Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes) Adnan Şenel

Günü yaşa!


Bazen tek bir kelime, bazen birkaç kelimeden mürekkep bir cümle, bazen de bir paragraf; kitaplar dolusu bir kitabı, ya da iki saat uzunluğundaki bir filmi özetlemeye kafi gelir. Siz şöyle ya da böyle o kelimeyi, cümleyi ya da paragrafı duyduğunuz zaman, gördüğünüz film de, okuduğunuz kitap da bir anda gözünüzün önünde ve zihninizde canlanır. O kelime ya da cümle, sanki bir sihirli anahtar gibi, belleğinizin derinliklerindeki saklı sandığı açar ve içindekiler ortaya dökülür.

“Günü yaşa!”, benim için böyle –iki kelimelik- bir cümledir. Yıllar önce ülkemizde de gösterilen ve büyük ilgi gören  “Ölü Ozanlar Derneği” adlı filmin içerdiği mesaj, bu iki kelimede yüklüydü: Günü yaşa!.. Katı prensipleri, sıkı disiplini ve hoşgörüsüzlüğü ile ünlü bir İngiliz okuluna, sıradışı bir öğretmen gelir ve ders verdiği sınıfa, “okul”un dışında da bir hayat olduğunu gösterir. Öğrencilerine “günü yaşayın” der...

Gün.. yani bu “gün”.. yani şu “an”; yaşadığımız an; dakika dakika, saniye saniye yaşadığımız an.. Ve ne yazık ki yaşarken bile yaşadığımızın idrakinde, bilincinde, ayırdında olmadığımız an...Geçmişin pişmanlıkları ya da özlemleriyle avunurken veyahutta gelecek güvencesiyle uğraşırken kaçırdığımız, farkına varmadığımız yaşanmakta olan an..

Oysa biliyoruz ki, ‘dün’ tekrar geri gelmiyor; ‘yarın’ da bizim çabalarımızla ya da isteklerimizle şekillenmiyor; her iki zaman dilimi için de beyhude hayıflanmalar ve gayretler içinde boğuşurken ve boğulurken, yaşamakta olduğumuz bu ‘gün’ü heder ediyoruz; elimizden kayıp gidiyor ve biz bunu göremiyoruz...

Batı dayatması eğitim yönteminin ve Batı ürünü felsefenin şartlandırmasıyla artık neredeyse kollektif  bilinçdışımıza da yerleşen Aristo mantığının (bir şey ya siyahtır ya da beyazdır) ve Kartezyen ikilemi (beden ve ruh) etkisiyle olacak, “zaman”ı da iki seçenekte görür hale geldik: dün ve yarın..

Ama biliyoruz –bilmeliyiz- ki artık ne Aristo’nun katı mantığı ne de Descartes’in kartezyen kesinliği kaldı. Asırlarca dinden bilime, insana ve doğaya ilişkin her alana damgasını vuran bu “krallık”lar yıkıldı. Öyleyse  yapmamız gereken, siyahla beyazın yanında “gri”nin de olduğunu; dün ile yarının yanında “bugün”ün de olduğunu anlamaya çalışmaktır, idrak etmektir...

Mesele, dün’ü de yarını da inkar etmek, yadsımak, yok saymak değildir, ki bu, ne mümkündür ne de gereklidir. Mesele, dün ile yarın’ın arasına bugün’ü de koymaktır; dün’e ve yarın’a verdiğimiz önem kadar bugün’e de önem vermektir. Başka deyişle, bugün’ü de yaşamaktır...

Mesele, hemen bugün, dışarıdaki bahçede yeni açmış bir çiçeği sevmektir, koklamaktır, onda yaşam sevincini duyumsamaktır; dün’ün “kurutulmuş” çiçeği ya da yarın’ın “sanal-yapma” çiçeğiyle avunmak değil...

Mesele, bugün, istediklerimizi yapabilmektir; yaşamak istediklerimizi yaşamaktır. Bir arkadaşım şöyle demişti: “Yaşadıkların için asla keşke deme.. Yaşayamadıkların için de..”

Şöyle diyor Engin Geçtan: “Zaman zaman kendimizi, yaşam önde biz peşinde koşarken bulunduğumuz dönemler olabilir. Ama sürekli birşeyler kaçıyormuşçasına yaşayan insanların sayısı giderek artıyor, ‘yaşamın amacı ölümdür’ ilkesini izlercesine. Birbirimize ulaşabilmemize fırsat tanımayan böylesi bir acele insanı hızla sığlığa doğru sürüklerken, gün gelip de geriye bakıldığında, tekdüze sürdürülmüş bir yaşamın hüznünden başka bir şey bulmak mümkün olmayabilir.”

Yarın geriye bakıp yaşayadıklarımız için keşke dememek için; yarın geriye bakıp da tekdüze sürdürülmüş bir yaşamın hüznüne yaşamamak için.. Günü yaşa!

 

Adnan Şenel'in diğer yazıları: "Kemal Sunal, "aydın"lar, halk!

 KAPAK