Kapıda belirdiğimde söyleyeceğim sözleri ben de bilmiyordum. O
tahmin ediyordu,
ya da ben öyle zannediyordum... Batmakta olan güneşin aydınlattığı yüzünü net
bir şekilde görünceye kadar ona yaklaştım. Aramızda üç adımdan az bir mesafe
kalmıştı. Nefes almalarını duyuyordum. Benim atan kalbimin sesiyle düet
yapıyordu sanki. Gözlerime bakıyordu. Derken dudaklarımdan kelimeler dökülmeye
başladı.
"Yaralar kapanmak üzere açılırlar. Vicdan azapları ise asla kapanmazlar. Sana
verdiğim her bir yara, her bir kanlı çizik, yarım yamalak bir hatıra olup
bilincinin bir köşesinde eskiyecek. Sana, bende yara açmak için zaman versem, bu
sefer sana en derininden bir vicdan azabı bırakacağım. Kapanmayacak. Her aklına
geldiğinde ölmeyi dileyeceksin. Ölemeyeceksin üstelik. Düzeltmeye çalışacaksın,
olmayacak. Bir paradoksa sürükleneceksin, asla çıkamadığın, asla birinin seni
çıkartamadığı. Vicdan azabın kapanmayan bir yara halini alacak. Sana bunu
yapmaya hakkım yok. Yarayı sana, vicdan azabını kendime armağan ediyorum"
Sustum. Bir süre o da sustu. Gözlerimden akan yaşlar, onun gözlerinden akan
yaşlardan sonra yere ulaşıyordu. Sessizliği hıçkırığı bozdu. Ses bir bıçak
gibi
kalbime saplandı. Öldüğümü sandım.
Sessizlik...
Gözlerimi kapattım. Kapalı gözlerimden yaşlar hala akıyordu.
Güneş batmıştı. Karanlık.
Boynuma sarılmasını hissettim. Öyle sıkı sarıyordu ki, asla bırakmaya niyeti
yokmuşçasına. Söylediklerimin yalan olmasını diler gibi. Bir rüyadan uyanmaya
çalışır gibi.
Artık hıçıkırıkları kulağımın dibindeydi. Gözlerinden süzülen yaşlar, benim
yaşlarıma karışıyordu. Hıçkırıkların arasından belli belirsiz bir kaç cümle
çıktı :
"Seni unutacağımımı sanıyorsun. Bu yaranın kapanacağınımı sanıyorsun.
Bencilliğimi sencilliğin üzerine kurmadığımımı sanıyorsun..."
Artık hıçkırıkların kalbimi tuzla buz eden sesi daha ağır çıkıyordu. Kolları
daha bir sıkıydı. Derken kollarım bana ihanet edip boynunu sardı. Kum saati
devrilmiş, zaman durmuştu. Derken kolları ve kollarım yavaşça gevşedi. Yüzümü,
yüzüne döndüm. İki avcunu iki elimin arasına aldım. Nemli gözlerimle, nemli
gözlerine baktım... Hıçkırıklar azaldı. Söyleyeceklerimi bekler gibi bir hali
vardı, ıslak mavi gözlerinin... Yalvarırım konuş, diyorlardı. Yalvarırım
konuş...
"Seni o kadar çok seviyorum ki, sana bu iyiliği yapıyorum... Zamanla acıların
azalacak. Benimkilerse katlanarak artacak. Belki, bundan sonra aynaya
bakamaycağım. Vicdan azabı her gün kalbimi ve beynimi kemirecek. Her gün
büyüyecek. Her gün büyüyeceksin gözlerimde. Bense bir nokta olacağım senin
gözlerinde bir zaman sonra. O zaman beni anlaman dileği..." Cümlemi tamamlamamı
engelleyen dudaklarıma yapışan dudakları olmuştu. Devrik kum saati şimdi
paramparçaydı. Zaman bu sefer durmamış, tamamen yok olmuştu sanki.
Gözlerimi açtığımda yeniden gözlerim gözlerine değdi... Sağ eliyle acemice göz
yaşlarını silmeye çalışıyordu. Az önce beni saran kolları, bu sefer beni iki
adım geriye atan bir hamle yapmıştı. Ve ardından zamanı yok eden dudaklarında
bir isyan vardı... "GİT!. Allahın belası git artık..."
Kapının ağzına geldiğimde, yüzünü belli belirsiz seçiyordum. Elleri, akan göz
yaşlarının yere ulaşmasını engellemek için sürekli bir çaba içindeydi. Sokak
lambalarının aydınlattığı sokağı göz yaşlarımla ıslatmak için kapıdan çıktım.
Kapının kapanma sesi, onun hıçkırıkları arasında kayboldu...
admin@soyutimge.com
- Baran Yurdakul'un diğer yazıları: Ruhsal Tadilat -1
- Baran Yurdakul'un diğer yazıları: Ruhsal Tadilat - 2
- Baran Yurdakul'un diğer yazıları:
GME'ye Şiirler
- Baran Yurdakul'un diğer yazıları:
Ciddiye Alma Sen Beni
- Baran Yurdakul'un diğer yazıları:
Ölmek Dediğin
-
|