Bazen aklıma "acaba bir mizah yazısı da yazabilir miyim?" sorusu
gelir. Allah'tan çok zor bir soru olmadığı için cevabını da hemen
veririm: Hayır! Çünkü mizah öyle her babayiğidin altından
kalkabileceği bir şey değildir; zordur.. Konuyu bulmak, sonra onu
zeka-akıl-bilgi-gözlem işbirliğiyle işlemek ve insanların
gülebileceği hale getirmek hakikaten ayrı bir yetenek meselesidir..
Bende bu yok en azından..
Dolayısıyla, daha kolay olduğuna inandığım; en azından "güldürmek"
gibi -bence- çok ciddi ve zor olmadığını bildiğim konularda
iki çift lafın belini kırmayı tercih ediyorum. Öyle ya, mizah
yazacaksanız amacınız muhataplarınızı güldürmektir; böyle bir misyon
yüklenmişsiniz demektir; başlıca göreviniz budur. Peki ya bunu
başaramazsanız? Çuvalladınız demektir.. Oysa, amacı ve hedefi
belirli bir misyona yüklenmemiş türden yazılar döktürürseniz,
sonunda muhataplarınız misyon ile içerik arasında karşılaştırma
yapıp karne notu vermeyecekleri için, "acaba başarılı oldum mu?"
merakından ve heyecanından yırtmış olursunuz..
İşte bu yüzden, ben yine klasik; misyonu olmayan, bu yazıyı
okuyanları da güldürme ya da ağlatma hedefi gütmeyen ve sadece ülke
gündemini meşgul eden bir-iki konu üzerinde naçizane görüşlerimi
serdetmek istiyorum.. Aslında görüş belirtmeye de gerek yok;
olayların kendileri ve oluş biçimleri bile ne denmek istendiğini
anlamaya yetiyor da artıyor bile..
Bunlarda ilki; Kızılelma Koalisyonu meselesi.. Teferruata gerek yok;
bunlar Irak'a asker gönderme konusunda; ABD'ye hizmet etmeme
hususunda aynı cephede yer alıyorlar. Neyse, bu koalisyonda yer
alanlardan İşçi Parti'nin başkanı Perinçek'in oğlu ile Ülkü Ocakları
İstanbul Başkanı biraraya geliyorlar ve açıklama yapıyorlar.
Açıklama şu: "Biz Saddam Irak'ın ve Miloseviç Yugoslavyası'nın
arkasındayız!" Güzel değil mi? Saddam'ı Atatürk'e benzeten; Atatürk
olsaydı Saddam'ı desteklerdi diyenler, Miloseviç ve Saddam
gibi katil, psikopat ve insanlık düşmanı despotların arkasında
olduklarını söyleyenler var bu ülkede!!
Benzer kafa yapısında olanlar, yani hala 21. yüzyıla girdiğimiz
farkında olmayan, 1940'lı yıllarda takılıp kalan "gençler",
rektörlerin Anıtkabir'e yürüyüşü sırasında "Ordu Göreve" yazılı
pankartlar taşıdı bu ülkede.. Utanmadan, sıkılmadan.. Gerekçeleri de
ilginç: "Şu an iktidarda AKP var.. Bunlar gerici.. Ülkeyi şeriata
götürüyorlar.. Öyleyse, Ordu hemen buna dur demeli.." Yaa, böyle
gençler de var bu ülkede!!
Sonracıma, bir CHP kurultayı var.. Hani demokrasiden, çoğulculuktan,
katılımcılıktan söz açılınca mangalda kül bırakmayan partiden
bahsediyorum. Ve onun Genel Başkanı Baykal'dan.. Yap tüzük
değişikliğini, senden başka kimse aday olamasın ve sen yine hiç
zorlanmadan genel başkan ol partiye.. Ne güzel değil mi?
Sonra sonra, resepsiyon hikayesi.. Davetiye rezaleti.. Böyle bir
kepazeliğin dünyanın başka hiç bir yerinde; hatta muz
cumhuriyetlerinde bile olmadığını ve olmayacağını biliyorsunuz
velakin siz bizzat bu ülkede bunu yaşıyor, görüyor ve gülüyorsunuz..
Yetmiyor; devletin başı, cumhurun temsilcisi olarak, tören konuşması
esnasında, üstelik canlı tv yayını esnasında, göstere göstere, su
içiyorsunuz, müslüman bir ülkede, nüfusunun büyük çoğunluğunun oruç
tuttuğu bir ülkede.. Kaş yaparken göz çıkarma diye buna demezler mi?
Hadi resepsiyonda içki servisi de yapıldı ama kasıtlı ve mesaj
verircesine su içmenin kime ne yararı oldu? Kimler prim kazandı?
Hepimiz bu sorunun cevabını biliyoruz değil mi?
Daha bir çok örnek yazılabilir burada.. İmar Bankası ve Uzan olayı;
ek vergilerin iptali, YÖK, meslek liseleri, Irak krizi, vesaire
vesaire..
Mizah yazmaya gerek yok; bu ülkedeki çok ciddi gibi görünen konular
bile özüne ve şekline bakıldığında tam bir komedi.. Uluslararası
değerlendirme raporlarında Türkiye'nin her alanda ne kadar gerilerde
kaldığı gözümüze, beynimize çivi gibi çakılırken; bizler hala
nelerle uğraşıyoruz.. Bizler bugün uğraşıyoruz da; korkarım ve
eminim ki bu gidişle bizim torunlarımız da benzer konularla
uğraşıyor olacak önümüzdeki onlu yirmili yıllarda..