Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

SİNEMA

Unutulmayan Yazlık Sinemalarımız

Rüştü ESİN


Kentten haberler veren bir dergi "Eski bahçe sinemaları geri geldi" diye bir başlık atmış, birkaç görüntü ile süslemişti yazıyı. Rahat koltuklar, modern bir perde, süslü bir bahçe, açıkça görülüyordu fotoğrafta. Belli ki hizmet de kusursuzdu bu güzel ortamda. Tüm bu güzelliklere karşın düş kırıklığı ile isyan ettim kendi kendime. Bu değildi benim yazlık bahçe sinemalarım. Yaşlı birisine makyaj yapmışlardı, güzelleşsin diye ama unutmuşlardı yaşlılığın da bir güzellik olduğunu. Keşke anılarda, eski fotoğraflarda bıraksalardı bir zamanların kuru yüzlü, iskemleli, buruşuk perdeli eski dostunu... Bilgisayarsız, televizyonsuz o yılların tek seçeneği ve düş makinesiydi sinema. "Gezmeye gitmek" kavramı dışında yaşayan canlı bir yanı, bir kişiliği vardı sanki sinemanın. Tüm İstanbul'un milli bir park gibi olduğu, pırıl pırıl denizi, yemyeşil gezi yerleri, az nüfusu ile tadına doyulmadığı devirlerde çoğu kez, tramvayla, vapurla yapılan sakin çevre gezilerinden tatlı bir yorgunlukla dönülürdü evlere.

Ancak keyifle yenen bir akşam yemeğinden sonra, ailenin bir büyüğünden gelen "Alın minderlerinizi sinemaya gidiyoruz!" tümcesi sihirli bir değnekle silerdi gün boyu yapılan gezinin yorgunluğunu. Telefonun her evde olmadığı bu yılların yakın haberleşmesini çocuklar sağladı evlerde.

Kestirmelerden geçen, duvarlardan atlayan küçük ayaklar akşam yaşayacakları keyfin heyecanıyla haber taşırlardı çevre komşulara telaşla. Sonuçta bir evin, bir bahçenin önünde toplanan büyüklü küçüklü kalabalık minderlerini, hırkalarını yüklenip yollara düşerlerdi gidecekleri bahçe sinemalarına doğru.

Kış boyunca kapalı salonlarda gösterilen filmler, yazın gelmesi ile bahçe sinemalarına taşınır, burada başlardı oynamaya. 50'li yıllarda gözde olan yazlık sinemalar 60'lı yıllarda fazlalaşarak hemen hemen her semtte görülmeye başlamış, ancak 70'li yıllarda televizyon denen büyülü oyuncağın evlerimize girmesiyle kaybolup gitmiştir. Kentin dokusundaki değişim de hızlandırmıştır bu kaybolmayı. Bir zamanlar geniş alanlar ve bahçeler kenti olan İstanbul zamanla yapılaşmaya ve otoparklara kurban giderken bahçe sinemaları için de nefes alacak yer kalmamıştı artık.

Babamın kucağında seyrettiğim "Avare" isimli müzikal Hint filmi o yaza damgasını vurmuştu müziği ile. Radyoda, gazinoda, sinemada, sokakta hep o söylenip çalınıyordu coşkuyla. O yılların elit tabakasının toplandığı Caddebostan semtindeki bu bahçe sinemasına, arka yollardaki bahçeli evlerin ve köşklerin arasından kestirmeden çıkılarak, biraz da erken gidilirdi aceleyle. Büyük çınarın altındaki tahta iskemlelere yerleşilip, film başlayana dek çevreyi izlemek büyükler için ayrı bir sinema öncesi zevkiydi. Semtte oturan devrin meşhur bir artisti ya da şarkıcısının sinemaya gelişi çevrede fısıltı rüzgarı estirirdi kısa bir süre. Gong sesi ile birlikte uğultu ve kıpırdanmalar durur, caddeden geçen tramvayların, çınara tünemiş kırlangıçların sesinden başka birşey duyulmazdı.

Zaman zaman izlenen filmdeki, o zamanki çocukluk deyimimizle "esas oğlan" yani filmin kahramanı kötü adama dersini verdiği zaman şaka ile karışık bir alkış, ıslık kıyamet tüm sinemayı kaplardı. Kimi korku filmlerinde gerilim doruktayken sırf bu anı bekleyen arka sıralardaki  muziplerin çıkardığı bir garip ses, yine sinemayı dalgalandırır, sinirler boşanır, gülenler, kızanlar birbirlerine karışır, komediye dönerdi seyredilen korku filmi.

Göztepe'de yazları geçirdiğim eski ahşap köşkün bahçesine dayımın kurduğu bir sinema makinesi ve derme çatma bir perde, bahçe sinemaları gibi renkli kalmıştır belleğimde. Bir film şirketinden kiralanan eski filmler, konu komşu geceleri topluca seyredilirdi geniş bahçede. Ancak bu işe acemi olduğumuz için bazen ters sarılan filmler "son" yazısı ile başlar, filmin daha başlangıcında herşey anlaşılır, seyredenlerde ne merak kalırdı, ne heyecan! Sonra bir müddet ses düzenini keşfedemedik eski makinenin. Sessiz seyredilen fimleri tahmini kuvvetli biri, kısa aralarla anlatırdı seyredenlere. Çoğu zaman makine film sarar, film yanar fakat tüm bu zorluklara karşın kimsenin neşesi kaçmaz, aksine espriler, gülüşmelerle devam ederdi film oynatma uğraşımız. Makinede meydana gelen problem giderilmeye çalışılırken dondurmalar, kavunlar, karpuzlar ortaya çıkar, artık konusunu bile unuttuğumuz film uzar giderdi geç saatlere dek.

Tüm bu yıllar geçip delikanlılık yıllarına geldiğimizde televizyon girmeye başlamıştı yaşamımıza. Bunun etkisi bahçe sinemalarında görülmüş; bu eski dost yavaş yavaş çekilmeye başlamıştı çevremizden.

Şimdi yerinde dev bir bina olan eski Levent Çarşısı girişindeki yazlık bahçe sineması uzun süre hizmet vermişti semt sakinlerine. Arkadaş gruplarıyla, özenle giyinerek, saçlarımızı tarayarak gittiğimiz bu sinemalarda filmden çok bizden habersiz filmi seyreden Levent semtinin güzel kızlarına kayardı gözlerimiz. Film aralarında artık gazoz, çekirdek yerine büyüdüğümüzü kanıtladığına inandığımız sigaraları tüttürerek dolaşır, göstermek isterdik kendimizi kimi cins-i latiflere. Ancak bu voltaların sonraki riskine katlanmak gerekirdi çoğu kez. Meraklı bir gözün fark ettiği, ağzımızda sigara dolaştığı haberi eve biz dönmeden gelir, bu kez de evde devam ederdi filmin acıklı ve son kısmı.

Sonra bahçe sinemaları da betona, değişen kent yapısına yenik düşerek kaybolup gitti zamanın uçsuz bucaksız tünelinde. Şimdi görkemli otellerin bakımlı bahçelerinde, üstlerine ciciler biciler giydirilip, makyaj yaparak oturtuyorlar geçmiş yılların bu vefakar dostlarını.

Bütün Dünya Sayı: 8/2000

KAPAK SiNEMA