Kapitalist faaliyetlerin ötesinde bizzat modernliğin dünya ölçeğinde
yayılması olan küreselleşme sürecinin, bütün milletleri birbirine
benzettiğine (daha doğrusu Batılı kültür ve toplum formlarına
uydurduğuna) dair genel gelişmenin aksine, Batılı ülkelerde 70’li
yıllardan itibaren farklılık temeline dayalı kimlik siyaseti ön plana
çıkmıştır. Söylenildiği gibi modernlik tek biçimli (uniform)
fonksiyonel alanlara sahip olmamış, bilâkis bütün rasyonelleştirici ve
evrenselleştirici süreçlere rağmen kendi içinde dahi üst kimlik
altında kendini saklayan heterojen kimlikleri ihtiva etmiştir.
Çokkültürcülük tartışmaları ve yaklaşımları, ulus-devletin (nation-state)
ideolojik aygıtları ve mekanizmaları vasıtasıyla karmaşıklaşan topluma
uygun cevaplar verememesi yüzünden Batılı modern demokrasilerin, hatta
düzenin restorasyona ihtiyacı olduğu öncülünden hareket etmektedir.
Dolayısıyla Batılı modern devletlerin içleme (inclusion) ve bütünleşme
mekanizmalarının geleneksel işlevini yerine getiremediği iddiasıyla
ortaya çıkan çokkültürcülük yaklaşımları, çeşitli yurttaşlık ve kimlik
modelleri önererek bu konuda çözüm üretmeye çalışmaktadır. Her ne
kadar bu çözüm önerilerinin siyasal ve toplumsal boyuttaki yansımaları
çokkültürcü yapıların o kadar kolay içselleştirilemeyeceğini gösterse
de, ulus-devleti oluşturan nitelikleri yeniden tanımlama ve belirleme
veya ortadan kaldırma çabasını ihtiva ettiğinden bu konuya bigâne
kalınmaması gerektiği açıktır.
Toplumsal denetim mekanizmalarının ve özdeşleşme kanallarının
zayıflaması neticesinde çoğalan çeşitlilik ve farklılık, siyasal
düzenin iskeletini oluşturan toplumsal sözleşmenin temel
parametrelerinin flulaşmasına yol açmıştır. Birarada asgarî müşterek
ilke ve değerler etrafında yaşamanın zımnen onaylanması olan toplumsal
sözleşmenin, yeniden ele alınması gerektiği düşüncesine dayanan
çokkültürcülük yaklaşımları, millî kimliğin oluşma süreçlerinin
homojenleştirici özelliklerine karşı çıkmış; ayrıca 20. yüzyılın son
çeyreğinde teknoloijik ve küresel değişimlerin bu süreçlerin etkisini
spontane bir şekilde azalttığını vurgulamıştır. Modern milletin
somutlaştığı temel düzlemlerden olan kamu alanında bütün alt
kimlikleri aşkın olan kimliğin geçerliliğinin sorgulanması suretiyle
millî oluşumun akdî, dolayısıyla hukukî zeminini de (Bürgerrecht)
oluşturan tek kültürlü yurttaşlık, çokkültürlü yurttaşlıkla ikame
edilmek istenmektedir.
Batılı Modern Ulus-Devletlerde Çokkültürcülük Yaklaşımları
Çokkültürlü kökenleri olan modern ulus-devletler, toplumsal ve siyasal
bütünleşmelerini homojenleştirme ve bireyselleştirme yoluyla
gerçekleştirmişlerdir. Ulus-devletler, çoğulculuğu, bireysel hakları
dağıtan vatandaşlık topluluğunun birliğiyle bağlantılandırmıştır.
Dayanışmacı ve demokratik bakış açısından ulus-devletin modernleşmesi,
toplumun tüm yurttaş bireyleri kapsayacak şekilde medenî haklar
temelinde tanımlanması olduğunu söyleyebiliriz. Buradaki
kapsayıcılığın iki anlamı vardır: Birincisi bireysel hakların
verilmesi, ikincisi ise periferi kültürlerin bir merkezî kültüre tâbi
kılınmasıdır.
