-

Sinemaya ilgi duyan geniş kitleleri ölçü alırsak yönetmenler
her zaman perde gerisinde kalmaya mahkum oldular. Örneğin bir Scorsese başyapıtına
birçok insan büyük ihtimalle "Robert De Niro'nun filmi", Kubrick'in klasiği
"2001: Uzay Macerası"na da "ilginç bir bilimkurgu" diye gitmiştir.
"Titanic"e "bir James Cameron filmi" görmek için gidenlerin sayısı
da sanırız çok azdır. Bu gerçek kolay kolay değişmeyecek ve yönetmenler perde
arkasında kalmaya devam edecekler. Ama tüm bunlar sinemanın temelde bir yönetmenlik
sanatı olduğu gerçeğini değiştiremeyecek, yönetmenleri yakından takip etmek
isteyenlere de engel olamayacak. İşte Sinema'dan yedinci sanatın büyük ustalarını
biraraya getiren, ömür boyu saklayabileceğiniz bir yönetmenler rehberi.
ALFRED HITCHCOCK (1899-1980)
KÖKENLERİ: İngiltere, 1960'dan sonra Amerika.
MESLEK TANIMI: Gerilim Üstadı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Sadece incelikle düşünülmüş gerilimli ve hileli sahneler
(banyo katilleri, kuş saldırıları) çeken bir yönetmen değil. Kaldı ki ikisini de
bıktırmadan kolaylıkla yapabildiği ortada. Kendisi aynı zamanda "ayırı
derecede katolizm sapkını" denebilecek benliğinin de araştırmacısı. Hayatı
boyunca kanun ve anarşiye karşı tuhaf bir takıntısı vardı. Takıntı diyince soğuk
sarışınlarını da unutmamak gerekiyor. Ayrıca kötü polislerini ya da tuhaf
kaderleri yüzünden tuzağa düşen masum karakterlerini de... "Sapık"ta
"bir erkeğin en iyi dostu annesidir" inancını müstehcen ve korkutucu bir
ifadeye dönüştürebilmişti...
Onu kötülemeye çalışanların belli başlı dayanak
noktaları önemli sahnelerini gerçekleştirmek için fazlasıyla rastlantıya güvenmesi,
onu ilgilendirmeyen karakter ve sahneleri baştan savması ve kılı kırk yaran ön hazırlıklarını
oyuncu yönetimine ayırdığı zamana tercih etmesiydi... Başyapıt olarak kabul edilen
filmlerinden biri son derece hafif bir eğlencelik niyetine çekilen "North By
Northwest-Gizli Teşkilat" bir diğeri de birçoklarına göre en derinlikli
Hitchcock filmi olan "Vertigo"dur. Montgomery Clift gibi bir metod oyuncusu
"I Confess-İtiraf Ediyorum" filminde Hitchcock dokunuşuyla tökezlerken
Hitchcock filmografisi Cary Grant, Ingrid Bergman, James Stewart, Kim Novak, Anthony
Perkins ve daha birçok oyuncunun olağanüstü oyunlarıyla zenginleşmiştir. Bunların
yanısıra Hitchcock kendini yıldız oyuncu yapan ilk yönetmendi. Filmlerinde misafir
oyuncu olarak kamera karşısına geçer, televizyonda kendi adına oynayan gerilim
dizisinde bir giriş konuşması yapar ve onunla yapılan röportajlarda bilinçli olarak
karşısındakinin aklını karıştıracak şeyler söylerdi. O kadar ki kendi ismi en
ünlü oyuncularından bile daha fazla seyirci toplardı.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: "Notorious-Aşktan da
Üstün" (1948) ve "Vertigo" (1958). İkisi de Hitchcock'un yarı-sadist
yaklaşımındaki soğukluğu ve gerilimli bir hikayenin ağına takılmış, acı çeken,
tuhaf sevgi anlayışları olan insanlar arasındaki gerilimi inceliyor. "North By
Northwest/Gizli Teşkilat"ı da ihmal etmeyin. Yıllar geçtikçe bu filmin değeri
daha da artıyor.
MARTIN SCORSESE (1942- )
KÖKENİ: ABD
MESLEKİ TANIMI: Motor Çeneli Maestro
BİLİNMESİ GEREKENLER: Resmi olarak Yaşayan En Büyük Yönetmen olarak nitelendirilen
Scorsese'nin ünlü "papaz olmama" kararı, projektörlerden geçmiş tüm
zamanların en elektriklendirici filmleriyle sonuçlandı: "Mean Streets",
"Taksi Şöförü", "Raging Bull-Kızgın Boğa" ve
"GoodFellas-Sıkı Dostlar"... Sürekli olarak hareket eden bir kamera,
izlemekte güçlük çekilen bir kurgu (Thelma Schoonmaker) ve Scorsese'nin albüm
koleksiyonundan oluşan soundtrack'leri... Yönetmen keskin, vahşi ortamların nefes
kesen tasvirlerinde hepsine başvuruyor. Scorsese'nin en büyük yardımcıları ise
senaryo yazarı Paul Schrader, daha önce adı geçen Schoonmaker; ve De Niro (sekiz
defa), Harvey Keitel ve Joe Pesci gibi yetenekli oyuncular. Asla denemekten korkmayan
yönetmenin Scorsese tarzından uzaklaştığı filmlere örnek olarak ise "Günaha
Son Çağrı", "Paranın Rengi", "Masumiyet Yaşı" ve
"Kundun" gösterilebilir. Scorsese'nin bir başka önemli özelliği ise
filmlerin korunması için bıkıp usanmadan kampanyalar başlatması. Spielberg
"Schindler'in Listesi" ile Oscar'ını kazandığından beri Akademi'nin görmezlikten
gelmeye kararlı olduğu yönetmen olma şerefi de Scorsese'ye ait.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Büyük bir çıkış yaptığı
ve Little Italy'daki (New York'un İtalyan mahallesi) haytaların hikayesini anlattığı
yarı otobiyografik "Mean Streets" (1973). Scorsese'nin hiç kuşkusuz
yeteneğinin en önemli kanıtlarından biri olan etkileyici siyah-beyaz "Kızgın
Boğa" (1980).
ORSON WELLES (1915-1985)
KÖKENİ: ABD ama 40'lı yılların sonundan itibaren çoğu zaman Fransa, İspanya,
İtalya ya da Kuzey Afrika'da sürgünde.
MESLEKİ TANIMI: Dahi Çocuk, Trajik Yetişkin
BİLİNMESİ GEREKENLER: 1938'de War Of The Worlds (Dünyalar Savaşı) radyo programıyla
Amerika'yı kafaya aldı. Büyük bir zaferle Hollywood'a geldi, ona ebedi başyapıtı
"Yurttaş Kane"ini yapması için kayıtsız şartsız yetki verildi. Bunu
izleyen Hollywood kariyeri hem kendi inanılmaz hevesleri hem de edindiği düşmanları yüzünden
mahvoldu. "Şahane Ambersonlar" başyapıt olabilecekken kesile kesile muhteşem
bir başyapıt fragmanı haline getirildi. Bunu kendi deyimiyle bir dizi "defolu
başyapıt" izledi: Welles'in kriz geçiren Amerika'ya bakış açısını ve
dışavurumcu görüntülere duyduğu sevgiyi yansıtan "The Lady From
Shanghai-Şangaylı Kadın" ve "Touch of Evil-Bitmeyen Balayı" gibi B
sınıfı filmler; Shakespeare uyarlamaları ("Macbeth", "Othello",
"Chimes At Midnight-Geceyarısı Çanları"); alışılagelmişin dışında
oyuncu kadrolarıyla Avrupa'da çektiği uluslararası kaçak projeler ("Mr.
Arkadin-Ölüm Raporu", "The Trial-Dava"); "The Immortal
Story-Ölümsüz Hikaye" ve "F For Fake-Gerçek ve Yalan" gibi tuhaf dipnot
filmleri ve "Don Kişot" ile "The Other Side Of Midnight" gibi
efsaneviye yakın tamamlanmamış filmler.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Şüphesiz "Yurttaş
Kane" (1941). Ama size özel tavsiyemiz Türk televizyonlarında da sıkça
gösterilen "Touch Of Evil"...
STEVEN SPIELBERG
KÖKENİ: ABD
MESLEKİ TANIMI: Trilyoner Adamçocuk
BİLİNMESİ GEREKENLER: Efsaneye göre kendi kendini yetiştirmiş bu filmkolik -
filmleri çoğu zaman Capra, Lean, Hitchcock ve Disney ile aynı temellere oturur -
Universal Stüdyoları turunda aşağıya atlar, boş bir ofisi işgal eder ve gerçek bir
yönetmen olduğunu ileri sürer. Yaptığı filmler -ister ticari eğlence makineleri
("Jaws", "Indiana Jones" üçlemesi, "Jurassic Park") ister
edebi uyarlamalar ("Mor Yıllar", "Güneş İmparatorluğu" ve
anıtsal "Schindler'in Listesi"- hikaye anlatma içgüdüsünü, görsel ustalığı
ve oyncularla anlaşma becerisini, bütün dünyanın hayalgücünü şaşırtıcı bir düzenlilik
ile zaptetmek için biraraya getirir. Öte yanda imzasıyla birlikte anılan en önemli
filmleri taşrada geçen fantazi filmleri ("Üçüncü Türle Yakın
İlişkiler", "E.T") olmuştur. İyi filmlerini bir kere izleyen bir daha
asla unutmaz. Duyarlılık ile eğlence anlayışını harmanlaması çoğu zaman taklit
edilmiş ama kimse bu konuda eline su dökmeyi başaramamıştır.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: "Jaws" (1975)
Spielberg'in kimsenin işine karışmasına izin vermeden yaptığı filmlere iyi bir
örnek. John Williams'ın iki notalı imzasının idareli kullanılışından çok iyi
çizilmiş karakterlere kadar her şey mükemmele yakın. Harika üç çocuk oyuncu, arıtılmış
özel efektler ve yarattığı duygusal etki sayesinde "Spielbergyen" bir film
olan ebedi ve büyüleyici E.T. (1982). Ayrıca Sinema'nın özel tavsiyesi olan
"Güneş İmparatorluğu".
JOHN FORD (1895-1973)
KÖKENİ: ABD ama İrlanda'da doğduğu söylenir.
MESLEKİ TANIMI: Hollywood'un Tek Gerçek Şairi
BİLİNMESİ GEREKENLER: "Adım John Ford. Western filmleri yaparım..."
Westernleri araç olarak kullanan Ford, iyimserlikten hayalkırıklığına kadar yüzyılın
gelişimini beyazperdeye yansıttı. Sanatsal film yapma girişimleri çoğu zaman hüsranla
sonuçlanmış ("The Informer-Muhbir", "The Fugitive-Kaçak"), öte
yanda bazıları da gürültü patırtı ve kavgaya duyduğu sevgiyi utanç verici bulmuştur.
