Krizin
sebepleri, yansımaları ve muhtemel sonuçları hakkında öylesine
farklı, derinlikli ve şaşırtıcı görüşler öne sürülüyor
ki, insanının kafasının karışmaması mümkün değil.
Yaşadığımız
krizin, aralarındaki sebep-sonuç ilişkileri, “tavuk mu
yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” tartışmasına
benzeyen bir çok boyutunun olduğu da açık. Ekonomik kriz yönetim
kriziyle, siyasal kriz sosyal krizle karışmış durumda.
Bununla
birlikte karmaşa, çoğu zaman, gerçekleri gizlemede kullanılan
bir perdedir. Zahirde en karmaşık gözüken hadiselerin gerisinde
genellikle çok yalın gerçekler vardır. Önemli olan, hadiseyi
karmaşıklaştıran ayrıntılar arasında asılı, yani çıplak
hakikatleri görebilmektir.
Üstelik,
bu hakikatleri anlamak için ihtiyaç duyduğumuz kodlar,
soyutlamalar, kuramlar, sınıflandırmalar da çoğunlukla elimizin
altında hazırdır. Yapmamız gereken, bu hazır malzemeyi yaşadıklarımızla
üst üste getirerek ortaya çıkan tablodaki çakışmaları ve
kaymaları ortaya koymaktır.
Bu
basit yöntem, anlamak için gece-gündüz kafa yorduğumuz, kimi
zaman durumun idrakimizin üzerine çıktığı zehabına kapıldığımız
bir çok durumda bizim için karanlıkları aydınlatan bir fener,
bilinmezlik kapılarını açan bir anahtar işlevi görür.
Burada,
işte bu anahtarlardan birini hatırlatacağız.
Az-buçuk
siyaset, hukuk, tarih ve yönetim bilimi okuyan herkesin aşina olduğu
bir kavram vardır: Kuvvetler ayrımı.
Montesquieu,
kuvvetin ancak kuvvetle durdurulabileceği düşüncesini devlet yönetimine
uygulamak suretiyle bu kuramı geliştirmiştir. Amaç, kuvvetleri
dengelemek suretiyle vatandaşın özgürlüğünü güvence altına
almaktır.
Buna
göre, devlette üç ayrı görev vardır: Yasaları yapmak, bunları
uygulamak, suçluları cezalandırmak. Bunları tek bir kişi veya
grubun tekeline verdiğinizde, ülkede yaşayan diğer herkes için
hepsi birden tehlikeye düşmektedir.
Elbette
Montesquieu’deki orijinal biçimiyle bu kuram, model olarak 19. yüzyıl
İngiltere’sini alıyordu. Daha sonra bir çok siyaset ve yönetim
bilimci bu görüşü geliştirerek, devletlerin çağdaşlığının,
demokrasinin ve özgülüklerin ölçüsü haline getirmişlerdir.
Şimdi
gelelim Türkiye’ye... Son yıllarda ülkemizde yaşanan siyasal,
ekonomik ve sosyal sorunlarla, kuvvetler ayrımı kuramı üst üste
koyalım.
Neydi
esas olan? Yasaları yapan, bunları uygulayan ve suçluları
cezalandıran ayrı olacaktı. Bu ayrılık, sadece soyut ve hukuki
bir ayrılık değil, siyasi ve sosyal bir ayrılıktır.
Ülkemizde
yaşananları bu şablonun üzerine koyduğumuzda hemen hepsinin
kaydığını, karıştığını görüyoruz.
Kendilerini
yasama organı yerine koyan yürütme organlarının varlığını
kim inkar edebilir?
Siyasi
mütalalar üzerine kurulu hukuk belgeleri hazırlayan yasama görevlilerinin
varlığından haberdar olmayan kaldı mı?
Yasama
organının yıpranmasının sebebi yürütmeyle gereğinden fazla iç
içe geçmiş olması değil mi?
Sizce
de, diğer tüm karmaşık sorunların temelinde, şablondaki bu
kaymalar yatmıyor mu?
Halbuki,
krizden çıkış için uygulanan yöntemlere baktığımızda, şablondaki
kaymaları yerine oturtmaya dönük hemen hiçbir unsura rastlayamıyoruz.
Tam
tersine, krizden çıkma adına atılan veya kabullenilen bir takım
adımların, kaymaları daha da artırdığı bir gerçek.
Aslında,
her geçen gün daha fazla insan, ayrıntılar arasında gizlenmeye
çalışılan yalın gerçekleri görmeye başlıyor. İnsanların
kafasında parlayan ışıklar güçlendikçe, perdenin gerisindeki
silüetler bir bir ortaya çıkıyor. Krizin yol açtığı sıkıntılar
insanlara hadiseleri bir üst perdeden değerlendirebilme şansı da
veriyor.
Türkiye,
mucizelerden ve kurtarıcılardan medet umma devrini kapatmak
zorundadır. Çünkü mucize ilahi kaynaklıdır ve ancak ona
inananlar için anlamlıdır; diğerleri için ise sadece bir illüzyondur.
Kurtarıcıların görevi de insanların cüzdanlarıyla değil gönülleri
ve kalpleriyle uğraşmaktır.
Bunun
için ülkemizde her mucizenin sonu bozgun, her kurtarıcının sonu
hüsran oluyor. Ama bu durum, aynı oyunu 7 defa sergileyenlerin
8’incisinin fırsatını gözlemelerine engel değil maalesef.
Halbuki,
her şeyi yerli yerine oturtsak, tüm dünyanın bildiği, kullandığı
ve halen de tedavülde olan yöntemlere işlerlik kazandırsak,
sorunlar kendiliğinden çözülecek.
Sahi
siz Montesquieu’yü bilir misiniz?