Çokkültürcülük işte tam da buna karşılık olarak ortaya çıkmıştır.
Şöyle ki, çok-kültürcülük hareketi, yurttaşlık esasında bütünleşme
programının başarısızlığa uğradığı görüşünü dile getirmektedir.
Çok-kültürcü çoğulculuk, bu bütünleşme problemine çözüm olarak
formel-liberal anayasa çerçevesinde toplumun maddî oluşumunu
şekillendirmek için çevre kültürlere kendi varlığını devam ettirmek
için adil bir imkân tanınması gerektiğini söyler.1
Çokkültürcülük, Aydınlanma’yla birlikte ortaya çıkan özgün bir
tarihsel sürecin kendi içindeki çeşitli gelişmelerin yarattığı soruna
cevap olarak doğmuştur. Aydınlanma döneminde akıl dışında bütün
ölçülerin geçersiz ilân edilmesiyle tarihte görülmemiş bir şekilde
yeni bir norm ihdas edici kaynak oluşmuştur. Akıl, bütün ilke ve
ölçütlerin yeni belirliyecisi ve bütün insanlık için evrensel
geçerlilikte kurallar koyan mitik bir varlığa dönüşmüştür.2 Bu
anlayışın ulus-devlet içindeki uygulaması, yurttaşlık adı altında aynı
eğitimden geçmiş aynı tipte insan topluluğu meydana getirmek olmuştur.
Fransa ve daha sonraları Almanya gibi Batılı ulus-devletlerin bazı
tipleri, bu uygulamanın aşırı formlarını uygulamaya sokarak
aydınlanmanın tek kültürcü anlayışını kısmen pratiğe soktular. Bu
yüzden homojen ulus-devlet uzun süre siyasal oluşumun (Gemeinwesen)
tek tabiî ve meşru formu olarak ilân edilmiştir.
Ulus-devletin inşa sürecinde elbette bir kültür ön plana çıkartılarak
diğer kültürler ikincil konuma getirilecekti. Yoksa ulus-devletin
insanları bir millî kültürün etrafında toplayarak siyasal bir topluluk
oluşturması mümkün değildi. Zira üst kültür aynı zamanda insanlar
arasındaki temel iletişim aracıdır.
Almanya 19. yüzyılda ve özellikle de Nazi iktidarı döneminde tek ırk,
tek dil, tek din, tek tarihe, tek kültüre dayanan bir millet inşa etme
tecrübesi geçirmiş bir toplum olduğundan II. Dünya Savaşı’ndan sonraki
göç karşısında yeni arayışlar getirmek yerine, ırkçı ve dışlayıcı
devlet siyaseti yaklaşımının dışına çıkamadı. Bu yüzden bugüne kadar
göçmen toplumların kültürleri tanınmadı, daha doğrusu vatandaş olarak
kabul edilmeleri hep sorun teşkil etti. Dolayısıyla Almanya’da
çokkültürcülük, yabancıların (Gastarbeiter, Asylant,...) Alman
toplumuyla bütünleşmesi sorunuyla bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır.
Almanya’da ortaya çıkan çokkültürcülük anlayışı genelde, köken
itibariyle Alman olmayan insanların vatandaşlık hakkını kazanabilmesi
ve vatandaşlığın seküler devlette ırkî, dinî ve ideolojik olarak
belirlenmemesi ve bunlara bağlı olmaması gerektiği tasavvuru etrafında
şekillenmiştir.
Çokkültürcülük anlayışına göre, cumhuriyetin temeli olan anayasal
vatandaşlık, vatandaşların cumhuriyetin siyasî düzeniyle ve
değerleriyle aktif biçimde özdeşleşmeleri temeli üzerine kuruludur.
Buna göre, cumhuriyete aidiyet, ulus-devlet üyeliği gibi sadece kökene
ve milletin mistik gövdesine özgürlük dışı bağlanma olarak kurulmaz,
bilâkis cumhuriyetçi siyaset düzeninin değerleri, vatandaşların
onayına bağlıdır. Bu yüzden Ernest Renan, cumhuriyeti, üyelerinin
günlük halk oylamasıyla (Plebiszit) bir siyasal cemaat olarak sürekli
yeniden inşa edebilmesi, sağlamlaştırabilmesi ve koruyabilmesi gereken
“istem milleti” (Willensnation) olarak da tanımlamaktadır.
