Bazen tek bir kelime,
bazen birkaç kelimeden mürekkep bir cümle, bazen de bir paragraf; kitaplar dolusu bir
kitabı, ya da iki saat uzunluğundaki bir filmi özetlemeye kafi gelir. Siz şöyle ya da
böyle o kelimeyi, cümleyi ya da paragrafı duyduğunuz zaman, gördüğünüz film de,
okuduğunuz kitap da bir anda gözünüzün önünde ve zihninizde canlanır. O kelime ya
da cümle, sanki bir sihirli anahtar gibi, belleğinizin derinliklerindeki saklı
sandığı açar ve içindekiler ortaya dökülür.
“Günü yaşa!”, benim için böyle
–iki kelimelik- bir cümledir. Yıllar önce ülkemizde de gösterilen ve büyük ilgi
gören “Ölü Ozanlar Derneği” adlı
filmin içerdiği mesaj, bu iki kelimede yüklüydü: Günü yaşa!.. Katı prensipleri,
sıkı disiplini ve hoşgörüsüzlüğü ile ünlü bir İngiliz okuluna, sıradışı
bir öğretmen gelir ve ders verdiği sınıfa, “okul”un dışında da bir hayat
olduğunu gösterir. Öğrencilerine “günü yaşayın” der...
Gün.. yani bu “gün”.. yani şu
“an”; yaşadığımız an; dakika dakika, saniye saniye yaşadığımız an.. Ve ne
yazık ki yaşarken bile yaşadığımızın idrakinde, bilincinde, ayırdında
olmadığımız an...Geçmişin pişmanlıkları ya da özlemleriyle avunurken veyahutta
gelecek güvencesiyle uğraşırken kaçırdığımız, farkına varmadığımız
yaşanmakta olan an..
Oysa biliyoruz ki, ‘dün’ tekrar geri
gelmiyor; ‘yarın’ da bizim çabalarımızla ya da isteklerimizle şekillenmiyor; her
iki zaman dilimi için de beyhude hayıflanmalar ve gayretler içinde boğuşurken ve
boğulurken, yaşamakta olduğumuz bu ‘gün’ü heder ediyoruz; elimizden kayıp
gidiyor ve biz bunu göremiyoruz...
Batı dayatması eğitim yönteminin ve
Batı ürünü felsefenin şartlandırmasıyla artık neredeyse kollektif bilinçdışımıza da yerleşen Aristo
mantığının (bir şey ya siyahtır ya da beyazdır) ve Kartezyen ikilemi (beden ve ruh)
etkisiyle olacak, “zaman”ı da iki seçenekte görür hale geldik: dün ve yarın..
Ama biliyoruz –bilmeliyiz- ki artık ne
Aristo’nun katı mantığı ne de Descartes’in kartezyen kesinliği kaldı. Asırlarca
dinden bilime, insana ve doğaya ilişkin her alana damgasını vuran bu “krallık”lar
yıkıldı. Öyleyse yapmamız gereken,
siyahla beyazın yanında “gri”nin de olduğunu; dün ile yarının yanında
“bugün”ün de olduğunu anlamaya çalışmaktır, idrak etmektir...
Mesele, dün’ü de yarını da inkar
etmek, yadsımak, yok saymak değildir, ki bu, ne mümkündür ne de gereklidir. Mesele,
dün ile yarın’ın arasına bugün’ü de koymaktır; dün’e ve yarın’a
verdiğimiz önem kadar bugün’e de önem vermektir. Başka deyişle, bugün’ü de
yaşamaktır...
Mesele, hemen bugün, dışarıdaki
bahçede yeni açmış bir çiçeği sevmektir, koklamaktır, onda yaşam sevincini
duyumsamaktır; dün’ün “kurutulmuş” çiçeği ya da yarın’ın
“sanal-yapma” çiçeğiyle avunmak değil...
Mesele, bugün, istediklerimizi
yapabilmektir; yaşamak istediklerimizi yaşamaktır. Bir arkadaşım şöyle demişti:
“Yaşadıkların için asla keşke deme.. Yaşayamadıkların için de..”
Şöyle diyor Engin Geçtan: “Zaman
zaman kendimizi, yaşam önde biz peşinde koşarken bulunduğumuz dönemler olabilir. Ama
sürekli birşeyler kaçıyormuşçasına yaşayan insanların sayısı giderek artıyor,
‘yaşamın amacı ölümdür’ ilkesini izlercesine. Birbirimize ulaşabilmemize
fırsat tanımayan böylesi bir acele insanı hızla sığlığa doğru sürüklerken,
gün gelip de geriye bakıldığında, tekdüze sürdürülmüş bir yaşamın hüznünden
başka bir şey bulmak mümkün olmayabilir.”
Yarın geriye bakıp yaşayadıklarımız
için keşke dememek için; yarın geriye bakıp da tekdüze sürdürülmüş bir
yaşamın hüznüne yaşamamak için.. Günü yaşa!
Adnan Şenel'in diğer yazıları: "Kemal Sunal, "aydın"lar, halk! |