Ford, vahşi batıyı anlatan filmlerin dışında "Gazap Üzumleri",
"Young Mr. Lincoln", "They Were Expendable" ve "The Quiet Man-Kadın
Satılmaz" gibi başyapıtlara da imza attı. John Ford'un en belirgin özelliği dürüst
duyarlılığıydı ve sinik filmlerinde bile sevgi vardı. Favori mekanlara, kovboy aktörlere,
iyi ve kötü yönleriyle Amerika'ya ve annesiyle babasının hikayelerinden dinlediği
İrlanda'ya duyduğu sevgiydi bu. Başka hiçbir maço yönetmen insanı onun kadar iyi
ağlatamazdı.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Genç bir John Wayne'in rol aldığı,
batının lirik ve dokunaklı bir tablosunu çizen "Posta Arabası" (1939).
Batının kanlı kuruluşunu ölçülü bir biçimde beyazperdeye aktardığı revizyonist
western "Searchers/Çöl Aslanı" (1956).
HOWARD HAWKS (1896-1977)
KÖKENİ: ABD
MESLEKİ TANIMI: Tür Bukalemunu
BİLİNMESİ GEREKENLER: 40 yıllık kariyerinde, sadece dönemin ünlü oyuncularıyla
(John Wayne, Cary Grant, Marilyn Monroe, Humphrey Bogart vs.) çalışarak değil, her türe
aynı ustalıkla el atarak da Hollywood'un çok yönlü zanaatçısı olarak isim yaptı.
Gangster filmleri (Scarface/Yaralı Yüz), screwball komedileri (His Girl Friday/Cuma Kızı),
western'ler (Red River/Kızıl Nehir, Rio Bravo), müzikaller (Erkekler Sarışınları
Sever) ve sert "pulp fiction"lar (Büyük Uyku) yönetti. Hawks bu geniş
yelpazeye rağmen konular ve üslup (sıkıntı vermeyen kamera hareketleri, üst üste
binen diyaloglar) konusunda tutarlılığını korudu. 1950'lerin Fransız auteur
eleştirmenlerince tekrar keşfedilen Hawks'tan etkilenen günümüz yönetmenleri John
Carpenter ("Assault On Precinct 13", "Rio Bravo"nun şehirde geçen
bir versiyonu) ve dağınık "The Driver" filminin her karesi Hawks kokan Walter
Hill.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Cary Grant, Katharine Hepburn ve
filme ismini veren "bebek" leopar üçgeni arasında geçen, hızlı, sert,
keskin komedi "Bringing Up Baby-Tehlikeli Bebek" (1938) Hawks'ın screwball
farsına bakış açısını temsil ederken, "Melekler Kanatlı Olur" (1939) da
Hawks anlatımının bütün belirleyici öğelerini kullanır: bildiğini okuyan bir
kahraman (bir kez daha Grant), iki haşin kadın kahraman (Jean Arthur, Rita Hayworth),
naif oyunculuk ve klostrofobik bir mekan (Güney Amerika'da bir bar).
STANLEY KUBRICK (1928- )
KÖKENİ: ABD ama 1961'den beri filmlerini İngiltere'de çevirdi.
MESLEKİ TANIMI: Kontrol Manyağı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Aslen fotoğrafçı olan Amerikalı yönetmen, "Killer's
Kiss", "The Killing-Son Darbe" ve epik filmler "Zafer Yolları"
ile "Spartaküs" adını duyurdu. Daha sonra da "entellektüel korkunun
üstadı" olarak anılıyor. Bu lakabının kanıtları kabus gibi nükleer korku
komedisi "Dr. Strangelove", "2001: Bir Uzay Macerası", vahşi anarşi
ile vahşi kanunun çarpıştığı "Otomatik Portakal", absürd ve kanlı
"Barry Lyndon" ile "Full Metal Jacket" ve Stephen King uyarlaması
"The Shining"... Çoğu faşizan ortamlarda geçen ve dizginlenmeyen ilkel
şiddet üzerine kurulu hikayeler. Sık sık inzivada yaşayan adam olarak portre edilen
Kubrick'in filmlerinin konuları kişiliğinde de şekil buluyor: çalışanlarından
birine Jack Nicholson'ın "The Shining"de tekrarladığı cümleyi 200 sayfa
boyunca yazdırıyor; büyük figüran ordularını organize ediyor ve en yanlış
anlaşılan filmi olan "Otomatik Portakal"ı sinemalardan geri çekiyor.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Tartışmasız "2001: Uzay
Macerası" (1968)... Ender rastlanan, karmaşık ve kapkaranlık bir film olduğu için
"Otomatik Portakal" (1971). Bir de "Shining"...
MICHAEL POWELL
KÖKENİ: İngiltere.
MESLEKİ TANIMI: Büyüleyici Technicolor Rüyagemisi
BİLİNMESİ GEREKENLER: Powell'ın hayalgücü, orijinal ve macera ruhlu filmleri,
İngiliz filmlerinin çoğunun dar görüşlü gerçekçiliği ile tamamen çatışır.
Powell senaryo yazarı Emeric Pressburger ile efsanevi ortaklığı sırasında hemen
herkesi etkisine alan espri anlayışıyla dikkat çeken bir dizi zeka dolu film yönetti:
"A Matter Of Life And Death"de bir Kraliyet Hava Kuvvetleri pilotunun öldükten
sonra siyah-beyaz bir cennet ile muhteşem bir Technicolor dünya arasında gidip
gelişini anlattı. "The Life And Death Of Colonel Blimp" ise savaş dönemi
İngilteresinin öylesine yıkıcı bir tablosunu çizdi ki Winston Churchill filmin
gösterime girmemesi için elinden geleni ardına koymadı. Diğer Powell
başyapıtlarından bazıları "Black Narcissus" (bu film için bir stüdyoya
dev Himalaya Dağları maketi yaptırmıştı), "A Canterbury Tale" ve "The
Tales Of Hoffman". Powell'ın tarzı 1970'lerde genç Amerikalı yeteneklerce tekrar
keşfedildi. De Palma, yönetmenliği seçmesine sebep olarak "The Red Shoes-Kırmızı
Pabuçlar"ı gösterir. Coppola ise Powell'a 1981 yılında Zoetrope stüdyosunda
kadrolu yönetmen olarak iş vermişti.
MUTLAKA GÖRÜLMELİ: Dans ile filmin şaşırtıcı
dışavurumcu bir karışımı olan "Kırmızı Pabuçlar" (1948); Pressburger
olmadan yaptığı, kamerasıyla kurbanlarının ölüm anını çeken psikopat bir
katilin hikayesini anlattığı "Röntgenci Tom" (1960).
DAVID LEAN (1908-1991)
KÖKENİ: İngiltere
MESLEKİ TANIMI: Müdür
BİLİNMESİ GEREKENLER: İşe kurgucu olarak başlayan Lean, unutulmaz karakter
oyunculukları ve sancılı, çarpıcı orta Viktorya dönemi İngilteresi görüntüleriyle
dikkat çeken Charles Dickens uyarlamaları "Büyük Umutlar" ve "Oliver
Twist" ile ünlü bir yönetmen oldu. Bir dizi iyi, zahmetlice çekilmiş İngiliz
filminden sonra, ki bunlardan en iyisi "Brief Encounter"dır, Lean cangılda geçen
ikinci dünya savaşı hikayesi "Kwai Köprüsü" ve muhteşem çöl hikayesi
"Arabistanlı Lawrence" ile kendini bir epik dalgasına kaptırdı. Bu filmler,
İngiliz cinnetinin farklı biçimlerinin uzak diyarlarda ortaya çıkışı üzerine yapılmış
derin meditasyonlardı. Lean'in en büyük hatası Alec Guiness'in "A Passage To
India-A Passage to India"da bolca kahverengi boyaya bulandıktan sonra
"yerli" olarak inandırıcı bir tablo çizeceğini düşünmek oldu ama bu gafını
bir kenara bırakırsak Lean'in kalabalık sahneleri çekmekteki başarısı Richard
Attenborough'yu bile kıskandıracak boyutta.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: İngilizlerin gizli saklı
tutkularını gözler önüne seren "Brief Encounter" (1945). Tarihi başarısından
ötürü "Arabistanlı Lawrence" (1962).
SAM PECKINPAH (1925-1984)
KÖKENİ: ABD
MESLEKİ TANIMI: Ağırçekim Katliam Üstadı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Vahşi Batı'nın Vahşi Adam'ı olan Peckinpah, Amerikan
tarihinin kanun dışılar mitolojisine vahşi, karışık bir bakış açısı yaklaştı
ve türün geleneksel ahlak anlayışından kaçınarak neredeyse tek başına westerni
tekrar keşfetti: "Major Dundee", "Vahşi Belde", "Pat Garrett ve
Billy Kid". Peckinpah'ın çağdaş filmleri "The Getaway-Sonsuz Firar" ve
"Konvoy" bile kanunlara karşı gelen kahramanların tasviri açısından kovboy
filmi konusu üzerine çeşitlemeler sayılabilir. Hollywood'un en zor yönetmenlerinden
biri olarak tanınır. Stüdyoyla arasındaki anlaşmazlıklar Hollywood çarkının bir
parçasıdır. Peckinpah, "Major Dundee"nin son montajı konusunda stüdyoyla
kavga ettiği için üç yıl kara listeye alınmıştı. Yönetmen aynı zamanda sağı
solu hiç belli olmayan bir adamdı. Faso fiso sahnelerde perdeye işemesiyle nam
salmıştı. Sette dikta rejimi uygulayan Peckinpah oyuncularını ve ekibi limitlerine
kadar zorlamasına rağmen Warren Oates, James Coburn ve Kris Kristofferson'ın da
aralarında bulunduğu sadık bir oyuncu topluluğu oluşturmayı başarmıştı.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Amerikan peyzajını yücelttiği
ve Eski Batı'ya nostaljik bir atıfta bulunduğu "Ride the High Country" (1962)
ve sadece bir dönemin sonunu temsil ettiği için değil, Peckinpah'ın tarzını
oluşturan stilize şiddeti de en güzel biçimde ifade ettiği için (ağır çekimde
çatışmaya giren oyuncular John Woo'yu etkilemiştir) western filmlerini sonsuza kadar
değiştiren "Vahşi Belde" (1969).
WOODY ALLEN (1935- )
UYRUĞU: New York
MESLEKİ TANIMI: Bob Hope ile Ingmar Bergman'ın Gayrımeşru Çocuğu
BİLİNMESİ GEREKENLER: "Erken dönem, komik" filmlerden "geç dönem,
mutsuz" filmlere geçiş yaptı. Parodi ve hicivleri "Bananas",
"Sleeper" ve "Aşk ve Ölüm", herhangi bir Amerikan filminin
olabileceği kadar komikken Allen karamsar ve ciddi filmlerle (Interiors, Bir Başka
Kadın, Eylül) yarı komedi filmler (Alice, Suçlar ve Kabahatler, Bir Cinayet Sırrı)
arasında gidip gelebiliyor. Yönetmen ayrıca ardı ardına hayal gücüyle melankoliyi
harmanlayan kişisel, farklı, cüretli filmler de çekti: "Annie Hall",
"Zelig", "Broadway Danny Rose", "Hannah ve Kızkardeşleri",
"Kocalar ve Karıları" ve "Bullets Over Broadway". Dünya kamuoyu Mia
Farrow ile evlat edindikleri çocuklar ile ilgili kanıtlanamayan iddiaları bildiğinden
beri "Mighty Aphrodite" ve son filmi "Herkes Seni Seviyorum Der" gibi
daha basit komedilere yöneldi.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Şüphesiz "Annie Hall"
ve "Manhattan" (1979). Fakat herhangi bir Woody Allen filmini seyretseniz üstadın
estetik dünyasının bütün temel nüvelerini bulmanız mümkün.