Çokkültürlü toplumun inşasını, cumhuriyetin varlığına bağlayan bu
anlayış, aynı zamanda anayasa vatanseverliğinin cemaat oluşturucu ve
devlet kurucu gücüne özel bir önem atfetmektedir. Ayrıca çokkültürlü
toplum taraftarları ABD’nin, Fransa’nın, İsviçre’nin ve Büyük
Britanya’nın tarihini anayasa vatanseverliğinin olumlu modelleri
olarak ele alarak, bu devletlerin tarihini kendi tezleri için sağlam
bir delil olarak benimsemektedirler. İşte bu yeni vatandaşlık modelini
içeren cumhuriyet, ilkesel olarak bütün insanları, kökenine ve
kültürüne bakmadan potansiyel vatandaş olarak kabul eder. Halbuki eski
millet düzeninde, ancak devleti oluşturan ırka mensup olanlar tam
vatandaş olabilirlerdi.
Çokkültürcülük anlayışlarını neredeyse kozmopolitizme yaklaştıranlar
bile, ulus-devletin aslında temel hakların hukuken uygulanması için
bir garanti teşkil etmesinden dolayı, ulusdevlet çerçevesinin bugün de
bir anlamı olduğu gerçeğinden vazgeçememektedirler. Meselâ bir Alman
vatandaşı, anayasa delindiğinde veya insan hakları ihlâl edildiğinde
hakkını Madrid veya Paris’te aramayacak, bilâkis bunu Karlsruhe’da
yapmak zorunda kalacaktır.3 Fakat bu çerçevede çokkültürcüler ısrarla
ulus-devletin bizatihi bir amaç olmadığını, aksine amaca ulaşmak için,
yani insan hakları ve cumhuriyetçi özgürlükleri korumak için bir araç
ve hizmet edici bir fonksiyon olduğunu vurgulamaktadırlar.
Çokkültürlü toplum, Almanya’da fakat aynı zamanda bütün Avrupa’da en
başta bir toplumsal gerçekliğe tekabül eder. Bugün Almanya’da yaklaşık
9 milyon başka kökenden gelen insan bulunmaktadır. Aile göçü ve
yabancılardaki yüksek doğum oranı sebebiyle her yıl yüz binler bu
sayıya ilâve olmaktadır. Dolayısıyla çokkültürcülere göre mevcut
gelişme, bugün 9 yarın 10, 11 veya 12 milyon yabancıyla birarada
yaşayacak mıyız sorusunu değil, nasıl yaşayacağız sorusunu sormayı
gerektirmektedir. Çokkültürlü toplum, bu sorunu gidermeye matuf, en
makûl çözüm yolu olarak kabul edilmektedir. Onlara göre çokkültürlü
toplum, homojen ulus-devletin ve ırkçı milliyetçiliğin karşıtı olmanın
yanında anayasa çatısı altında birlikte yaşamanın çoğulcu ve
çokkültürlü formlarını da elzem kılmaktadır.
Almanya’da geliştirildiği hâliyle çokkültürlü toplum düşüncesi,
“Almanya Almanlarındır” kavramına karşı geliştirilen bir yaklaşımı
içerdiğinden millî olana hiçbir şekilde öncelik vermemekte, aksine
millî olanın yüceltilmesinin tarihte meydana gelen bir çok kıyım ve
yıkımın müsebbibi olarak görmektedir. Bu problemi aşmak için de ilk
olarak Alman toplumunda Almanlar’ın başka kökenden gelen insanlarla
eşit muamele ve hoşgörü içinde, onları asimile etmeden ve kültürel
kimliklerini yok etmeden birlikte yaşayabileceklerini belirtmektedir.
