Sosyolojinin gelişimi, toplumsal olayların da doğa
bilimlerinin kulandığı yöntemlerle incelenebileceği temel düşüncesine bağlıdır.
Comte'un başlangıçta kullandığı "toplumsal fizik" adının olsun,
toplumsal olayları "birer nesne gibi" ele almak gerektiğini söyleyen
Durkheim'in formülünün olsun, kökeninde bu yatar. O dönemde sosyolojinin, doğa
bilimleri gibi, olayları olduğu gibi betimleyebildiği ve böylece, "değer
yargıları" yerine, "gerçek yargıları" geliştirebildiği oranda bir
bilim olduğuna inanılmaktaydı. Bu tutum, gerçek bir düşünsel devrim
oluşturmuştur. Daha önceleri, birkaç ender olağan dışı kişi bir yana
bırakılırsa 'Aristo, Makyavel, Jean Bodin ve özellikle Montesquieu) toplumsal olgular,
esas olarak felsefi ve ahlaki açıdan incelenmekteydi. Toplumun ne olduğu değil de,
insan doğasına ve insan yaşantısının amacına, v.d. ilişkin dinsel ve fizik ötesi
birtakım inançlara göre toplumun ne olması gerektiği tanımlanmaya calışılmakta
yani değer yargılarına varılmaktaydı. İnsan ve toplumun, "birer nesne
gibi" bilimsel şekilde incelenebileceği düşüncesi bile, kutsal şeylere karşı
bir saygısızlık olarak görülmekteydi.
Gerçekten de toplum bilimi düşüncesi ile insan
özgürlüğü arasında mutlak bir çelişki olduğu kabul edilmekteydi. Bilim kavramı o
zamanlar, kesin bir gerekirciliğe (determinizm) dayandırılmıştı. Buna göre bir A
öncülü her zaman bir B sonucu verecekti ve zaten bilimsel yasa da ikisi arasındaki bu
bağlantıda ifadesini bulacaktı. Bu, B'nin kaçınılmaz şekilde A'yı izlemesini
engelleyecek herhangi bir gücün araya girmeyeceğini varsaymaktadır. Bu anlamda
sosyolojik yasa kavramı, insanın özgür olmadığını kabul eder. Özgürlük
kavramı, geleneksel gerekerciliğe karşıdır. Özgür olmak, kendi kendini, hiç
değilse kısmen belirleme olanağına sahip olmak yani bütünüyle dışardan
belirlenmiş olmamak demektir. O halde geçen yüzyılın bilim adamları, toplum
bilimlerinin varlığını olanaklı kılmak için tümüyle aldatıcı saydıkları insan
özgürlüğünü yadsıma yolunu seçmekteydiler. Bu şekilde bitmez tükenmez birtakım
felsefi tartışmalara girişilmekteydi. Bugün bunlar aşılmıştır.
Artık gerekircilik bundan çok farklı bir biçimde,
istatistik bir gerekircilik olarak anlaşılmaktadır. Bu, özgürlük kavramını
yadsımaz; yalnızca, somut koşulların olası sonuçlarını ifade eder ki özgürlük,
bu koşullar içerisinde kullanılabilir. Parislilerin % 60'ının 15 Ağustos'ta
başkenti boşalttıklarını söylemek Parislilerin herbirinin o gün kentte kalmak ya da
uzaklaşmak özgürlüğünü sınırlamamaktadır. Bu istatistik gözlem yalnızca,
toplumsal alışkınlıkların Parislileri 15 Ağustos'ta Paris'ten kaçmaya
zorladığını ve insan istemlerinin içerisinde belirlendiği toplu koşullarda bir
değişme olmadığı takdirde % 60'ının bu daha yüksek eğilime karşı çıkmak
yerine onu izlemeyi seçme olasılığının daha yüksek olduğunu söylemektedir.
istatistik gerekircilik, olasılık terimleriyle toplu davranışları ifade ettiğinden,
bu toplulukları oluşturan bireylerin belli özgürlüklere sahip olduklarını göz
önünde bulundurmaktadır.
İstatistik gerekircilik ilkin, toplum bilimlerine temel
olmuştur, sonradan fizik bilimlere de az çok yayılmıştır. Artık burada da A
unsurunun mutlak bir B unsurunun ortaya çıkmasına yol açtığı söylenilmemekte,
A'nın ardında B'nin görülme olasılığının şu ya da bu kadar olduğu
söylenilmektedir. Çoğu durumda bu olasılık oldukça yüksektir ve karşıt olasılık
hemen hemen yok gibidir. Yine de atom düzeyinde durum biraz farklılık gösterir.
Şöyle ki, burada bi A faktörünün ardından, her biri de bir hayli yüksek
olasılıkla (B, C, D, E) gibi birçok hipotezin gerçekleşmesi mümkündür. Böylece
bugün XIX. y.y. sonuna göre, fizik ve toplum bilimleri karşılaştırmasına değin
görüşler tersine dönmüştür. Eskiden, toplum bilimleri, o zaman mutlak kabul edilen
fizik gerekirciliğin bulunduğu varsayılarak, fizik bilimlere göre düzelenmekteydi.
Bugün ise fizik gerekirciliğin toplum bilimlerinin örneğini verdiği istatistik
gerekircilik görüntüsüne uygun biçimde göreceli (relatif) olduğu kabul
edilmektedir.
(Siyaset Sosyolojisi'nden alınmıştır)