FRANCIS FORD COPPOLA (1939- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Baba Kumarbaz
BİLİNMESİ GEREKENLER: "Tonight For Sure" gibi ucuz porno filmlerle yönetmenlik
kariyerine başlamış birinin "Baba" filmini yönettiğine inanmak güç. Ancak
Francis Ford'u birkaç kelimeyle tanımlamak gerekse "ne yapacağı hiç belli
olmayan adam" en uygunu olurdu. Sinemanın en büyük hayalperestlerinden (bazıları
ona deli demeyi tercih ediyor) biri olan Coppola sık sık yüksek bütçeli, hırsla çalıştığı
filmlerine ("One From The Heart-Yürekten Biri", "The Cotton Club",
"Bram Stoker's Dracula-Drakula") ters düşerek başarıyla daha küçük çaplı
filmlerin ("The Outsiders-Sokaktakiler", "Rumble Fish-Siyam
Balığı", "Gardens Of Stone-Taş Mezarlar", "Jack") altından
kalkabildiğini de kanıtlamıştır. Coppola ayrıca başka yönetmenlere film çekmeleri
için destek de olmuştur: George Lucas (American Graffiti) ve Akira Kurosawa (Kagemusha).
Kendi aile üyelerini, kamera önünde ya da arkasında filmlerinde çalıştırmak
konusundaki ısrarı ise çoğu zaman zararına olmuştur.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Coppola, Gangster efsanesi
"Baba"da (1972) birden fazla şaşırtıcı oyunculuk performansını,
karmaşık bir konuyu ve heyecanlı bir finali başarıyla idare ediyor. Atmosferi ve
etkileyici kaçamakları ile tekrar tekrar izlenecek bir film. Lojistik kabuslarına,
setleri yıkan bir tayfuna ve Martin Sheen'in geçirdiği kalp krizine rağmen tamamlanan
devasa bütçeli Vietnam Savaşı konulu "Apocalypse Now-Kıyamet" (1979),
sinema tarihine büyük harflerle geçen bir film.
SERGIO LEONE (1921-1989)
UYRUĞU: İtalya
MESLEKİ TANIMI: Spagetti Western Üstadı
BİLİNMESİ GEREKENLER: 'Dolar' üçlemesi "Bir Avuç Dolar İçin"
"Birkaç Dolar İçin" ve "İyi Kötü Çirkin", Western türüne
görsel gerçeküstücülük, pop art ikonografisi ve Clint Eastwood'u ("The Man With
No Name") kazandırdı. 'Tarih' üçlemesi "Bir Zamanlar Batı'da", "A
Fistful Of Dynamite", "Bir Zamanlar Amerika'da" karışıma siyasal bilinç,
epik yapı ve grotesk karakterizasyonlar kattı. 1950'lerin Amerikan western'lerinin
psikolojik karmaşıklığından uzaklaşan Leone, gezginci düzenbaz kahramanların ve
traşsız, canavarımsı kötü adamların mitsel hikayelerini basit ahlak dersleri
vererek panoramik ve tuhaf çöl cehennemi manzaralarında ele aldı. Leone sadece besteci
Ennio Moricone'yi keşfettiği için bile büyük bir usta olarak kabul edilebilirdi. Ama
o western'in görünümünü de değiştirdi. Bu türe, hippie usulü pançolarla, eski
püskü şapkalarla, üç günlük sakallarla ve çiğnenmiş purolarla yeni bir tarz
kazandırdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Lengingrad'ın işgalini anlatan 70
milyon dolar bütçeli bir Sovyet-İtalyan ortak yapımın hazırlıkları sırasında
(başrolde Robert De Niro olacaktı) öldü.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: İlk filmi olduğu ve Clint düzinelerce
sefil adamı hakladığı için "Bir Avuç Dolar İçin" (1964). En iyisi olduğu
için ve sansasyonel trenin istasyona giriş sahnesi için "Bir Zamanlar Batı'da"
(1968).
AKIRA KUROSAWA (1910- )
UYRUĞU: Japonya
MESLEKİ TANIMI: Sinemanın Samurayı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Kimse bir savaşı Akira Kurosawa'dan daha iyi sahneye koyamaz.
Japonya'nın en ünlü yönetmeni Kurosawa'nın en etkili filmleri, anavatanının
savaşlarla geçen feodal dönemini epik bir anlayışla ele aldığı filmlerdir. Bunlar
da onu uluslararası bir izleyici kitlesine hitap eden bir yönetmen yapıyor. Kurosawa
ayrıca Shakespeare'in Macbeth'i ("Kanlı Taht") ve Kral Lear'ı
("Ran") ve Dostoyevski'nin "Budala"sı gibi Batı Edebiyatı'nın
önemli eserlerini de uyarlamış ve açıkça Hollywood westernlerinden de etkilenmiştir.
Bu başyapıtların yağmalanması meselesi karşılıklı: "Yedi Samuray" hem
"Magnificent Seven" (ve anlamsız devam bölümleri!) hem de "Battle Beyond
The Stars" olarak tekrar ele alınmış, "Saklı Kale" "Yıldız
Savaşları"na ilham kaynağı olmuş, "Yojimbo" da "Bir Avuç Dolar
İçin" ile Bruce Willis'in başrolünde oynadığı "Last Man Standing"e
kaynak oluşturmuştu. Kurosawa'nın gezginci samurayı sık sık aktör Toshiro Mifune
tarafından canlandırılmıştır.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Bir tecavüzün ve cinayetin dört
tanığının olayı farklı biçimlerde anlatışını orijinal bir anlatım biçimiyle
beyazperdeye aktaran ilginç ve harika bir gerilim olan "Raşomon" (1950).
Kahramanlık değerlerinin, tırnak kemirten gerilimin ve ironinin harmanlandığı
"Yedi Samuray" (1954).
SERGEY EISENSTEIN (1898-1948)
UYRUĞU: Letonya ama SSCB vatandaşı
MESLEKİ TANIMI: Sovyetler'in Büyük Sinema Dehası
BİLİNMESİ GEREKENLER: Ana dili gibi Rusça, İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşan
Eisenstein, devrimi mitleştirmek için yenilikçi yöntemler kullanan devlet başyapıtlarının
emanet edildiği (Potemkin Zırhlısı, Grev, Ekim) Sovyet sinemasının resmi teorisyeni
ve düşünürüydü. Daha tarihsel konuları -"Alexander Nevsky", "Korkunç
Ivan"- Stalin'in hoşuna gitmediği için (halbuki dışarıda beğenilmişti) birçok
projesini tamamlayamadı. Montajı estetik bir değer, temel bir anlatım yöntemi olmasını
sağladı. Hayatının son dönemlerinde kendini, çoğu anlaşılması çok zor da olsa
sinema derslerinde okutulan sinema kuramı üzerine kitaplar ("Film Sense",
"Film Form", "Notes Of A Film Director", "Film Essays With A
Lecture") yazmaya adadı. Bu kitapların çoğu ölümünden sonra yayınlandı.
Rahatsız edici siyasal imalarına (Stalin rejimini övücü) rağmen Chaplin ve Griffith
gibilerin yanında sinemanın babası olarak yerini alır.
MUTLAKA GÖRÜLMELİ: Odessa Merdivenleri'ndeki katliam
sahnesi için "Potemkin Zırhlısı" (1925). Kırılan buz üzerindeki savaş
sahnesi için "Alexander Nevsky" (1938).
CHARLIE CHAPLIN (1889-1977)
UYRUĞU: İngiltere. 1913'den sonra ABD'de film çevirdi.
MESLEKİ TANIMI: Evrensel İkon
BİLİNMESİ GEREKENLER: Chaplin sessiz komedi filminde devrim yarattı. O dönemlerin
gözde anlatımı slapstick komedisine karakterizasyonu ve hümanizmi ekledi. Sinema onun
ellerinde kaba farstan olmaktan çıkıp sanat haline geldi. Chaplin 1915 yılına
gelindiğinde herkesin bildiği bir isim olmuştu: bebeklerde, oyuncaklarda ve çizgi
romanlarda ölümsüzleştirilmiş ve Douglas Fairbanks, Mary Pickford ve D.W. Griffith
ile birlikte kendi dağıtım şirketi United Artists'i kurarak stüdyo sistemine sırtını
dönmüştü. Bunun sonucunda Hollywood'un ilk milyon dolarlık kontratına imza atan
kişi o oldu. Ancak Hollywood kariyeri kötüye gittikçe filmleri de hüzünlenmeye başladı.
Önce ergenlik döneminde kızlarla evlendiği için ahlak anlayışı sorgulandı. Sonra
da 50'li yılların Hollywood'unda McCarthy'nin komünizm paranoyası yayılmaya
başlayınca Chaplin'in (hiçbir zaman Amerikan vatandaşlığına geçmememiş olması
şaşırtıcı) ABD'ye giriş izni iptal edildi. Yönetmen-oyuncu İsviçre'ye yerleşti.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Chaplin'in eşsiz mim,
duyarlılık ve slapstick yeteneğini harmanladığı "Altına Hücum" (1925).
Özellikle Charlie'nin ayakkabılarını yediği ve ekmek somunlarının dans ettiği
sahneleri unutulur gibi değil. Chaplin'in sevimli serseri karakterini bırakıp daha sert
ve hicivsel bir kariyere yöneldiği ama sonucun aynı derecede eğlenceli olduğu
"Modern Zamanlar" (1936).
FRANK CAPRA (1897-1991)
UYRUĞU: Sicilya ama özünde tam bir Hollywood yönetmeni.
