|
Eleştirmenin var mı derdin
var..
Selahattin DUMAN
|
- Türk sinemasının bu kadar geri
kalması, eleştirmenlik müessesinin ise bu kadar ileri gitmesi hayret
verici bir şey.. Dünyada benzeri yoktur.. Uzaya gidecek teknolojiniz
yok ama işi projelendirecek müthiş fizikçileriniz var gibi bir şey..
- Size bir şey konuşayım mı sevgili
okurlar?
- Bugüne kadar bizim sinema
eleştirmenlerinin beğeneceği bir film yapılmadı, şartlar böyle devam
ederse yapılacağa da benzemez..
- Şaka söylemiyorum.. Kastım Türk
filmleri de değil.. Sinema sektörünün ürettiği bütün filmlerden söz
ediyorum..
- ***
- Titanic filmini bizim sinemalarda bir
milyona yakın insan seyretti.. Kimi ağlamaktan telef oldu, kimi filmi
seyrettikten sonra "yüzme kursuna" yazıldı.. Normal olarak bir milyon
sinema seyircisi ile üç dört yönetmenin aynı noktada buluşmasını
beklersiniz, değil mi?
- Hayır! Bizimkiler bu film için bile
iki yıldızı çok gördüler.. Tek (*) yıldızla geçtiler.. Bir
Galatasaraylı Arif'e, bir Beşiktaşlı Rahim'e, bir Hacıpirim'den
Bektaş'a verdikleri (**) bile çok gördüler..
- Hayrettir ki, eleştirmenlerin "Hepiniz
salaksınız.. Bu film beş para etmez ancak siz salak olduğunuz için
zevk almışsınızdır.." diye tercüme edilebilecek yaklaşımına "Necip
Milletimiz"den hiç tepki gelmedi..
- Eleştirmenliğin kökeni..
- Bizim zamanımızda, yani çocukluktan
başlarsak, sinema seyircisi olmaya başladığımız yıllarda sinema
eleştirmeni filan yoktu.. Belki vardı da bizim haberimiz yoktu..
- O yüzden bir filme gideceğimiz zaman
başka referanslar arardık..
- Söz temsili benim yetişmemden sorumlu
olan babamdı.. "Vatana millete hayırlı bir evlat yetiştirme"
programının sanatla ilgili bölümlerini o uygulardı..
- Kardeşim ile benim "sinema krizimiz"
tuttuğunda "Durun bakalım.." diyerek frenlerdi bizi.. "Hele o filmi
ben bir göreyim de.."
- Aslında kendisi sinema filan
sevmezdi.. Lakin annemin yeni diktirdiği bir elbiseyi topluma takdim
etmesi gerektiğini, bunun için de en elverişli ortamın bir sinema
salonu olduğunu bilirdi..
- O yüzden anneme sinema gecelerinde
refakat etmek bir erkek, bir aile babası olarak kaçınılmaz göreviydi..
O geceler çok sevdiği kitaplarından ayrılmak zorunda kalır, bu zorunlu
angaryaya katlanırdı..
- - "Gitmişken bari sansür görevimi
yerine getireyim" diye düşündüğünden filmi bizim adımıza seyreder,
içinde zararlı sahneler olup olmadığını tesbite çalışırdı..
- O günlerde çocuk psikolojisi filan
bilinmezdi..
- Her türlü psikolojik bozukluk bir
şaplakla düzeltilirdi.. Şaplağı yiyen veledin psikolojisi eski
kıvamına gelir, hatta eskisinden daha uyumlu bir insan olurdu..
- Babam için de bir filme girebilecek en
zararlı şey "öpüşme" sahneleriydi.. Eğer bir filmin başrol oyuncuları
birbirleri ile arsız arsız öpüşüyorsa bu dünyanın kaldıramayacağı bir
rezillikti.. O filme kesinlikle "görülebilir" izni verilmezdi..
