- Türkiye’de
dört çeşit toplum kesiminden bahsetmek mümkündür.
- Birincisi,
çalıştığı halde veya işi olmadığı için çalışamadığından
dolayı fukaralık çizgisinin etrafında dolanıp duran kesimdir.
Bu kesimin, toplumun çoğunluğunu oluşturduğu yönünde
kuvvetli bir ittifak vardır.
- İkincisi,
çalışarak zengin olmuş kesimdir. Günümüzde, pek çok şey
gibi, zenginliğin ölçüsü de muhataralı hale geldi. Eskiden,
bir kişinin zengin olduğunu ifade etmek için “milyoner”
ifadesi kafi gelirdi. Bugün, milyoner olmayan dolmuşa bile
binemiyor. Sonraları “milyarder”lik kavramı yerleşmeye başladı.
Ama bugün, aylık kazanıcı milyar olanlar, ancak fukaralıktan
orta direkliğe geçme şansı elde etmiş oluyorlar. Zenginlik ölçüsü
olarak giderek daha rasyonel hale gelmeye başlayan rakam sanırız
“trilyon”dur. “İmanla paranın kimde olduğu belli olmaz”
sözüne kulak vererek, yabancısı olduğumuz bir alan olan
zenginlik konusunu burada bitiriyoruz.
- Üçüncüsü,
fukaralık çizgisini aşmış, ancak henüz zenginlik sıfatı
kazanacak büyüklüğe ulaşmamış orta direk kesimidir.
Rahmetli Özal sayesinde, orta direk meselesini Türkiye’de
bilmeyen kalmamıştır herhalde.
- Dördüncü
toplum kesimi ise, ne iş yaptığı, kimlerden oluştuğu, bunların
hangi sektörlerde iş tuttuğu pek bilinmeyen, ama her nasılsa,
her devirde en çok kazanç sağlama maharetini gösterebilen bir
gruptur. Kimine göre bunlar paradan para kazananlardır; kimine göre
hortumculardır; kimine göre dış mihrakların uzantıları,
kimine göre pis kapitalistlerdir. Her kimseler, bunlar, ülke gırtlağına
kadar suya battığında bile üstte kalan kesimdir.
- Dolayısıyla,
şimdi yapacağımız değerlendirme, sadece ilk üç kesimle sınırlı
kalacak.
- Gelelim,
“sefalette eşitliğin” ne demek olduğuna... Gelir dağılımındaki
çarpıklık, ülkemizde eskiden beri üzerinde sıkça durulan,
ama düzeltilmesi için hiçbir şey yapılmayan sorun alanlarının
başında gelir. Sistem genelde, zenginin daha zengin, fakirin
daha fakir olması yönünde işler.
- Bir
kasaba ve ilçe bazında düşünüldüğünde, zengin dediğiniz
kesim, büyük toprak sahipleri, büyük ticarethane sahipleri, büyük
emlak sahipleri ve varsa fabrikatörlerden oluşur. Orta direk de
esnafın durumu iyi olanları, tüccar, küçük sanayici, ilave
gelir elde edecek kadar toprağı bulunanlar, yüksek ücretli yöneticiler,
(varsa) yurtdışında çalışan ferdi bulunan aileler ile bu
standartlardaki diğer fertlerden oluşur. Son krizde, ne toprak,
ne mal, ne emlak, ne hizmet, ne de üretim kaldı. Hepsi de değerini
yitirdi.
- Fakir
olanın daha da fakirleşmesi mutad bir durum olduğu için, çok
da anlamlı ve hatta (maalesef) önemli bir hadise gibi gözükmüyor.
Hatta, orta direğin başına gelenler de çok şaşırtıcı
değil. Gerçi bu defa orta direk darbe yemenin ötesinde
neredeyse ortasından çatırdadı ama yine de durum alışılmadık
değil.
- Son
krizin asıl ilginç olan ve üzerinde durulması gereken tarafı,
zenginlerin önemli bir bölümünün krizde eksi bakiye vermiş
olmasıdır. Şansı yaver gitmeyip veya fevkalade bir ön seziyle
tüm varlığını dövize çevirmemiş olan zenginler, birkaç
hafta içinde kendilerini eski durumlarının hayli gerisine düşmüş
buldular.
- İnsanların
çoğunluğunun zenginlikte değilse bile (elbette yine herkesin
kendi standardına göre olmak kaydıyla) sefalette buluşmasının,
gelir dağılımını sağlama gayretlerinin hedefleri arasında
olup olmadığını bilmemekle birlikte, ortadaki manzaranın bu
olduğunu söyleyebiliriz.
- Türk toplumu olarak işimiz
Nasrettin Hocanın kaybolan eşeğini arama hikayesine benziyor
biraz. Hocanın, ıslak çalarak, şarkı türkü söyleyerek eşeğini
ararken, kendisine “hiç böyle kayıp eşek aranır mı”
diyen komşusuna söylediği gibi, “umudumuz şu tepenin arkasında;
eğer orada da aradığımızı bulamazsak, siz seyredin bizdeki
feryat-figanı”. Nasrettin Hocadan tek farkımız, bizdeki
tepelerin sayısının hayli fazla olması. Ama yine de bir son
tepe mutlaka vardır. Acaba, o son tepeye geldik mi dersiniz?
- E-mail:
hamdikilic@veezy.com
|