MESLEKİ TANIMI: Popülist
BİLİNMESİ GEREKENLER: Sinema sektörüne, yemek ve kalacak yer karşılığında bir
film laboratuvarında stajyer olarak çalışmaya başlayarak girdi. 1930'lu yıllarda
değişmez sisteme meydan okuyan halktan insanlar ile ilgili filmler çekti: "Bay
Smith Washington'a Gidiyor", "Mr. Deeds Goes To Town", "You Can't Take
It With You". Aynı yıllarda Amerikan duyarlılığının altını çizen aşk
hikayeleri üzerine kurulu filmler de yaptı: "Bir Gecede Oldu". "Meet John
Doe", "It's A Wonderful Life" ve "State Of The Union" daha
tedirgin ve daha ikna edici filmlerdi. Bu filmleri, James Stewart ve Gary Cooper'ın
canlandırdığı dürüst, sade vatandaşların düzenbaz politikacıları alt
edemeyeceği fikri üzerine kuruluydu. Capra ayrıca savaş dönemi filmi "Why We
Fight"ı sayesinde önemli bir belgesel/propaganda yönetmeniydi de. Koca göbekli
kötü adamlarla, gerçekçi sıradan insanlar arasında kalan temiz ve ilginç
kahramanlardan oluşan bir oyuncu kadrosu tercih ederdi. "The Name Above The
Title" ismini verdiği özyaşam öyküsünde yönetmenin sanatçı olduğu teorisine
dikkat çekti.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Jimmy Stewart'ın Amerikan
demokrasisini savunma konuşması için "Bay Smith Washington'a Gidiyor". Ayrıca
bugün hâlâ Noel'de ABD'de en çok seyredilen filmlerden biri olan "It's A
Wonderful Life" (1947).
D.W. GRIFFITH (1875-1948)
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Kurucu Baba
BİLİNMESİ GEREKENLER: Sinemanın babası olarak tanınan D.W. (David Wark) Griffith,
sinema tarihinde sadece bugün en çok kullanılan teknikleri (yakın plan, erime, paralel
kurgu) uygulamış olmasıyla değil, filmlerin hikaye anlatmak için iyi araçlar
olduklarına inanmasıyla da yer edindi. Griffith bu sanatı Biograph stüdyolarında öğrendi
ve "Birth Of A Nation" ile epik formuna geçmeden önce 485 kısa film çekti.
Yönetmen ayrıca "Broken Blossoms" ve "Orphans of the Storm" gibi
daha duygusal filmlerle sinema oyunculuğunun daha sade olması gerektiğinin altını
çizerek Mary Pickford, Lillian ve Dorothy Gish gibi önemli sessiz sinema yıldızlarının
gelişmesini sağladı. Griffith'in yedinci sanata bir başka katkısı ise filmleri
sadece eğlendirici olmaktan çıkarıp sosyal (ve finansal) önemini vurgulamak oldu.
1920'lerden itibaren çektiği filmlerin sayısı azaldı ve "Abraham Lincoln"
ile "The Struggle" fiyaskoyla sonuçlandı. Yönetmen son on senesini
Hollywood'daki Knickerbocker Oteli'nde herkesten soyutlanmış olarak geçirdi.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: "Birth Of A Nation"
(1915) Amerikan iç savaşını, dikkate değer bir imgelem gücü, duygu yükü ve
derinlemesine karakterizasyonlar ile tekrar yaşattı. "Intolerance-Hoşgörüsüzlük"
(1916), insanoğlunun insanoğluna insanlık dışı davranışlarını gözler önüne
seren farklı zaman dilimlerinde geçen dört hikayesiyle daha da cesur bir film.
BILLY WILDER (1906- )
UYRUĞU: Avusturya doğumlu. 1933'den itibaren Hollywood'da çalışmaya başladı.
MESLEKİ TANIMI: Keyfe Keder Veren Adam
BİLİNMESİ GEREKENLER: Amerikan yaşamının daha ziyade keyifsiz yönlerine acı ve
alaycı bir gözle yaklaşan Billy Wilder, Hollywood'u daha yetişkin ve ciddi konularla
ilgili filmler yapmaya zorlamak konusunda önemli bir rol oynadı. Canlı ama iğneleyici
komediler (Bazıları Sıcak Sever, The Apartment) ile hisleri köreltici dramlar (Çifte
Tazminat, Ace In The Hole, Sunset Bulvarı gibi kara filmler) arasında hiç zorlanmadan
gidip gelebilen Wilder'ın edebi filmleri, Amerikan kültürünün alt yapısını
(kendini beğenmişlikten kaynaklanan başıboşluk, alkolizm, materyalizm), Hollywood
ihtişamına enjekte etti ama bunu akıllıca, nükteyle, enerjiyle ve Jack Lemmon,
Walther Matthau, Shirley MacLaine ve Marilyn Monroe gibi sevilen oyuncularla tatlı tatlı
yaptı. Wilder'ın kariyerinin 80'li yılların başından bu yana sadece onur ödülleri
almak ve sayısız TV talkshow'a çıkmakla sınırlanmış olması üzücü.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Sevgililer Günü katliamı,
elbiseli iki maço oyuncu ve Marilyn Monroe'nun en seksi hali etrafında gelişen sıkı
dokulu Hollywood komedisi "Bazıları Sıcak Sever" (1959). Bir tabloid hikayesi
çıkarabilmek için göçük altında kalan bir kurbanın kurtarılmasını geciktiren ne
yapacağını şaşırmış gazetecinin (Kirk Douglas) öyküsü üzerine kurulu iğneleyici
bir hiciv olan "Ace In The Hole/Büyük Karnaval" (1951).
JOEL COEN (1955- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Dahi Çocuk
BİLİNMESİ GEREKENLER: Coen kardeşler film çekerken herşeyi beraber yaptıkları için
jenerikte yer alan "Bir ... Filmi" tanımlaması aslında biraz keyfi kaçıyor
(aynı şey "Barton Fink" ve "Fargo" filmlerini beraber kurgulayarak
jeneriğe kurgu sorumlusu olarak Roderick Jaynes takma ismini uygun görmeleri için de
söylenebilir). Buna rağmen son dönem yönetmenler arasında istikrarlı olarak etkili
filmler yapmak konusunda rakip tanımayan Joel Coen yönetmenliği daha sofistike düzlemlere
getirdi. "The Evil Dead"de Sam Raimi'nin kurgucu asistanı olarak çalışan
Coen, "uçan" kaydırmalar, aşırı gerçek duyarlılık ve kara komik
dokunuşlar gibi üslup konusundaki hünerini eski işverenine borçlu ama, ister delişmen
komediler ("Raising Arizona") ister gangster hikayeleri olsun ("Miller's
Crossing") türleri daha daha olgun ve zekice ele alarak bu özellikleri desteklemiştir.
Ayrıca "The Hudsucker Proxy"de daha önceki filmlerde açıkça anlaşılmayan
düz komedi yapma konusundaki yeteneğini de ortaya koydu.
MUTLAKA GÖRÜLMELİ: Kara film "Blood Simple"
(1984), Coen'lerin türleri birbirine karıştırma konusundaki yaklaşımına örnek teşkil
ediyor. Bunun yanısıra konuda önceden tahmin edilmesi güç sapmalar, çok iyi
oyunculuklar ve birkaç muhteşem film anı için kaçırılmamalı. "Fargo"
(1996), Coen'lerin en belirleyici özelliklerinden biri olan dehşet verici konularla
komiği harmanlama işine bir de filmleri için alışılmışın dışında olan bir
duygusal varlık, Frances McDormand'ın canlandırdığı hamile şerif Marge Guderson'ı
kattı.
DAVID LYNCH (1946- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Her Şeyiyle Amerikalı Garip Adam
BİLİNMESİ GEREKENLER: David Lynch Amerikan filmleri arasında bir nazarlık, bir
avangard; mainstream zevkleri "tatmin etmek" için zaman zaman sınırı tuhaf
biçimlerde aşan bir olağandışı. Alışılagelmiş türlerden -bilim kurgu (Dune),
yol filmleri (Wild At Heart) ve televizyon soap opera'ları (İkiz Tepeler)- yola çıkan
Lynch, bunları seks, şiddet ve tam anlamıyla hasta bir espri anlayışı ile ters yüz
eder. Bu işteki işbirlikçileri ise düzenli olarak Laura Dern, Isabella Rossellini ve
Kyle MacLachlan olur. Yönetmen "Fil Adam" ile Viktoryen bir kostüm filmine
kalkıştı ve bu işin altından da başarıyla kalkmasını bildi. Lynch film yönetmenliğinin
dışında da tam bir rönesans adamı olduğunu kanıtlayarak sanat sergileriyle,
fotoğraf kitaplarıyla, Chris Isaac video klipleriyle ve Clavin Klein'ın Obsession
reklamlarıyla uğraşıyor.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: İzleyen herkesin, gördüğü en
korkunç kabus olduğu konusunda hemfikir olduğu yönetmenin ilk filmi
"Eraserhead" (1976) rahatsız edici soyut imgeleri (adet gören kümes hayvanları,
feryat eden bir cenin) yine rahatsız edici ve abartılı ses efektleriyle
desteklenmişti. "Blue Velvet-Mavi Kadife" (1986), Lynch'in, sapkın imgelemini
iyi niyetli gibi görünen bir konuya da uygulayabileceğini gösterdi.
JOHN HUSTON (1906-1987)
UYRUĞU: ABD ama 1952'den sonra uluslararası bir yönetmen.
MESLEKİ TANIMI: Toplum Dışı Hanedan
BİLİNMESİ GEREKENLER: Aktör Walter Huston'ın oğlu, aktris Anjelica Huston'ın
babası. Huston'ın en iyi filmleri -"Malta Şahini", Treasure Of The Sierra
Madre, The Asphalt Jungle, Afrika Kraliçesi, The Man Who Would Be King, Boksörün
Dünyası, Wise Blood, Ölüler- fazla bilinmeyen edebi eserlerin, özlerine sadık
kalınarak yapılmış uyarlamaları da olsa, tutkuları daha iyisini yapabilme
yeteneğini de ortaya çıkarmıştır (Moby Dick, Peygamberler Tarihi). Öte yanda iyi
film yaptığı kadar kötü film de yapmıştır: "Reflections In A Golden
Eye", "The Mackintosh Man", "Phobia", "Zafere Kaçış",
"Annie". Birçok insan ona istikrarlı başarılı bir yönetmenden ziyade
yazarlık ("Dr. Ehrlich's Magic Bullet" ve "Sergeant York" filmlerinin
senaryosunu yazanlardan biri olarak Oscar'a aday gösterilmişti) ve yapımcılık
vasıflarını uygun görecektir. Ayrıca oyunculuk yeteneği de görmezlikten
gelinmemelidir ("The Cardinal" ve "Chinatown"). Huston'ın yönetmenlik
kariyeri "Prizzi'lerin Onuru" ve çektikten kısa bir süre sonra öldüğü
"Ölüler" filmleriyle yükselişe geçti.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Bogart için, madalyalara ihtiyacı
olmayan haydut için, yönetmenin babası Walter için ve altının değersizliğine gülmek
için "Altın Hazineleri" (1947). Gelmiş geçmiş en iyi son film olduğu için
"Ölüler" (1988).
FEDERICO FELLINI (1920-1993)
UYRUĞU: İtalya
MESLEKİ TANIMI: Rüya Yaratıcısı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Yönetmenliğe sokak düzeyindeki yeni gerçekçilik (Sonsuz
Sokaklar, Kalpazanlar Çetesi, Beyaz Şeyh) ile başlamış olmasına rağmen fanteziye
eğilimi vardı. Küçük bir çocukken evden kaçtı ve gezginci bir sirke katıldı (ama
birkaç gün sonra ailesine geri postalandı). Sirk imgesi "La Dolce Vita",
"8 1/2" ve "Amarcord" gibi eserlerinde kullandığı başlıca
motiflerden biri oldu.