Bunun yanında çokkültürcüler, bütünüyle millî bir çözümden
kopamayarak, bu yabancıların Alman anayasasının ilkelerini kabul
etmeleri ve Alman dilinde anlaşabilmeleri gerektiğini, yoksa
iletişimin ve bütünleşmenin yüksek seviyedeki işbölümlü iktisat ve
toplumda mümkün olmayacağını savunmaktadırlar. Bu şartları yerine
getirenlerin hızlı ve kolay bir şekilde Alman vatandaşı olmaları
gerektiğine inanılmaktadır.
Çokkkültürcüler, yabancıların kültürel kimliğini, anayasanın temel
kurallarından bağımsız kabul etmek isteyen radikal çokkültürcülüğün
dogmatik tasavvurunu reddetmektedirler. Zira çokkültürlü toplum,
Batılı değer kanonundan vazgeçilmesi, serbest göç için sınırların
kaldırılması, hatta gelecekte kurulması muhtemel çok ırklı cumhuriyet
demek değildir.
Bir göçmen ülkesi olmasına rağmen Amerika Birleşik Devletleri‘nde
başlangıçta çokkültürcülük yaklaşımına pek sıcak bakılmamıştır. Çünkü
ABD, “eritme potası” (melting pot) olarak adlandırdığı toplumsal
bütünleşme siyasasına sahipti. Yani bir homojen kültür oluşturmak
istiyordu ve bu homojen kültürü toplumsal birliğin esası sayıyordu.4
Dolayısıyla böyle bir homojen kültürü gerçekleştirmek amacıyla
göçmenleri kendi dillerini ve etnik özelliklerini kamu alanında
sergilemekten men ediyordu. Kamu alanında, AngloSakson protestan
beyazların (WASP) inşa ettiği liberal-bireyselci değerlerin hâkim
olması gerektiği ilkesinden yola çıkıldı. Özel hayat alanında ise
herkes istediğini yapmakta serbestti. İster kendi etnik dilini
konuşmaya devam eder, isterse de kolektif dinsel pratiklerini yaşamayı
sürdürürdü. Etnik grubun siyasal ve yönetsel alanda ise hiçbir söz
hakkı yoktu, çünkü liberalbireyselci değerler esasen buralarda
muhkemdi. Bu yüzden ABD’de çok uzun süre etnik grup tabirine pek
itibar edilmemiştir. Elbette bunun sebebi ABD’ye göç eden grupların
zamanla Amerikan kültürüyle kültürlenmiş bireyler olarak
görülmeleridir. İnsanların birincil kimlikleri anlamında sürekli etnik
kökenlerine vurguda bulunmaları, Amerikan toplumsal bütünleşmesinin
başarısızlığını yansıtacaktır. Zira ABD, köken itibariyle etnik
farklılıkları kabul etmekle birlikte, bu farklılığın aşılarak bir
bütünlüğe ulaşıldığını varsayar.
Çoğunlukla Avrupalı göçmenleri birbirine bağlayan, homojenleştiren ve
“aynı” Amerikalı hâline getiren eritme potası efsanesi, hiçbir zaman
gerçeği ifade etmedi. Her ne kadar tek tek bireyler, siyasal düzlemde
bilinçli bütünleşme ve kurumlaşma ile eşit haklara sahip Amerikalılar
olmuşlarsa da ailelerinden ve etnisitelerinden gelen kültürel, dinsel,
millî, bölgesel özellikler kimliklerini belirlemeye devam etmiştir.
ABD’de ayrıma tâbi tutulmuş grupların tam vatandaşlığı, dolayısıyla
seçim hakkını kazanmaları 1960’lı yıllara kadar sürdü. Eritme potası
adı altında kamu alanında alt kimliklerin bastırılması ve nispeten
WASP kültürü ağırlıklı ve serbest piyasa sistemi içinde iktisadî
başarıyla çerçevelenmiş bir üst kültürün tahakkümü söz konusuydu.
1970’li yılların başlarında özellikle zenci, kızılderili, hispanik
(ABD’de yaşayan Latin kökenliler) ve kadın gruplarının temsilcileri,
vatandaşlık haklarına ilâveten tamamen yeni bir programı yansıtan
çokkültürel taleplerde bulundular. ABD’de çokkültürel talepler,
kültürel isteklerin dışında iktisadî çıkar elde etmeye, siyasal
süreçlere katılabilmek için5 örgütlenmeye ve dolayısıyla eşitsizliği
gidermeye yönelmişlerdir.
