Türkiye’nin en
önemli meselesi, devlet ile toplum arasındaki uyuşmazlık. Bu uyuşmazlık, kimi zaman
ayrıntı gibi görünen konularda görülürken, çoğu konuda olayın boyutu kan
uyuşmazlığına kadar gidiyor.
Esasen, günümüzün gelişmiş
ülkelerini bugünkü düzeylerine ulaştıran sürece bakıldığında, toplumun beklenti
ve ihtiyaçlarının bir noktadan sonra patlama gösterdiğini ve devleti biçimlendirdiğini
görülür. Yani toplum devletin önünde gider. Devlet denen aygıt, kendini toplumun
beklenti ve ihtiyaçlarının önünü açacak şekilde yapılandırır. Beklentiler ve
ihtiyaçlar değiştikçe, devletin yapısı da değişir.
Ülkemizde, binlerce yıllık güçlü
devlet geleneğinin etkisiyle olsa gerek, devletle toplumun konumunu tam tersidir. Devlet,
toplumun ihtiyaçlarını ve yönünü belirleyen konumdadır. Toplumun hareket alanı,
devletin belirlediği doğrultuda ve çizdiği sınırlar çerçevesindedir.
Devletin gerçekten güçlü olduğu dönemlerde,
bu yapı, toplumun için zenginlik, adalet ve huzur kaynağıydı. Geçtiğimiz 200 yıl,
devletin gücünü azalmıştır. Osmanlı devletinden Cumhuriyete geçiş, bu gücün
tamamen ortadan kalkmasını önleme çabalarının zirvesini oluşturur.
Devletin gücü azaldıkça, toplumla ilişki
biçimi de değişmiştir. Toplumun yönünü ve sınırlarını belirleyen devlet
yapısı yavaş yavaş sahneden çekilirken, yerine, Batı tarzı bir ilişki biçimi
ikame edilmeye çalışılmıştır. Ama, bu süreç bile, toplumun kendi tabii dönüşümü
içinde değil de, devlet eliyle yürütülmüştür. Onun için de, Türkiye’nin çağdaşlaşma,
muasır medeniyete ulaşma, gelişme, ilerleme çabaları, bir türlü Batıdaki
örnekleriyle aynı sonuçları vermemiştir.
Tercüme medeni kanun, tercüme ceza
kanunu, tercüme eğitim müfredatı ve özenti yaşam biçimi ile toplum yeni hayat
biçimini devletin dayatmasıyla “benimsemek” zorunda kalmıştır. Bu tarz devrimin
karakteridir denilebilir. Ama o devrimlerde toplumun bir kesimi diğerleri üzerinde
tahakküm kurar. Burada, devletin topyekün toplum üzerinde tahakkümü söz konusu.
Bir başka itiraz da, “devlet dediğin
soyut bir kavram” şeklinde olabilir. Ama tarihin her döneminde devleti temsil eden
birileri olmuştur hep. Osmanlı’da devlet, padişah başta olmak üzere saray
çevresiydi. Cumhuriyet döneminde, siyasetçi, asker-sivil kamu yöneticisi,
üniversite-medya çevresi üçlemesi devleti temsil görevini üstlenmiştir. Bu manzara,
esasen toplumun çıkarlarının temsilcisi olması gereken siyasetçilerin bulunması müstakil
bir tartışma konusudur.
Ancak, iletişim araçlarının
gelişmesi, eğitim ve refah düzeyinin artması, globalleşme olgusunun tüm dünya ile
birlikte ülkemizi de etkisi altına alması, bu tarihi devlet-toplum ilişkisi zincirini
zorlamaya başlamıştır. Bilhassa 1980’li yıllarda, sanayiin ve ticaretin Marmara Bölgesi
sınırlarını taşıp Anadolu’ya yayılmaya başlaması bu gelişmede etkili
olmuştur.
Geçimi için devlete bağımlı olmaktan
kurtulan, müstakil hareket etme kabiliyetine sahip olan insanların sayısının
artması, toplumda devletle olan ilişkisini sorgulama, daha da önemlisi “takmama” eğilimini
güçlendirmiştir. Her ne kadar devlet ipi elinden kaçırıyor olmanın sıkıntısıyla
toplumdaki müstakilleşme eğilimlerinin önünü almaya çalışıyorsa da, kopan zincir
halkalarının yeniden birleştirilmesi zor görünüyor. Toplum, devleti temsil eden
küçük bir elite yeniden kayıtsız-şartsız teslim olmamanın gayreti içinde.
Devletin uyurken, Türkiye’nin yürümesi, toplumun bu gayretinin
sonuç verdiğinin işareti olsa gerek.
- E-mail:
hamdikilic@veezy.com
|