Filmlerinde atmosferi yaratmak uğruna konuyu hor görür
(Satyricon, Roma, Casanova, Ginger ve Fred). Fellini'nin en sevdiği imgeler: palyaçolar,
iri yarı kadınlar, spagetti tabakları. En çok birlikte çalıştığı insanlar: çok
yakın dostu olan aktör Marcello Mastroianni, besteci Nino Rota. 1992 yapımı
"Ayın Sesi" en iyi filmleri arasında sayılmasa da bütün konularının ve
tutkularının bir özetiydi.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Giulietta Masina'nın (Bayan F.) sürekli
olarak kalbi kırılan havai fahişeyi canlandırdığı yeni gerçekçi filmlerin en
duygusalı olan "Cabiria'nın Geceleri" (1957). Bir dönemi ve bir kenti (Roma)
mükemmel bir biçimde özetlediği ve Mastroianni'nin güneş gözlüklerinin ardındaki
harap olmuş güzelliğini izlemek için "La Dolce Vita" (1960).
SPIKE LEE (1956- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Siyah Öfke
BİLİNMESİ GEREKENLER: Kışkırtmak konusunda becerikli olan Lee filmleri, özellikle
de "Do The Right Thing", "Jungle Fever" ve biyografik "Malcolm
X", Afrika kökenli Amerikalıların hayatındaki gerçekleri, gazete başlıklarından
alıp enerji ve yaratıcılığıyla harmanladığı hikayelerle belgeliyor. Lee'nin
sadece bir sinemacı olduğunu söylemek haksızlık olur çünkü 42 yaşındaki siyahi yönetmen
kendini Siyah Amerika'nın sözcüsü olarak ilan etmiş durumda. Lee, 1964'deki
Mississippi olaylarından O.J. Simpson davasına kadar halkını ilgilendiren her konu
hakkında düşüncelerini haykırmaktan geri kalmıyor. Kendi filmlerinde oynuyor ve
arada sırada video klip ya da reklam filmi çekmekten kaçınmıyor. Lee'nin sinema
tarihine en büyük katkısı, herhangi bir filminden ziyade, John Singleton, Mari Van
Peebles ve The Hughes Brothers gibi siyahi yeteneklerin kendilerini kanıtlamasına olanak
tanımış olmasıdır. Son filmi "Get On The Bus" Lee'nin Afrika kökenli
Amerikan toplumunun deneyimlerinin kalbine (güzel olmayan tarafları saklamadan) ulaşmak
konusundaki hünerisini gösteren hoşsohbet bir çalışma. Film Lee'nin son birkaç başarısızlığından
sonra eleştirmenleri heyecanlandırmasına rağmen yine de gişelerde fazla başarılı
olamadı.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Sadece 13 günde çok düşük bir
bütçeyle çekilen Lee'nin canlı ve funky ilk filmi "She's Gotta Have It"
(1986) çok düşük bir bütçeyle de iyi film çekilebileceğinin en güzel
örneklerinden biri. Sıcak bir yaz gününde siyahlarla beyazlar arasında bir isyana yol
açacak olayları, sevecenlik ve kızgınlığı etkili bir dengeyle beyazperdeye
yansıtan "Do The Right Thing" (1989).
JAMES CAMERON (1954- )
UYRUĞU: Kanada ama Amerikalı bir yönetmen.
MESLEKİ TANIMI: Özel Efekt Üstadı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Film çekmeye "Piranha 2" ile başlayan Corman mezunu
Cameron, "Terminatör" ve "Aliens-Yaratık 2" ile büyük bir çıkış
yaptı. Aksiyon filmleri her zaman parlak fikirlerle doludur ve gerilimin arasında birçok
karaktere de yer verir. Sinematik hoşgörüye eğilimi yenilikçi özel efektlere ve
yönetmen montajlı tekrar gösterimlere cesaret veriyor ama çoğu zaman bütçeyi aştığı
için -"Titanic" hariç- fazla kâr edemiyor. Oyuncularının durumunu hiç düşünmemesiyle
nam salmıştır. Cameron, George Lucas'ın yanısıra modern filmlerde özel efektlerin
kullanımı konusunda devrim yarattı. Hırslı yönetmen bugün hemen hemen her filmde
kullanılan "morph" tekniğini sıkça kullanırdı (özellikle "The
Abyss"deki sulu "yüz" ve "T2"deki cyborg efektleri. Ticari
sinemaya 80'li yılların ortasından beri hakim olan yüksek bütçeli aksiyon (ya da
"makine") filmleri modası ona maledilebilir.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Arnold Schwarzenegger'ın
durdurulamaz kötü cyborg karakteriyle hayatının rolünü canlandırdığı düşük
bütçeli aksiyon gerilim filmi "Terminatör" (1984). Arnie'nin bu kez
durdurulamaz iyi cyborg olarak kamera karşısına geçtiği yüksek bütçeli özel efekt
harikası devam filmi "Terminator 2: Judgement Day (1991).
ROMAN POLANSKI (1933- )
UYRUĞU: Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak Paris'te doğdu. Dünyanın her yerinde
çalışıyor.
MESLEKİ TANIMI: Kirli Eski Yetenek
BİLİNMESİ GEREKENLER: Polanski'nin filmleri genelde yabancılaşma, soyutlanma ve
aldatma üzerine kuruludur ve hepsi absürd bir dünya görüşü ile bezenmiştir. Örnek
olarak "Cul De Sac-Çıkmaz" (gözlerden uzak bir otelde geçen tuhaf olaylar)
ve "Rosemary'nin Bebeği" (jinekolojik korku hikayesi) verilebilir. Polanski'nin
fırtınalı özel hayatı göz önünde bulundurulacak olursa karanlık konulara merak
duyması pek şaşırtıcı gelmiyor. Yönetmenin annesi toplama kampında ölmüş, genç
Roman sadist Nazi'lerce hedef tahtası olarak kullanılmış, hamile karısı Sharon Tate
ve üç arkadaşı 1969'da Charles Manson kültünün üyelerince öldürülmüş ve
Polanski 1979'da Jack Nicholson'ın evinde 13 yaşındaki bir kızla cinsel ilişkiye
girdiği iddiasıyla tutuklanmıştı. Yönetmen yasal işlemler başlatılmadan Fransa'ya
kaçmış, sürgündeki Polanski'nin filmleri daha hafif bir ton almıştı: Thomas Hardy
uyarlaması "Tess" (1980), eğlenceli komedi "Korsanlar" (1986) ve
Harrison Ford'lu gerilim "Frantic-Çılgın" (1989).
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Paranoyak katil Catherine Deneuve'ün
60'lı yılların Londra'sında aklını iyice kaçırdığı bir psikolojik korku filmi
olan "Tiksinti" (1965). 1930'lu yılların Los Angeles'ında geçen ve
Polanski'nin Hollywood formatında çalışıp yine de kendi imzasını belli
edebileceğini kanıtladığı, hırs ve çürümüşlük üzerine kurulu olan
"Chinatown-Çin Mahallesi" (1974).
BUSTER KEATON (1895-1977)
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Kıçüstü Düşme Prensi
BİLİNMESİ GEREKENLER: Sihirbaz Houdini'nin "Buster" lakabını taktığı
Vodvil kökenli Keaton, sinema sektörüne Fatty Arbuckle'ın filmlerinde küçük roller
alarak girdi ve kısa sürede kendi filmlerini yönetmek üzere kamera arkasına geçti.
Keaton'ın dehası olağandışı fiziksel başarıları ve yenilikçi görsel gag'leri
sersemletici bir hızla geliştirebilme yeteneğinden kaynaklanıyordu. Filmlerinin
yapımını kendi üstleniyor, ilkel özel efektler ve ölüme meydan okuyan sahnelerle
sinemanın olanaklarını keşfetmekten zevk alıyordu. Sesli filme geçiş birçok sessiz
film yıldızı gibi Keaton'ın kariyerine de sekte vurdu. Buna rağmen 50'li yıllarda
Wilder'ın "Sunset Bulvarı" ve Chaplin'in "Limelight-Sahne
Işıkları" filmlerindeki oyunculuğuyla müthiş komedi yeteneği sayesinde tekrar
ilgi uyandırmayı başardı. Johnny Depp "Benny ve Joon" filmindeki ahmak alim
rolüyle ona (ve Chaplin'e) şapka çıkardı.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Keaton'ın kendini beyazperdedeki
dedektif hikayesinin içinde bulan bir makinisti canlandırdığı ve daha sonra
"Kahire'nin Mor Gülü" ve "The Last Action Hero" filmlerinde tekrar
gündeme gelen film içinde film kavramını icat eden "Sherlock Junior" (1924).
Çarpıcı kamera hareketleriyle ayrıntılı dönem ayrıntılarını ve bir savaşı günümüzün
birçok "ciddi" epiğinden daha iyi harmanlayan ve Keaton'ın gag'lerini
yumuşak geçişlerle bir iç savaş romansına yediren "The General" (1926).
PRESTON STURGES (1898-1959)
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Komedi Kralı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Preston Sturges, 1940 ile 1945 yılları arasında
yaratıcılığın sınırlarını zorlayarak Hollywood'un en parlak screwball hiciv
ustası olarak isim yaptı. Akıllıca kurgulanmış sofistike senaryoların yazarı
olarak nam salan Sturges, yönetmenliğini yapması şartıyla "The Great
McGinty"nin senaryosunu 10 $'a satarak senaryo yazarlığından yönetmenliğe geçişin
yolunu açtı. Sturges'ın yönetmen olarak verimli çalışmaları, Amerikan toplumunun
dayanaklarını (aile, büyük işler, vatanseverlik, annelik) sert bir dille ele alır.
Hepsi de ardı ardına patlatılan esprileri, eğlenceli karakterleri (tipik talihsiz
milyonerler, ayartıcı altın arayıcıları ve boşa kürek çeken mucitler) ve
yenilikçi hikaye kurgusuyla dikkat çeker. Sturges'ın şansı ilerleyen yıllarda
azalır, yönetmen çektiği filmlerin başarısız olmasıyla Fransa'ya yerleşir. Daha
sonra ABD'ye dönmesine rağmen eski günleri canlandırmayı başaramayan Sturges New
York'ta bir otelde beş parasız ölür.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Sturges'in güçlü kuvvetli
oyuncusu Joel McCrea'nın "gerçek hayat"ı tanımak için yola koyulan bir
yönetmeni canlandırdığı sosyal dram ile romantik güldürü karışımı
"Sullivan's Travels" (1941). Hollywood humorunun altın çağını mükemmel bir
biçimde temsil eden, hızlı canlı ve yaşama sevinciyle kotarılmış "The Palm
Beach Story" (1942).