Bugün belirgin bir şekilde birçok grup, toplumla bütünleşmek konusunda
taşıdıkları çekinceler sebebiyle Amerikan ideolojisinin geleneksel
olarak kurulmuş mekanizmalarını kabullenmemekte ve klâsik göçmenlere
nazaran kamusal alanda kategoryal olarak farklı algılanmak ve bu
farklılık içinde eşit muamele görmek istemektedirler.
Kimlik Mücadelesi Olarak Çokkültürcülük
İleri sanayi toplumlarının demokratik düzeninde, siyasal kaygı olarak
tanımlanan şeyin kaynağı 19. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar
burjuvazinin ve işçi sınıfının siyasetlerini belirleyen sosyal refah,
siyasal konum ve toplumsal imkânlardan yararlanma mücadeleleriydi.
Oysa özellikle 1980’lerden itibaren bunların yerini kürtaja, eşcinsel
haklarına, ekolojiyle yeni tıp teknolojilerinin sonuçlarına ve ırksal,
dilsel, etnik grup siyasetlerine dair mücadeleler almıştır.6 Bu tür
kimlik/farklılık siyaseti, liberal demokrasilerin kamu alanında
farklılığın müzakere edilmesi, tartışmaya açılması ve temsil edilmesi
noktasına odaklanmıştır.
Yeni toplumsal hareketlerin iddiası, demokratik yapı içinde hem
kamusal alan hem resmî alan bakımından kültürel farklılıklarının
yeterince dikkate alınmadığıdır. Kültürel grupların kamusal alanda ve
demokratik karar alma mekanizmalarında dikkate alınmayışlarının iki
sebebi vardır: Birincisi, niceliksel olarak az olmaları, siyasal
katılımlarını ve etkilerini azaltmaktadır. İkincisi ise hâkim kültürel
kodların belirlediği ana kimliğin, farklılıkların ortaya çıkmasına
izin vermemesinden kaynaklanır.
Görüleceği üzere burada ilk olarak demokrasinin kendi yapısından,
ikincisinde ise toplumun yapısından kaynaklanan sorun vardır.
Çokkültürcülük ile bu iki yapıdan kaynaklanan sorun aynı anda aşılmaya
çalışılmaktadır. Charles Taylor, tanınma siyaseti adı altında ifade
ettiği çözümle farklı grupların siyasal olarak tanınarak
mağduriyetlerinin aşılacağı kanaatindedir.7 Taylor’a göre farklı
gruplar tanınmadığı ve aşağılanmaya tâbi tutulduğu sürece bu grupların
mensupları kendi kimliklerinden nefret edeceklerdir. Bu da kimlik
buhranlarını doğuracak ve toplumsal ahenk dumura uğrayacaktır.
Yeni toplumsal hareketler, mevcut demokratik yapı bağlamında siyasal
katılım yollarının kendilerine yeterince açık olmadığını iddia
etmişlerdir. Bu iddiaya göre mevcut yapı, çoğunluğun kültürünü ve
kimliği yansıtıyordu ve marjinal kültür ve kimlikler dışlanmışlardı.
Bu durum, grupların kendi çıkarlarını takip etmelerini engelliyordu ve
dolayısıyla bu gruplar istemedikleri siyasal kararlara maruz
kalmaktaydılar. Çoğulcu demokrasi içinde örgütlenme haklarının olması,
konumlarında bir değişiklik oluşturmuyordu; çünkü bu çoğulculuk,
kültür ve kimlik farklılıklarına dayalı bir katılımı öngörmemişti.
