Hakikatin Çölüne Hoş
Geldiniz
Karanlık bir dünyanın, karanlık bir şehrinde, bilgisayar ışığıyla
aydınlanan, içerdeki tek rengin beti benzi atmış beyaz bir surat olduğu,
loş apartman dairesinin kapısı birden çalınır. Matrix filminin ilk
sahnelerinden biridir bu. O ana kadar her şeyiyle izleyiciye
'Yeraltından Notlar' gönderen adam olan Neo'nun, beyaz tavşanı
izlemesinden ve kendisini 'Alice Harikalar Diyarı'na götürecek olan
olaydan önce kapısında duranlara vermesi gereken bir şey vardır. Onu
almak için kütüphanesine gider ve üzerinde 'Simülakrlar ve Simülasyon'
yazan kitabının içinden emaneti çıkarır. Bu film boyunca devam edecek
olan açık felsefi göndermelerden sadece birisidir ve Matrix, günümüz
felsefecilerine göre, bugüne kadar hiç olmadığı kadar felsefeyle içice
bir tutum sergileyen ilk Hollywood filmidir. Filmi, harika görsel
efektleri ve iyi öyküsünün yanında böylesine ilgi çekici kılan da işte
budur.

'Matrix ve Felsefe' de, bu noktadan yola çıkarak yazılmış bir kitap.
William Irwin'in ilk bölümünü yazdığı ve diğer metinleri biraraya
getirdiği kitapta Slovaj Zizek dışında genellikle Amerikalı felsefe
profesörleri yer alıyor. Ve bu felsefeciler Matrix filmini ve matrix
düşüncesini (sinirsel etkileşim simülasyonu), Sokrates'ten, Platon'un
mağarasından alıp şüphecilere, oradan da gerçeği, insanı ve özgürlüğü
sorgulayan Aydınlanma düşüncesine ve hatta varoluşçu felsefeye
taşıyorlar.
Bütünüyle kuşkudayız
Peki, bu filmin üzerinde bu kadar durulmasının nedir sebebi, diye
sorulacak olursa, aslında filmden çok matixte yaşama olasılığı
insanların kafasını kurcalayan. İçerde, ta içerlerde bir yerde gizli
gizli yaşattığımız bir kuşkuya, delilikle dahilik arasında duran keskin
bir kör noktaya dokunuyor film, yani Matrix düşüncesi; geçeğin ardındaki
gerçekmiş gibi yapan ikiz bir dünya, hipergerçeklik ve paranoya...
Simülasyon ilkesinin belirlediği günümüz dünyasında, paradoksal bir
şekilde 'gerçek'in bizim için hakiki bir ütopyaya dönüştüğünü ve bu
ütopyanın gerçekleşmesinin ise 'sıfır' olduğunu açıkça dile getirir Jean
Baudrillard. Simülakrlar ve Simülasyon, kitabı simülasyon-gerçeklik ve
bilim kurgu ilişkisini inceler. İşte bu gerçekleşmeyecek ütopya içinde
yaşarken biz, üzerinde yaşadığımız yeryüzünün her noktası kodlanmış,
haritalaşmış, ayrıntılarla belirlenmiş ve tüketilmiş olduğundan,
dünyanın bir şeylerin içine hapsedilmiş olduğu izlenimini iliklerimize
kadar hissederiz. "Bize kimi zaman insanı ürkütebilen ayrıntılara kadar
gidilerek yeniden oluşturulmuş çok başarılı bir gerçek, gündelik olaylar
ve yaşanmışlık sanrısı sunulmuştur... Doğal bir park ya da doğal botanik
bahçesi gibi." Bütünüyle yaşadığımız bir kuşkudur bu. Ve bu yazıyı
okurken oturduğunuz koltukta değil de pembe bir bulamacın içinde
olduğunuz iddiasını, bilim adamları ve felsefeciler dahil olmak üzere
hiç kimse çürütemez, matrix düşüncesini zihinlerimizden uzaklaştıramaz.
Bu bağlamda fiziksel-toplumsal yaşam, teknoloji sorgulanır ve
olasılıklar tartışılır, tartışılır.
Matrix ve Felsefe'de yazan felsefecilerin hemen hepsi de işte bu
olasılıklar ve dolayısıyla film üzerinde duruyorlar. Kitabın en keyifli
yanlarından biri de matrix düşüncesini, akılcılar, deneyciler,
gerçekçiler, gerçeküstücüler, maddeciler, varoluşçular ve hatta
yapıbozumcuların kendi bakış açılarıyla ayrı ayrı ele almaları. Ve
Dostoyevski'nin 'Yeraltından Notlar'ından, Sartre'ın 'Bulanti'sına, X-Files
dizisinden Dövüş Kulübü, ExistenZ, Truman Show gibi filmlere, Matrix'in
geliş yolunu ayrıntılarıyla incelemeleri.
Felsefecilerin üzerinde durdukları diğer bir önemli nokta da bir popüler
kültür ürünün tüm bu malzemeyi onlara rahatlıkla vermesi ve kitleleri
küçümsenmeyecek ölçüde felsefeye, felsefi düşünceye yaklaştırması.
Kitabı derleyen Irwin, Matrix gibi bir popüler kültür yaratımıyla ilgili
olarak yazmalarının sebebini soranlara ironik bir cevap veriyor:
Matrix'i yazıyoruz, çünkü insanlar orada!
Ancak bütün bunlara rağmen profesörlerinin ortak kanısı filmin sonunun
tam anlamıyla bir hayalkırıklığı olması. Yavan klişelerle doldurulmuş
son sahneler yetmezmiş gibi, bir Hollywood kabusu olan devam filmlerinin
çekilmesi düşüncesine ise katlanamıyor profesörler. Ama onları bizden
ayıran nokta işte tam da burada belki. Kim ne derse desin bizi uzun, net
sonuçlara . vardıran, aklımızı karıştıran şeylerin devamına ve sürekli
paranoyaya ihtiyacımız var; daha doğrusu bütünüyle kuşkuda olmaya. Hem
fazla endişelenmek de gereksiz, bildiğimiz gibi 'kaşık' zaten yok.
Radikal Kitap / 9
Mayıs 2003, s.12
|