QUENTIN TARANTINO (1963- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Film Hastası Süperstar
BİLİNMESİ GEREKENLER: Eski video dükkanı katibi sevdiği filmlerdeki öğeleri
diyalog yüklü, yıldız oyunculu yeni bir türde biraraya getirerek 90'lı yılların müstesna
sinema siması haline geldi. Silahlı cool erkekler -siyah takım elbiseli olmaları
tercih sebebi- en sevdiği imge. Pop kültürü gereksizlikleri ya da günlük alışkanlıklar
üzerine serbest konuşmalar bir başka favorisi. Tarantino bütün senaryolarını kendi
yönetmiyor. Bu işi arada sırada Tony Scott (True Romance), Oliver Stone (Katil
Doğanlar) ve Robert Rodriguez (Günbatımından Şafağa) gibi başka yönetmenlere de bırakıyor
ama malzemesinin görsel hareketliliğinin diyaloglarını gölgelemediğinde durumlarda
daha etkili olduğunun da farkında. Kendi filmlerinin bu kadar başarılı olmasının
sebebi de bu ("Ucuz Roman" bir şapka dolusu Oscar'a aday oldu). Tarantino
karakterlere film sırasında göndermeler yaparak filmler arasında esprili bir
devamlılık sağlamaktan zevk alıyor. Ayrıca nasıl oyuncu seçeceğini de çok iyi
biliyor. "Ucuz Roman"dan önce kimse artık Travolta'yı hatırlamıyordu. Oysa
oyuncu şu anda eskisinden de popüler. Öte yanda Tarantino'nun da zayıf bir noktası
var. O da oyuncu olma saplantısı. Şu sıralar merakla "Jackie Brown"ı
bekliyoruz.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Keskin diyalogları, cool takım
elbiseleri ve sayısız atıfı için "Rezervuar Köpekleri" (1992), Altın
Palmiye ödüllü "Pulp Fiction" (1995) ve "Jackie Brown" (1998).
Zaten henüz başka filmi yok.
ROBERT ALTMAN (1925- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Başıboş Toplumdışı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Televizyon dizisi "Bonanza" ve "Alfred Hitchock
Presents" bölümlerini de kapsayan televizyondaki stajyerlik döneminden sonra 45 yaşında,
diyalogları üst üste bindirme ve doğaçlama tekniklerini geliştirdiği
"MASH" filmiyle aranan Amerikalı yönetmenler arasına girdi. Beyaz keçi
sakallı yönetmen, "Nashville", "Buffalo Bill" ve "Short
Cuts-Sosyeteden İnsan Manzaraları" gibi filmlerinde eşsiz repertuvarını
kullandı. Hepsi ünlü oyuncularca canlandırılan birçok karakter (1978 yapımı güldürüsü
"A Wedding-Bir Düğün" 48 baş karakter ile övünüyordu), panoramik
hikayeler ve mizah... Bütün bunları Amerikan kültürünün durumunu hicvetmek için
biraraya getirirdi. Altman sinema açısından özellikle verimsiz geçen 80'li yıllarda
birkaç kötü film yaptı. Sözgelimi Robin Williams'ın rol aldığı "Temel
Reis" (ki bu film aslında 90'lı yılların özel efekt teknolojisi olsaydı daha
iyi olabilirdi) ve "Short Cuts"ın başarısından sonra ses getirmeyi
başaramayan "Pret-a-Porter-Hazır Giyim". Yönetmen buna rağmen kendi bildiği
yolda film yapmaya devam ediyor.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: 24 karakteri seyrek dokulu bir
mozaik olarak biraraya getiren, politika ve country müziği üzerine gezintisi
"Nashville" (1975). Altman'ın nefret etmeye bayıldığı Hollywood işleyişi
üzerine eğlenceli iğneleyici filmi "The Player-Oyuncu" (1992).
MICHAEL MANN (1943- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Suç Savaşçısı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Michael Mann, üçlemesi "Thief", "Manhunter"
ve "Heat" ile suç türünü hip, neon ışığı yansımalı görüntülerle,
keskin kurguyla ve adrenalin yükseltici müziklerle modernize etti. London International
Film School mezunu olan Mann işe "Starsky and Hutch" ve "Miami Vice"
gibi polisiye dizileri ile başladı. Özellikle "Miami Vice"ın ustalıkla
kotarılmış aksiyon sahneleri, hareketli müzikleri ve 80'li yılların giysileriyle
ortada dolaşan dedektifleri ile en iyi filmlerine zemin hazırlamış oldu. İlk sinema
deneyimi olan "Thief" ile daha sonra imzasını belirleyecek olan ortamı
yarattı: hayatta kalmaya çalışan kahramanlar, yağmurlu caddeler, görsel parlaklık.
Mann çoğu zaman mimarinin büyük yönetmenlerinden biri olarak tanımlanır ve örnek
olarak Manhunter'ın son sekanslarından biri (New York'taki Guggenheim Müzesi'nde
geçer) ve Nazi kabusu filmi "The Keep"teki tuhaf setleri gösterilir. Polisiye
türünün dışındaki filmlerinden biri Daniel Day Lewis'li epik "Son
Mohikan"dır.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Dünyayı ilk defa Hopkins
Hannibal Lecter öncesi soğuk ve klinik bir gerilim ile tanıştıran
"Manhunter" (1986). Los Angeles'ta geçen ve DeNiro ile Pacino arasındaki
psikolojik bir kedi-fare oyununa dayanan, Mann'ın fikirleriyle ilgi alanlarının yüksek
voltajlı bir özeti olan "Heat" (1996).
FRANCOIS TRUFFAUT (1932-1984)
UYRUĞU: Paris
MESLEKİ TANIMI: Yeni Dalga Otobiyografikçi
BİLİNMESİ GEREKENLER: Truffaut, sinema eleştirmeni olarak çalıştıktan (Fransız
dergisi Cahier du Cinema) ve Godard'ın "Serseri Aşıklar" filminin senaryosuna
ortak olduktan sonra, bakış açınıza göre, ya olgun bir yönetmene dönüşecek olan
Fransız Yeni Dalgasının ilk temsilcisi ya da burjuva zevklerine hitap eden ilk yönetmen
oldu. Hitchcock'un büyük bir hayranı olan (ustaya "Siyah Gelinlik" ile
atıfta bulunmuş, biyografisini kaleme almıştı) ve arada sırada kamera karşısına
da geçen (Spielberg onu "Üçüncü Türle Yakın İlişkiler"de küçük ama
önemli bir rol alması için ikna etmişti) Truffaut'nun başyapıtları bir dizi filmden
oluşuyor. Kendi yaşamının bir versiyonu olan ve Jean Pierre Leaud'nun Truffaut'nun alt
benliği Antoine Doinel'i canlandırdığı "400 Darbe", "20 Yaşında
Aşk", "Çalınmış Buseler", "Aile Yuvası" ve "Kaçan Aşk".
Truffaut'nun İngiliz dilindeki tek filmi, Mel Gibson'ın tekrar filme almayı düşündüğü
bilimkurgu "Fahrenheit 451-Değişen Dünyanın İnsanları"ydı.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Bugüne kadar yapılmış en iyi
"yönetmenin çocukluk hali" filmi olan "400 Darbe" (1959). Bugüne
kadar yapılmış en iyi "bir film yapmanın aslında nasıl bir şey olduğu"
filmi olan "La Nuit Americaine/Güneşte Gece" (1973).
INGMAR BERGMAN (1918- )
UYRUĞU: İsveç
MESLEKİ TANIMI: Kasvetli Dahi
BİLİNMESİ GEREKENLER: Bergman kasvetli ve esrarlı filmleriyle tanınmasına rağmen (Çığlıklar
ve Fısıltılar, Utanç, Kuklaların Yaşamından Sahneler) arzulu melankoli (Bir Yaz
Gecesi Tebessümleri), gotik fantezi (Kaynak, Kurdun Saati, Yüz), yoğun karakter
incelemeleri (Yaban Çilekleri) ve mütevazı aşk hikayeleri (Monika ile Geçen Yaz) gibi
konularla da ilgilenmiştir. Cinsellik ve şiddet konularındaki içtenliği ile olduğu
kadar hiçbir zaman şüphe duyulmamış sanatçılık vasfıyla da başarılı olan
Bergman 60'lı yılları genelde Liv Ullmann ile Max Von Sydow'un rol aldıkları bir dizi
oda filmiyle (Utanç, Bir Tutku, Sessizlik) sanatını rafineleştirmekle geçirdikten
sonra bir süre sürgün hayatı yaşadı (Yılanın Yumurtası) ve epik otobiyografik
filmi "Fanny And Alexander"ı yaptı. Oda filmlerinde her zaman duyguları açığa
vurduklarına inandığı el ve yüz ayrıntıları üzerinde durdu ve otobiyografisinde,
her zaman annesinin yüzünü canlandırmaya çalıştığını ileri sürdü. "The
Best Intentions"ın otobiyografik senaryosunu, yazıp çekmesi için yönetmen Bille
August'a verdikten sonra 1992'de kendini emekliye ayırdı.
GÖLÜLMESİ GEREKENLER: Ölüm'ün Max Von Sydow ile
satranç oynadığı "Yedinci Mühür" (1957). Liv Ullman ile Bibi Andersson'un
hem görsel hem de psikolojik olarak kişilik değiştirdikleri "Persona"
(1966).
GEORGE LUCAS (1944- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Eski Formunu Bulan Çocuk (Zeki Çocuk)
BİLİNMESİ GEREKENLER: Yönetmen olarak sadece üç filme imza atmış olan ("THX
1138", "American Graffiti" ve "Star Wars-Yıldız Savaşları") dünyanın
en başarılı sinema okulu öğrencisi Lucas, belki de filmlerin kendinden ziyade modern
dönem film çekme metodları üzerindeki etkisiyle adını duyurdu. Teknoloji alanları,
pazarlama stratejileri ve 10 santimetre boyundaki plastik oyuncaklar onun gişe rekorları
kıran filmleri sayesinde devrim yaptı. Sette sessiz sedasız olmasıyla bilinen
Lucas'ın yönetmen olarak başarısının sırrı, yapım öncesi hazırlıklara (Lucas,
Spielberg ve De Palma ile birlikte uzun zaman önce unutulmuş olan storyboard geleneğini
tekrar gündeme getirdi) ve postprodüksiyona (sadece özel efektlerle değil, hareketli
kurgu ve zengin ses tasarımı ile) verdiği önem. Yapımcılığını üstlendiği
Indiana Jones filminin ikinci ünite çekimlerinde eğlence olsun diye kameranın
arkasına geçen Lucas (maymunun Nazi selamı verdiği planı o çekmişti),
"Yıldız Savaşları" efsanesini devam ettirmek için 20 yıllık bir aradan
sonra tekrar yönetmen koltuğuna oturuyor.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Lucas'ın araba meraklısı
olduğu gençlik yıllarına ayna tutan ve daha sonraki gençlikten yetişkinliğe geçiş
filmlerinin kurallarını belirleyen "American Graffiti" (1973). Lucas'ın
sinema tarihi ile türlerin usta işi bir özeti olan, keskin hatlarla belirlenmiş
karakterler ve zorlayıcı hikaye anlatma biçimini dozunda çizgi roman malzemesi ve
mitsel erdemlerle harmanlayan başyapıtı "Yıldız Savaşları" (1977).