Çokkültürcülük bağlamında Batı geleneği kanonunun (temel
kaynaklar) öğretilmesi konusunda neyin okutulması gerektiği
tartışmaları da vardır. Bu tartışmaların özünü üniversitelerdeki Batı
kültürüyle ilgili temel derslerde okutulan klasik eserlerin kutsal,
değişmez, değiştirilemezmiş gibi görülmeleri oluşturur. Ayrıca
kadınların, AfrikaAmerikalıların, İspanyolların, Asyalıların ve
Yerli-Amerikalıların medeniyete katkılarını dışlayarak Batı’nın
özgüllüğü korunmak istenir. Batı medeniyetinin ortodoks yorumunun
dışına çıkılmasına izin verilmesi hâlinde, dışlanan grupların
üyelerinin kimliklerinin karalanması ve süregelen cinsiyetçilik,
ırkçılık, Avrupamerkezcilik, dar kafalılık gibi problemlerin çözülmesi
kolaylaşacaktır. Çünkü Batı kanonunun dışına çıkılmasına imkân
tanındığı takdirde diğer farklılıkları öğrenme şansımız artacak ve
farklılıkları tanıdıkça da düşmanlıklar ve önyargılar azalacaktır.
Eğitimde çokkültürcülüğü savunanlara göre kadınların ve azınlıkların
toplumsal yabancılaşma deneyimleri hakkında daha açık bir dille
konuşan ya da bu duyguyu daha iyi ifade eden, yeni, kurumlaşmamış,
daha az kabul gören, hatta daha az kalıcı kitaplara yer açmak Batı
medeniyetinin köklerini yok etmeyecektir. Batı’nın böyle bir korku
taşıması gereksizdir, çünkü bu aynı zamanda Batı’yı sadece temel
eserlere indirgemek olur.
Bu tür çokkültürcülüğü savunanlar, demokratik eğitimin önüne farklı
bir engel çıkarırlar. Ortak eğitimimizi değerlendirmek için farklı
kültürel geçmişleri olan bilim adamlarının ve öğrencilerinin
kullanabileceği ortak entellektüel standartların çekiciliğini
yadsırlar. Çokkültürcüler ortak standartları baskın, egemen grupların
siyasal güç isteğini gizleyen maskeler olarak görürler. Entellektüel
standartlar hakkındaki bu indirgemeci tartışma, çoğu zaman
üniversitede temsil edilemeyen ve toplumda dezavantajlı olan gruplar
adına yapılır. Kendi iç mantığıyla bakıldığında, eğitimde
çokkültürcülüğü savunanlar, entelektüel standartların siyasal
çıkarları yansıttığı görüşündeler.
Almanya gibi din dersinin düzenli olduğu bir ülkede çokkültürcülük
doğrultusunda dinsel cemaatlerin kendi din derslerini almalarına imkân
verilmektedir. Daha önceki uygulamada din dersinden muaf tutulma söz
konusuydu ve bu süre zarfında öğrencilerin dersi boş geçerdi. Ama
artık tedricen Almanya’daki dinin kamudaki yapılanışı örneği dikkate
alınarak İslam dininin mensuplarına din dersi alma hakkı
tanınmaktadır.
Çokkültürcülük yaklaşımları, hâkim unsurların belirlediği ders
kitaplarının dışında başka eserlerin de okutulabilmesi ve din
derslerinin din mensuplarının kendi istek ve tercihleri doğrultusunda
verilmesi gerektiği noktasının ötesinde başka ilgi alanlarını da
kapsamaktadır. Bu anlamda felsefede ve sosyal bilim metodolojisinde
ortaya çıkan tartışmalar, tek bir üst kültürün ve asgarî müştereklerin
geçerliliğinin sorgulanmasına kadar uzanmaktadır.
Sonuç
Modern millet, yurttaşlık yoluyla tikel mensubiyetleri ve çeşitli
mahallî kültürel farklılıkları aşarak inşa olur. Dolayısıyla yurttaş,
hiçbir tikel kimliği ve niteliği olmayan soyut bir birey şeklinde
tanımlanmak8 zorundadır. Milleti birleştiren tek bir kimliğin ve
aidiyetin aşkınlığı olmazsa kültürel ve diğer yönlerden birbirinden
farklılaşan cemaatleri birarada tutmanın mantığını bulmak kolay
değildir. İnsanların birlikteliğini anlamlandıracak bir değerler
sistematiğinin olması gerekir, yoksa toplumsal düzenin ayakta kalması
zorlaşmaktadır.
