri zenginliklerini, kimileri statülerini, kimileri de maaşlarını korumak için didiniyor. "Hakkaniyet ölçüsü" rafa kaldırılarak yapılan girişimler, "Altta kalanın canı çıksın" atasözüne sahip milletin evlatlarının medarı iftiharı oluyor.
 
Eşiğine geldiğimiz AB standartlarını yakalamasak da, örgütleniyoruz. Dernekler kuruyor, lokallerinde kumar oynuyoruz. Vakıflar kuruyor, kamu arazi ve binalarını parsellemek için yetkili kişilerle kolkola gezerek keyiflenmeye çabalıyoruz. Sendikalar kuruyor, "Teri kurumamış amelenin" sırtında nasıl tepişeceğimizin planlarını yapıyoruz. "Devir-teslim" merasimi yaparak işleri yürüteceğiz diye and içerek başlattığımız girişimlerimizde, kurtulduğumuz zaman çağdaş medeniyet seviyesini yakalayacağımızı düşündüğümüz ağaların yerine yeni egemen sınıflar ihdas ediyoruz. Beş parmağın çıkartacağı tokat sesi kadar gür çıksın diye didine didine kol kola girelim derken, başı çekenin sürüklediği kötü yollarda heder olup gidiyoruz.
 
Kalabalıklaşalım kuvvetlenelim derken, kaba kuvveti hayatımızın nirengi noktası haline getirdiğimizi görmekten esef duyuyoruz. Mahallenin iflahını kesen sokak kabadayılarının etraflarında topladıkları çakallarla oluşturdukları mafya örgütlenmesinden yakınıyoruz. Bir yandan örgütsüzlükten illallah diyor, örgütlenip kabalaşan kitleleri görünce de Allah Allah demekten kendimizi alamıyoruz. Büyük hedefleri doğuran büyük fikirleri ezip geçerken ekşitmediğimiz yüzümüze, çirkefe bulaşmış küçük kişilerin eseri olan maskaralıkları görünce ne şekil vereceğimizi bilemiyoruz.
 
Köylerinde barınmaları için şartlarını iyileştirmediğimiz insanları, "Taşı toprağı altın" diye şehirlere çekiyor, hevesleri kursağında kalmış insanları görünce de nedamet duygularımızı kimlere ifade edeceğimizi bilemiyoruz.
 
Yaşamı öyle tehlikeli kıldık ki, bir yudum nefes için insanları yamyamlaştırdık. Geniş kitleleri sömüre sömüre semiren mayalı göbekleri görünce, şerlerinden kurtulmanın yolunu örgütlenmekte görenlerin de bir gün semirenlerle kol kola halay çektiğini görmenin burukluğunu yaşadık. Onbinlerce insanın alınterinin eseri olan koltuklarında, yetki devraldığı insanların hukukunu korumak adına kişisel avantajlarının pazarlığını yapan başkanlara muhatap olmaktan hicap duymak erdemini gösteremedik.
 
Örgütsüz kalabalıkları idare etmek kolaylığından doğmayan çıkarı, kalabalıkları örgütlendirerek doğuracaklarını anlayanların tavsiyelerine uyarak her çatının önüne bir tabela asma yarışına girdik. Tüccar tefecilerin esnafı söğüşlemesine tahammül edemediğimizi iri iri puntolarla haykırırken gösterdiğimiz kahramanlığı, kitlelerin trilyonlarını bir kalemde hesabına kaydedenlerin örgütlü kurumlarına karşı göstermeye nedense cesaret edemedik.
 
Üye formları doldurtarak kurulan örgütlere, kitlelerin geleceğini emanet ederken, o örgütleri kimlere emanet ettiğimizi hiç düşünmedik. Parayı paraya, bilgiyi paraya, payeyi paraya, sırrı paraya, bedeni paraya, yeteneği paraya çeviremeyenlere enayi gözüyle bakar hale getirildik. Nasıl olsa belediye işçileri süpürür diye kirlete kirlete sokaklarda yürüttüğümüz insanların haykırışlarında bile, küçük küçük çıkarların biriktiğini nasıl göremedik. Cebimizden uçup giden yüzbinlerce lira için parmaklarımızı pençe yaparken, yitip giden istikbalimize heyhat bile diyemedik.

KAPAK