WERNER HERZOG (1942- )
UYRUĞU: Almanya
MESLEKİ TANIMI: Tanrı'nın Delisi
BİLİNMESİ GEREKENLER: Bavyera'da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen
Herzog, 14 yaşında sinemaya tutulur ve ilk filmini (Herkül) Münih'te üniversite öğrencisiyken
çalıntı bir kamera ile çeker. Yunanistan'da çektiği ilk uzun metrajlı filmi (Signs
of Life) yabancı bir ortamın insan üzerindeki etkilerini keşfetti; bir keresinde bütün
oyuncu kadrosunu hipnotize etti (Hearts Of Glass); zihinsel özürlü bir insanı yıldız
yaptı ("The Enigma Of Kaspar Hauser"daki Bruno S.); hepsi cüceden oluşan bir
oyuncu kadrosuyla bir film çekti (Even Dwarfs Started Small); onu sık sık öldürmekle
tehdit eden Klaus Kinski ile çalıştı ve NASA için filmler yaptı. Cangıllara
("Aguirre, Wrath Of God", "Fitzcarraldo", "Cobra Verde") ve
gotiğe ("Nosferatu") özel bir ilgisi vardır ama kısa bir süre önce sinema
filmlerinden mini belgesellere (Echoes From A Somber Empire) geçiş yaptı. Rainer Werner
Fassbinder ve Wim Wenders ile birlikte Alman Yeni Dalga'sının temsilcilerinden biri
olarak nitelendirilen Herzog, Fassbinder'i geçti ve Wenders'ten daha az hoş olan bir
imgelem yaratmaya çalıştı. Yaratıcı delilik konusunda kimse Herzog'un eline su dökemez.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Maymunların Güney Amerika'da bir
nehirde Klaus Kinski'nin üzerine çullandıkları "Aguirre, Tanrının Gazabı"
(1972). Herzog'un aslında yönetmediği ama onu anlamamızı sağlayacak olan Les
Banks'in belgesel filmi "Burden Of Dreams" (1982).
FRITZ LANG (1890-1976)
UYRUĞU: Avusturya'da doğdu, Almanya'da çalıştı, 1935'de Hollywood'a taşındı.
MESLEKİ TANIMI: Herr Kasvet
BİLİNMESİ GEREKENLER: Alman sinemasının öncüsü, iç karartıcı suç, intikam,
siyasi baskı ve şehir yabancılaşması alegorileri yönetti. Lang'ın güçlü resmetme
yeteneği, şaşırtıcı prodüksiyon tasarımı ve dramatik ışıklandırmaları,
"Destiny" ve Lang'ın ilk New York ziyaretinden esinlenerek çektiği, Brigitte
Helm'in dişi bir robotu canlandırdığı fütüristik epik "Metropolis" gibi
klasiklerinin yoğunluğunu artırdı. Alman sinema endüstrisindeki yeri o kadar sağlamdı
ki onun yarı Musevi olduğundan habersiz olan Göbbels, Nazi partisi için filmler
çekmesi için onu davet etti. Lang ABD'ye kaçtı. Anavatanındaki yönetimden öylesine
iğreniyordu ki bir tek kelime bile Almanca konuşmayı reddetti. Hollywood'da verimi düştü
ve ancak 50'li yıllarda "Rancho Notorious", "The Big Heat" ve
"Şehir Uyurken" filmleriyle eski formuna kavuştu.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Düsseldorf'ta bir çocuk
katilinin aranmasını konu edinen ve baştan sona heyecen, tehdit ve korku yüklü
"seri cinayeter işleyen katili ara" filmlerinin öncüsü olan ve aynı zamanda
patlak gözlü Peter Lorre'yi de dünya sinema izleyicisiyle tanıştıran, gerçek bir
hikayeye dayanan Lang'ın ilk sesli filmi "M" (1931). Lang'ın sinik bakış açısını
mainstream Hollywood'a getiren, kişisel intikam üzerine kurulu gergin suç melodramı
"Ölüm Korkusu" (1953).
DAVID CRONENBERG (1943- )
UYRUĞU: Kanada
MESLEKİ TANIMI: İnsan Bedenindeki Hasarın Ustası
BİLİNMESİ GEREKENLER: Cinsel İlişki İle İlgili Korku Filmleri Kralı ("Bu
kısıtlı bir alan ama en azından kralı benim.") ve açık hava sineması filmleri
(Shivers, Rabid, Scanners) çeken bütün yönetmenlerin en entellektüeli olan
Cronenberg, şu sıralar normal filmler yapan en uç noktadaki sanatçı. Ya korku (The
Brood), bilimkurgu (Sinek), klinik vaka incelemesi (Ölü İkizler) ya da edebi uyarlama
("The Naked Lunch" ve "Crash") olarak tanımlanan ama aslında kolay
kolay tanımlanamayacak filmler yapmıştır. Tahammül gerektiren merakları, insanlar
arasındaki belirsiz ilişkiler ve fiziksel varlıklarının yapışkanımsı yönleri,
hastalık ile mutasyonun bedeni aldatabilme özelliği, korku sinemasında ("body
horror" olarak bilinir) bir hareketlenmeye yol açtı. Bu da John Carpenter gibi yönetmenleri
"The Thing" gibi filmler yapmaya yönlendirdi. Cronenberg'in filmleri hemen
hemen her zaman şok edicidir. Bir bütün olarak bakıldığında da onun gerçek bir
sanatçı olduğunu anlamak zor değildir. Ayrıca modern korku türünün de eleştirel
saygınlık ölçüsü kazanmasına yardımcı olmuştur.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: En kişisel filmi olan ve medya,
seks ve şiddetin gerçekten de zihinlerimizi (ve etimizi) doğru yoldan saptırabileceği
ihtimali üzerine bir keşif olan "Videodrome" (1982). "Ölü
İkizler"i de kafanızın rahat olduğu bir vakitte seyredebilirsiniz.
SATYAJIT RAY (1921-1992)
UYRUĞU: Hindistan
MESLEKİ TANIMI: Bollywood'tan Daha İyi
BİLİNMESİ GEREKENLER: Hindistan'ın uluslararası platformda en etkili yönetmeni olan
Ray'in filmleri Hint sinemasına hakim olan şarkılı danslı melodramlardan ayrılan
yavaş ritmli bir gerçekçilik sergilerdi. Gerçekçiliği yakalamak konusundaki
kararlılığı, karakterlerin yaşamlarındaki 100 dakikayı gerçek zaman diliminde ayrıntılı
bir biçimde anlatan "Kanchenjungha"da iyice ortaya çıkar. Ray bu filmde
karakterlerin ilişkilerini ve iç dünyalarını incelemek için hiçbir ayrıntıyı
atlamamıştır. Yönetmen daha sonraki filmlerinde siyaset içerikli konulara yönelmiş
ve sakin tarzını bir kenara bırakıp sıçramaları ve flashback'leri daha sert bir biçimde
kullanmıştır. Hemen hemen bütün filmleri Bengal'de çekilen Ray'in 1977 yapımı
"Satranç Oyuncuları" hem İngilizce hem Hintçe olarak gösterime giren ilk
filmiydi. Ray'in verimi 80'li yıllarda geçirdiği birkaç kalp krizi yüzünden düştü.
Bu rahatsızlıklarından birinde "Dünya ve Ev" filminin yönetimini oğlu
Sandip'e devretmek zorunda kaldı. Ray o güne kadar sadece kendi senaryolarının hepsini
yazmakla kalmamış müziklerini de yapmıştı. Yönetmen ölene kadar film yapmaya devam
etti ve ölümünden sonra 1992'de Oscar kazandı.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Genç Apu'nun çocukluğundan
evliliğine ve daha sonrasına kadarki hayatını izleyen, insani duyguları ve lirik güzelliği
ile dikkat çeken Apu üçlemesi "Pather Panchali-Yol Türküsü" (1955),
"Aparajito" (1956) ve "Apu'nun Dünyası" (1959).
RIDLEY SCOTT (1937- )
UYRUĞU: İngiltere ama bir Hollywood yönetmeni olduğuna hiç şüphe yok.
MESLEKİ TANIMI: Görsel Usta
BİLİNMESİ GEREKENLER: Prodüksiyon tasarımı konusundaki dahiyane fikirlerini (ilk
işi 1960'larda BBC'de set tasarımcılığıydı) ve görsel efektlerini ticari kaygılı
tür senaryolarında ve TV reklamlarında kullanmaya fazlasıyla hevesli gerçek bir
hayalperest. Tarih (Harvey Keitel'li "The Duellists" ve dağınık epik
"1492: Conquest Of Paradise"), fantezi (Legend), egzotik yabancı ülkeler
(Black Rain), gelecek (Blade Runner) uzayda terör (Alien) ve Amerika'da kaçış (Thelma
ve Louise) gibi konuların araştırmacısı. Geçen yılki "Ölü Ozanlar Derneği"nin
denizde geçen versiyonu "Dostluk Denizi" çok ses getirmemesine karşın Scott,
günümüz yönetmenlerinden birçoğundan daha hatırlanır imgeler yaratmıştır.
Scott, yapımcı olarak da Mike Figgis'in yönetmenliğini yaptığı "The Browning
Version" (1994) ile bir başarıya imza atmıştır.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: "Metropolis"ten bu yana
gelecek üzerine yapılmış en etkili film olan "Blade Runner" (1982).
Scott'ın üstün tekniğinin anlatmaya değer bir hikayeye uygulandığı "Thelma ve
Louise" (1991). Film gösterildiği yıllarda gişe hasılatı kırmıştı.
BRIAN DE PALMA (1940- )
UYRUĞU: ABD
MESLEKİ TANIMI: Tehdit Taciri
BİLİNMESİ GEREKENLER: De Palma'nın yüksek bütçeli "Görevimiz Tehlike"den
çok uzak olan ilk filmleri "Greetings" ve devam filmi "Hi Mom",
radikal 60'lı yıllar politikasını incelediği ve doğaçlama kamera hareketleri denediği
düşük bütçeli çalışmalardı ve genç bir Robert De Niro'nun ilk oyunculuk
deneyimleriydi. De Palma bunların ardından tekniğini, Hitchcock hikayelerinin kısa
temaları üzerine geliştirdi (Sisters, Dressed To Kill, Body Trouble ve Raising Cain).
