|
Türkiye, son bir buçuk yıldır içinde
bulunduğu kriz ortamının da etkisiyle her alanda yeni bir dönüşümün
sancılarını çekmektedir.
Eskiden sadece devletin köhnemiş, aşırı
bürokrasiye boğulmuş, irrasyonel yönetim anlayışının esiri bir
mekanizma olduğu sanılırdı. Kriz göstermiştir ki, ülkemizdeki devasa
özel sektör kuruluşlarının, siyasi partilerin, sendikaların ve diğer
bir çok kurumun da devletten farkı yokmuş. Bunlar da en az devlet
kadar abuk-sabuk bir yönetim anlayışının pençesinde imişler.
Sonuçta, tıpkı devletin yönetim
anlayışı gibi, siyasi partilerin, şirketlerin, sivil toplum
kuruluşların yönetimleri de çatırdamaya başladı. Bu süreçte, sorunun
konjonktürden değil kendi yapılarındaki yanlışlardan, eksiklerden,
çarpıklıklardan kaynaklandığını fark edip, süratle kendini
yenileyebilen kuruluşlar varlıklarını bugün ve gelecekte de devam
ettirme şansına sahipler. Diğerleri ise ya çöktüler, ya da çökmek
üzereler.
Bu çerçevede üzerinde önemli durulması
gereken konulardan biri de Türk siyasetinin, daha doğrusu, Türk
siyasetinin ana omurgasını teşkil eden merkez sağın durumudur.
Demokrat Parti’den beri, merkez sağda
siyaset yapan büyüklü-küçüklü tüm partilerin hedefi, yüzde 65-70
civarında olduğu varsayılan merkez sağ oyların mümkünse tamamını, ama
mutlaka olabildiği kadar yüksek bir oranını elde etmek olmuştur.
- Merkez sağ denen siyasi kitle
mutlaka milliyetçi, belki biraz Türkçü, mutlaka muhafazakar belki
biraz İslamcı, azcık liberal, mutlaka antikomünist, Doğuyu
reddetmeyen, Batıdan vazgeçmeyen, ekonomide biraz devletçi-biraz
serbest piyasacı gibi özelliklere sahiptir.
-
- Yani merkez sağ diye tek bir isim
altında birleştirilen bu kitle, aslında hiç de homojen bir yapıya
sahip olmayan, hatta kimi unsurlarıyla aynı çatı altında bulunması
düşünülemeyecek zıtlıkta bir görünüm içindedir1950’de Demokrat
Parti’nin, 1960’lar ve 1970’lerin bir bölümünde AP’nin, 1980’lerde
de ANAP’ın bu kitlenin önemli bir bölümünü (ama asla tamamını değil)
kendi çatıları altında toplaması, daha önceki dönemlerin söz konusu
kesimler üzerindeki yoğun baskısına karşı bir tür refleks olarak
değerlendirilebilir. Geçmişin acı hatıraları küllendikçe merkez
sağın süratle parçalanma sürecine girdiği gözlenmektedir.
-
- Nitekim, merkez sağ, 1987 yılından
beri sürekli parçalanmaktadır. 1991’de DYP’nin, 1995’te RP’nin ve
1999’da MHP’nin çatısı altında oluştuğu gözlenen kısmi toparlanmalar
kalıcı olamamış, birkaç yılda yeni parçalanmaları beraberinde
getirmiştir.
-
- Dolayısıyla, bugün artık hiçbir
siyasi parti için merkez sağın yüzde 65-70 civarında olduğu
varsayılan kitlesinin tümünü birden kucaklamak gibi bir hedef,
gerçekçi değildir. Siyasi partiler, merkez sağın tümüne veya
olabildiği kadar büyük bir kitlesine sahip olma saplantısından
kurtulmak durumundadır.
-
- Merkez sağdaki mevcut partilerin
durumlarına baktığımızda karşımıza çıkan manzara şu şekildedir:
-
- MHP, 1999 seçimleri öncesi yarattığı
havaya karşılık, geçtiğimiz 2,5 yılda yol açtığı hayal kırıklığının
etkisini kolay kolay telafi edebilecek gibi değil. DYP, henüz merkez
sağla ilgili ümidini kaybetmediği için ne ileri gidebilen, ne de
geri çekilebilen, kilitlenmiş bir görünüm içinde. ANAP, hala 1980’li
yılların rüyasından uyanamamış; uyanmışsa da uyku sersemliğini
üzerinden atamamış görünüyor. AKP, merkez sağın, artık ne ANAP’ın,
ne DYP’nin, ne de MHP’nin alabilmesi mümkün olmayan (çünkü hepsi de
bu haklarını geçmişte kullandılar), istisnai oy kitlesinin yeni
adayı durumunda. Ama onun da meşruiyet sorunu var. SP’nin varlığıyla
yokluğu şimdilik belli değil.
-
- Esasen, dışarıda doğu blokunun
çökmesinden sonra başlayan süreç ile içeride 28 şubat, AB üyeliği,
kıdemli politikacıların (Türkeş, Demirel, Erbakan v.d.) bir şekilde
kulvar dışı kalması, terör ortamının geride bırakılması gibi
gelişmeler siyasetteki klasik ayrımları (sağ, sol, merkez, uç...)
anlamsız hale getirmiştir. Saflar birbirine karışmış ve yeni
bloklaşmalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Solcu Perinçek’le
milliyetçi MHP’nin, serbest piyasacı ANAP’la devletçi DSP’nin aynı
çizgide birleşmesi, söz konusu karışıklığının ve oluşan yeni
safların işaretleridir.
-
- Dolayısıyla artık siyaset partilerin
sağ-sol, milliyetçi-komünist, muhafazakar-modern, İslamcı-laik,
ilerici-gerici, doğucu-batıcı, devletçi-liberal,
Cumhuriyetçi-Osmanlıcı gibi kutuplaşmalardan kendilerini
sıyırmaları, bunların yerine daha esnek, daha işlevsel, daha
geleceğe dönük bir konuma oturmaları gerekmektedir.
-
- Bu gerek, keyfe keder bir tercih
değil, gelinen nokta itibariyle artık bir zorunluluktur. Bütün
siyasi partilerin, ama özellikle de (eski) merkez sağdaki partilerin
zorunlu bir strateji değişikliğine ihtiyacı vardır. Milliyetçilik,
muhafazakarlık, sosyal adaletçilik, hürriyetçilik, demokratlık gibi
Türk toplumunun temel özelliklerinden her birinin sadece bir tek
siyasi partide tezahür etmediği, üstelik bu tür iddiaların ciddi
mahcubiyetler yanında, ilgili toplum kesimleri aleyhine sonuçlar da
doğurduğu apaçık bir gerçektir. Artık hiçbir parti siyasetin eski
klasik jargonu ve sınırları içinde kalarak varlığını idame
ettiremez. Türk siyaseti tepeden tırnağa kendini yeniden tanımlamak,
kavramları ve aktörleriyle geleceğe dönük bir yapıya kavuşmak
zorundadır. Aksi takdirde ne ekonomik krizler biter, ne de başka bir
takım süreçler...
-
- E-mail:
hamdikilic@veezy.com
|