Modern ulus-devlet, laik devlet prensibiyle dinî mensubiyetlerin
çeşitliliğini aşmayı ve kamu alanında dinî açıdan tarafsız bir yaşama
alanı kurmayı amaçlamıştır. Üye oldukları dinî cemaatlere ve
mezheplere bakılmaksızın bütün bireyler kamusal alanda eşit kabul
edilmektedir. Bunun da ötesinde kamu otoritesi, bireyleri temel haklar
doğrultusunda sadece yurttaş olarak muhatap alır ve böylece
etnisiteden, folklorik özelliklerden, inanç ve mezhep
farklılıklarından, vs. kaynaklanacak muhtemel imtiyazlar en başından
reddedilir.
Oysa çokkültürcülük, temel hakların yurttaş bireylere değil, kültürel
kimlik etrafında bütünleşmiş kolektivitelere verilmesi gerektiğinden
söz etmektedir. Bu bakış açısına göre kültürel veya etnik farklılığa
dayanan kolektiviteler, çokkültürlü toplumda aynen tanınmalı ve
yurttaş birey kültürü tarafından herhangi bir şekilde baskıya maruz
bırakılmamalıdır. Çokkültürcülük, her kolektivitenin etnik kültürüne
özel bir koruma sağlanması ve bunun yanında göreceli olarak kapalı
cemaatlerin yanyana yaşayabilmesi gerektiğinde ısrar eder.
Ne var ki çokkültürcülük, insanların üst (millî) kültür çerçevesinde
kurduğu toplumsal bağın ortadan kalkmasına yol açarak, adeta bir
anarşi ortamına davetiye çıkarır veya en azından insanların niçin
birlikte hareket etmeleri ve içinde yaşadıkları topluma niçin sadakat
duymaları gerektiği konusunu kuşkulu hâle getirir. Çokkültürcülere
göre bir toplumsal ve siyasal düzen içinde temel birim farklı kültürel
kolektiviteler olduğundan, doğal olarak her birey mensup olduğu
cemaatin çıkarlarını ön planda tutacaktır.
Sonuç olarak, kimlik krizlerini aşmak için önerilen anayasal
yurttaşlık modelinin, tarih boyunca insanları birarada tutan hiçbir
ortak değer ve yaşanmışlığı içermemesi sebebiyle toplumsal ve siyasal
düzenin istikrarlı ve sağlıklı bir biçimde varlığını devam
ettirebilmesine yönelik bir çözüm olarak sunulamayacağı gerçeği
unutulmaktadır.
Dipnotlar :
1) Richard Münch; Globale Dynamik, lokale
Lebenswelten, Frankfurt am Main,1998, s.231.
2) Ahmet Çiğdem; Bir İmkân Olarak Modernite,
İstanbul, 1997, s.54-64
3) Heiner Geissler; “Bürger, Nation, Republik- Europa
und die multikulturelle Gesellschaft”, Die Multikulturelle
Herausforderung, (der.) Klaus J. Bade, München, 1996, s.130.
4) Füsun Üstel; “Eritme Potası’dan
Çokkültürcülüğe: ABD’de Etnik Topluluklar”, Toplum ve Bilim,
Sayı: 62, Yaz-Güz 1993, s.112-125.
5) Hans Jürgen Puble; “Vom Bürgerrecht zum
Gruppenrecht? Multikulturelle Politik in den USA”, Die
Multikulturelle Herausforderung, (der.) Klaus J. Bade, München,
1996, s. 147-149.
6) Seyla Benhabib; “Demokratik Moment ve Farklılık
Sorunu”, Demokrasi ve Farklılık, (der.)
Seyla Benhabib, çev. Zeynep Gürata-Cem Gürsel,
İstanbul, 1999, s.11-33.
7) Charles Taylor; “Tanınma Politikası”,
Çokkültürcülük, İstanbul, 1996, s.42-84.
8) Dominique Schnapper; Yurttaşlar Cemaati,
İstanbul, 1995, s.55-56.