Bunu yaparken de bölünmüş ekran, ağır çekim, kılı kırk yararak kurulmuş setler
ve keskin aletler gibi kendi oyuncaklarını kullandı. Korku taktiklerini bir kenara
bırakırsak, görsel anlamda ortalığı birbirine kattığı filmlere örnek olarak Al
Pacino'nun oynadığı "Yaralı Yüz" (ikili "Carlito'nun Yolu" için
tekrar biraraya geldi), "Casualties Of War" ve yanlış değerlendirilen
"The Bonfire Of The Vanities" gösterilebilir.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Stephen King'in romanından
uyarlanan ve sessiz sakin bir lise öğrencisinin telekinetik enerjisini ona kötü
davrananlardan intikam almak için nasıl kullandığını anlatan, De Palma'nın bütün
marifetini gösterdiği "Carrie" (1976). De Palma'nın incelikli tekniğini
birinci sınıf bir hikayeyle ve ağır top oyuncularla (Kevin Costner, Sean Connery, bir
kez daha De Niro) birarada kullanabileceğini kanıtlayan "Dokunulmazlar".
JEAN RENOIR (1894-1979)
UYRUĞU: Fransa
MESLEKİ TANIMI: Büyük Hümanist
BİLİNMESİ GEREKENLER: Küçükken modellik yaptığı empresyonist ressam Auguste'un
oğlu olan Renoir'ın uzun Fransa kariyeri (savaş sırasında kısa bir Hollywood bölünmesiyle)
"Boudu Sauve Des Eaux-Sulardan Kurtarılan Boru", "La Grande Illusion-Harp
Esirleri", "La Bete Humaine-Hayvanlaşan İnsan", "La Regle Du
Jeu-Oyunun Kuralı" ve "French Can-Can-Paris Eğleniyor" gibi filmleriyle
onu Fransızların milli hazinesi yaptı. Bazen resmedildiği kadar rahat bir adam
olmamasına rağmen bütün karakterlerine tutkuyla bağlanmıştır.
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Haksızlığa uğramış yazarın,
yayıncısından intikam alması üzerine kurulu olan "Le Crime Of Monsieur Lange-Bay
lange'ın Suçu" (1936). Savaş konulu "Oyunun Kuralı" (1939), çünkü...
herkesin kendine göre bir sebebi vardır. Gerçekten de ikinci film, sık sık 'Tüm
Zamanların En İyi Filmi' olarak "Yurttaş Kane" ile birlikte anılır. Gösterimden
sonra gişelerde felaketle sonuçlanınca hemen geri çekilmiş ve tekrar
montajlanmıştı. Film ancak 50'li yılların sonunda orijinal halini aldıktan sonra
başyapıt olarak nitelendirildi.
JEAN LUC GODARD (1930- )
UYRUĞU: İsviçre ama bunun dışında fazlasıyla Fransız.
MESLEKİ TANIMI: Gerilla Sinemacı
BİLİNMESİ GEREKENLER: Sinema eleştirmeniyken (Cahiers Du Cinema) 1960'lı yılların
Yeni Dalga'sının (yönetmen 1990'da "Nouvelle Vague" isminde bir film de yapmıştı)
etkili isimlerinden biri olan Godard'ın ilk filmi "Serseri Aşıklar" şu cümleyle
başlar; "Pekala, ben bir pisliğim". "Le Mepris-Nefret"in sinemaskop
başarısı ve Marksist bilim-kurgu "Alphaville" ile doruğa çıkan bir dönemden
sonra kendini deneye ve ideolojiye daha da fazla adayan Godard neredeyse hiç
izlenemeyecek kadar "kötü" olan filmlerin arasında başyapıtlara da imza
attı (Weekend, Erkek-Dişi). Bir keresinde imzasını "Jean Luc Sinema Godard"
olarak atan yönetmen, karakterlerin meçhul odalarda 20 dakika boyunca tartıştıkları
sahnelere düşkünlüğü ile tanınır. Godard'ın rasgele sarfettiği cümlelerden biri
sinema folklörüne de girmiştir: "Filmler saniyede 24 kere gerçeğin ta
kendisidir."
GÖRÜLMESİ GEREKENLER: Hollywood B filmlerini (Godard,
Amerikan gangster filmlerine tutkundu), yaşama sevincini ve Paris'in serseri hayatını
harmanlayan "Serseri Aşıklar" (1960). Karısı Anna Karina'nın bir fahişeyi
canlandırdığı "Vivre Sa Vie-Hayatını Yaşamak" (1962).
BAŞARISININDORUK NOKTASI
Empire muhabiri Alfred Hitchcock'un kızı Patricia Hitchcock, filmi geçen yıl Mayıs
ayında Amerika'da tekrar gösterime sokan yapımcı Jim Katz ve filmin yıldızı Kim
Novak ile biraraya gelerek yönetmenin başyapıtı "Vertigo"nun önemini tartıştı...
Alfred Hitchcock'a mezar taşına ne yazılmasını
istediğini sormuşlar. O da cevap vermiş: "Küçük yaramaz çocuklara yaptıkları
işte budur"... Bu cümle kilise camlarından içeriye taş atmaya özenen doğulu
genç hakkında çok şey söylüyor. Hitchcock bunun yerine "suspense-gerilim"
filmini icat etti ve genelde yaptığı iş, insanların ödünü koparmak oldu.
Hitchcock, "Otuzdokuz Basamak"taki tek parmağı olmayan adamdan
"Sapık"taki annesiyle konuşan Norman Bates'e kadar izleyecilerine çok iyi
psikolojik incelemeler sundu. Öte yanda Hitchcock tarzından çok uzak olan
"Vertigo-Ölüm Korkusu" kategorize edilemiyor. Thriller deseniz değil çünkü
James Stewart kötünün kaçmasına izin veriyor. Aşk hikayesi deseniz o da değil
çünkü delilik ve intihar, psikoanalizi eğlenceli bulmadığınız sürece pek romantik
konular değil. "Ölüm Korkusu", Hitchcock'un hile kitabındaki her kuralı
yıkıyor. Korku Ustası sanki gerçek renklerini tüm dünyaya gösteriyor. Kadın
ihaneti, iktidarsızlık, romantik obsesyon... Yönetmen bütün bunları, filmi
izledikten sonra doğal olarak kafası karışarak allak bullak olan 1958 yılının
izleyici kitlesine sundu. Tepkilere hazırlıklı değildi ve bir daha böyle tehlikeli
bir işe kalkışmadı. Çekildiği 1958 yılından bu yana otuz yıl geçmesine rağmen
film hala zihinleri bulandırmaya devam ediyor.
"'Ölüm Korkusu' Hitch'in maskesini düşürdüğü
tek filmdi" demişti Kim Novak filmin 70 mm formattaki tekrar gösteriminin
arifesinde. "İlk eleştirilerden sonra o yüzü bir daha asla göstermedi çünkü
zaten fazla açık vermişti."
"Ölüm Korkusu"nun tekrar gündeme gelmesinin
ardındaki isim olan Katz da onunla aynı fikirdeydi. "Kesinlikle en kişisel filmi
ama eminim kızı Patricia farklı düşünüyor."
"Kişisel mi?" demişti yönetmenin kızı.
"Saçmalık. Hitch'in tek derdi iyi filmler yapmaktı."
Novak: "'Ölüm Korkusu'nda nihayet kadınlara
duyduğu gerçek arzu ortaya çıktı."
P. Hitchcock: "Bunun psikolojik hiçbir yanı
yok."
Katz: "Hiç şüphe yok ki "Ölüm Korkusu"
Hitchcock hakkında çok şey anlatıyor."
Tablo ortada.
Pierre Boileau'nun ve Thomas Narcejac'ın kült Fransız
roman "D'Entre Les Morts"ın serbest uyarlanmış bir versiyonu olan "Ölüm
Korkusu" yönetmenin Hollywood'daki en verimli döneminin tam ortasına
rastlamıştı. İlk başta Hitch'in söylentilere göre aşık olduğu Vera Miles'ın
oynayacağı filmi, "Arka Pencere"den (yine James Stewart'lı) ve "To Catch
A Thief and The Man Who Knew Too Much"dan hemen sonra, heyecanlı "Gizli
Teşkilat", "Sapık" ve "Kuşlar"dan hemen önce çekmişti. Bu
filmler gösterime girdikleri anda çok beğenilmelerine rağmen "Ölüm
Korkusu" karışık konusu ve filmin iç karartıcı tonu yüzünden 1958'de
gösterime girdiğinde anlaşılamadı. Eleştirmenler Hitchcock'u yerden yere vurdu. O
kadar ki taş yüzlü yönetmen özel bir gösterimde alenen ağlayarak "Ölüm
Korkusu"nun 'kesinlikle mükemmel' olduğunu ileri sürdü.
Her açıdan kişisel bir proje olduğunu kanıtlamak
istercesine en yetenekli meslektaşlarını topladı: Usta objektif teknisyeni Robert
Burks, Hitch'in, seyircilerin gözlerini yuvalarından fırlatan çan kulesindeki zum
girerken geriye doğru kaydırma hareketi de dahil Vista Vision'daki ünlü kamera
hilelerine süpervizörlük etmesi için ayarlandı. 34 Oscar'lı Edith Head, Novak'ın
giydiği sembolik gri elbiselerden sorumluydu. Birinci sınıf kurgucu George Tomasini,
üstad Saul Bass ("Sapık"taki ünlü duş sahnesinin sorumluları) ve
yaratıcı varlığı sürekli olarak hissedilen ve bir deja vu etkisi yaratan Bernard
Herrmann da ekipte olan isimlerdendi.
"Çevresindeki başarılı insanlar Hitchcock'un hayal
gücünün çeşitli kollarıydı" demişti Katz. "Yönetmenin zaten planladığı
şeyleri hayata geçirdiler. 'Ölüm Korkusu' için tuttuğu notlar elimizde ve gerçekten
inanılmazlar."
Hayal kırıklığı ile sonuçlanan ilk gösteriminden kısa
bir süre sonra telif hakları ile bir anlaşmazlık yüzünden vizyondan çekilen
"Ölüm Korkusu" Universal'ın o zamanki klasik film departmanının başkanı
Jim Katz tarafından tekrar gösterime sokulana kadar 16 yıl beklemek zorunda kaldı.
Film ondan sonra, onu "yapılmış en iyi Amerikan filmi" olarak nitelendiren
Paul Schrader ve geçen yılki tekrar gösteriminden önceki iki yıllık düzeltme çalışmalarına
yardım eden ve kendini 'sanki hepimiz cehenneme gidiyorduk' gibi hisseden Martin Scorsese
gibilerce kesinlikle bir başyapıt olarak yüceltildi.
Son söz ise yine Hitchcock'un kişiliği üzerine. Birçok
kişi Stewart'ın muhteşem sadist performansını yönetmenin aynadaki yansıması olarak
görür. Can alıcı sahnelerden birinde Stewart'ı yükseklik korkusu nedeniyle tedavi
eden bir doktor rahatsızlığının "akut melankoli ile birleşen suçluluk
kompleksi" olduğunu açıklar. Birçokları bu teşhisin kameranın arkasında
oturan sessiz İngiliz adam için geçerli olduğu konusunda hemfikir.
(Derleyen Aygen Kutlar Sinema
Dergisi, Haziran 1998) |