Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes)
Hamdi Kılıç

Devlet uyuyor, Türkiye yürüyor


Türkiye’nin en önemli meselesi, devlet ile toplum arasındaki uyuşmazlık. Bu uyuşmazlık, kimi zaman ayrıntı gibi görünen konularda görülürken, çoğu konuda olayın boyutu kan uyuşmazlığına kadar gidiyor.

Esasen, günümüzün gelişmiş ülkelerini bugünkü düzeylerine ulaştıran sürece bakıldığında, toplumun beklenti ve ihtiyaçlarının bir noktadan sonra patlama gösterdiğini ve devleti biçimlendirdiğini görülür. Yani toplum devletin önünde gider. Devlet denen aygıt, kendini toplumun beklenti ve ihtiyaçlarının önünü açacak şekilde yapılandırır. Beklentiler ve ihtiyaçlar değiştikçe, devletin yapısı da değişir.

Ülkemizde, binlerce yıllık güçlü devlet geleneğinin etkisiyle olsa gerek, devletle toplumun konumunu tam tersidir. Devlet, toplumun ihtiyaçlarını ve yönünü belirleyen konumdadır. Toplumun hareket alanı, devletin belirlediği doğrultuda ve çizdiği sınırlar çerçevesindedir.

Devletin gerçekten güçlü olduğu dönemlerde, bu yapı, toplumun için zenginlik, adalet ve huzur kaynağıydı. Geçtiğimiz 200 yıl, devletin gücünü azalmıştır. Osmanlı devletinden Cumhuriyete geçiş, bu gücün tamamen ortadan kalkmasını önleme çabalarının zirvesini oluşturur.

Devletin gücü azaldıkça, toplumla ilişki biçimi de değişmiştir. Toplumun yönünü ve sınırlarını belirleyen devlet yapısı yavaş yavaş sahneden çekilirken, yerine, Batı tarzı bir ilişki biçimi ikame edilmeye çalışılmıştır. Ama, bu süreç bile, toplumun kendi tabii dönüşümü içinde değil de, devlet eliyle yürütülmüştür. Onun için de, Türkiye’nin çağdaşlaşma, muasır medeniyete ulaşma, gelişme, ilerleme çabaları, bir türlü Batıdaki örnekleriyle aynı sonuçları vermemiştir.

Tercüme medeni kanun, tercüme ceza kanunu, tercüme eğitim müfredatı ve özenti yaşam biçimi ile toplum yeni hayat biçimini devletin dayatmasıyla “benimsemek” zorunda kalmıştır. Bu tarz devrimin karakteridir denilebilir. Ama o devrimlerde toplumun bir kesimi diğerleri üzerinde tahakküm kurar. Burada, devletin topyekün toplum üzerinde tahakkümü söz konusu.

Bir başka itiraz da, “devlet dediğin soyut bir kavram” şeklinde olabilir. Ama tarihin her döneminde devleti temsil eden birileri olmuştur hep. Osmanlı’da devlet, padişah başta olmak üzere saray çevresiydi. Cumhuriyet döneminde, siyasetçi, asker-sivil kamu yöneticisi, üniversite-medya çevresi üçlemesi devleti temsil görevini üstlenmiştir. Bu manzara, esasen toplumun çıkarlarının temsilcisi olması gereken siyasetçilerin bulunması müstakil bir tartışma konusudur.

Ancak, iletişim araçlarının gelişmesi, eğitim ve refah düzeyinin artması, globalleşme olgusunun tüm dünya ile birlikte ülkemizi de etkisi altına alması, bu tarihi devlet-toplum ilişkisi zincirini zorlamaya başlamıştır. Bilhassa 1980’li yıllarda, sanayiin ve ticaretin Marmara Bölgesi sınırlarını taşıp Anadolu’ya yayılmaya başlaması bu gelişmede etkili olmuştur.

Geçimi için devlete bağımlı olmaktan kurtulan, müstakil hareket etme kabiliyetine sahip olan insanların sayısının artması, toplumda devletle olan ilişkisini sorgulama, daha da önemlisi “takmama” eğilimini güçlendirmiştir. Her ne kadar devlet ipi elinden kaçırıyor olmanın sıkıntısıyla toplumdaki müstakilleşme eğilimlerinin önünü almaya çalışıyorsa da, kopan zincir halkalarının yeniden birleştirilmesi zor görünüyor. Toplum, devleti temsil eden küçük bir elite yeniden kayıtsız-şartsız teslim olmamanın gayreti içinde.

Devletin uyurken, Türkiye’nin yürümesi, toplumun bu gayretinin sonuç verdiğinin işareti olsa gerek.

E-mail: hamdikilic@veezy.com
 

Hamdi Kılıç'ın diger yazıları: Türkiye'yi kurtarmak

KAPAK