- Şöyle dudak dokundurma şeklinde masum
bir öpücük mü? Eh! Belki olabilirdi.. Ama öpüşme işi iki üç saniyeyi
bulmuşsa olay kopar, o filmin artistlerine "zina sanıkları" muamelesi
yapılır, vicdani zabıtları "Edepsizler.." cümlesi ile başlayarak
tutulurdu..
- Şimdikilerin "Teenage" dedikleri çağı,
bu sansür mekanizmasının kusursuz işlemesi yüzünden abuk sabuk vurdulu
kırdılı filmleri seyrederek geçirdik.. Okuldan kırıp sinemaya gitme
çağı başladığında bile bu eğilimimiz değişmedi..
- Bilet almadan önce sinemanın
değnekçisine "Film nasıl?.." diye sorar, ondan "Şahane.. Esas oğlan
hepsinin ağzını burnunu kırıyor.." cevabını aldığımız zaman içeri
dalardık..
- Tanıdığım ilk eleştirmen..
- O sebepten ismi aklımda kalan ilk
sinema eleştirmeni "Şafak Sineması"nın biletçisi Birol'dur.. 12, 13
yaşlarımda Birol'un sinema konusunu Babam'dan daha iyi anladığını
keşfetmiştim.. Bütün doğru referansları ondan alırdım..
- Yaşımız biraz büyüyüp de karşı cinsle
ilgilenmeye başladığımızda referansımız yine Oruçoğlu ailesinin
işlettiği sinemalarda çalışan Birol oldu..
- Biz yine bilet almadan önce "Film
nasıl?" diye sorardık.. O neyi isteyecek çağa geldiğimizi "göz
kestirimi" bildiğinden cevap verirdi:
- - "Acaip.. Oğlan kıza bir yumuluyor.."
- Vurdulu kırdılı filmlerden, greko
romen tekniklerinin uygulandığı yumulma filmlerine geçiş sürecimizi
kazasız belasız atlattıysak Birol'un sayesindedir..
- Allah ondan razı olsun.. Bizi hiç
yanıltmadı.. Hele şimdiki film eleştirmenleri gibi bizi sinemadan
soğutmaya çalışmadı..
- ***
- NTV'de bir sinema programı var.. Bizim
sinema eşkıyası Ali Hakan baş konuşmacı.. Sinema eşkıyası diyorum..
Çünkü askerden geldikten sonra kafayı usturaya vurdurup tipine heybet
kattı..
- 1960'ların ünlü kabadayısı Berbat
Süleyman gibi bir tipe sahip oldu.. Bu heybeti sayesinde sinema
yollarının başını tuttu.. İşi gücü sinemaya giden müşterinin karşısına
çıkıp onları korkutmak, bu film seyredilmez, diye geri çevirmek..
- Bir de Mehmet adında bir çocuk var..
Artık Ali Hakan'ın zeybeği mi yoksa kendi başına bir "Sinema Efesi" mi
bilemiyorum.. Kültürüm orada cırtlıyor..
- İki de kız çocuğu var.. Birinin adı
Alin Taşçıyan diğeri Tuna Erdem..
- Oturup bir filmi konuşuyorlar.. O
filmi yapan da oynayan da o saat boku yiyor.. Çünkü bunların beğendiği
bir film daha yapılmadı.. Yapılmadığı için de sinema ile iştigal eden
herkesi sorumlu tutuyorlar.. (İtiraf edeyim ki kızlar daha bir
insaflı.. Arada bir filmler için iyi laflar ediyorlar..)
- Ama Ali Hakan ile Mehmet biraderim her
daim öfkeli.. "Gönül eğlencesi şu yalan dünya.." demeyip film yapan
herkese kızıyorlar.. Söyledikleri şeyleri film yapılmadan önce
söyleseler bir işe yarayacak.. Her zaman iş işten geçtikten sonra
konuşuyorlar..
- Sanki Stainbeck "Eleştirmenler her
zaman geç kalır.." lafını bunlar için söylemiş..
Sabah, 20 Mart 1999 |
 |