|
Kendimizin olmayan
zamanlardan birinde daha pek küçükken hatırlıyorum; nar çiçekleri nara
dönmeden önce en kızıl çağlarındayken dökülmeye koyulur, yaz da o
sıralarda ortalanırdı. Döküntü çiçekler avlulara, kara topraklı
bahçelere birikirken bir yağmur gelir söndürürdü dallardaki ateşi ve
coşkuyu... Böylece nar tutuşmaları insanların damarlarına doluşurken o
tırmanış delice bir yağmurla önlenirdi işte... Yazın sevdaları güneşin
yan geldiği taş döşeli yollara savrulur, sonra da çekip giderdi
bilinmezliklere doğru. Hep öyle değil miydi? Bütün göğermeler, yaşamanın
çiçeklenen çağları her zaman boğulur kalır bir kıyıda. Boğdurulur.
Savaşın
kıyısındaydık: Ondandı bu solduruculuk. Savaşın bulutları, yağmurları,
nar çiçekleri başkaydı. Yıldızları, gülüşleri, üşümeleri... O sevdalar
sonradır. Savaş elini eteğini çektiğinde... Yıldızsız göğün korkulu
manzaraları siyaha çalardı hep.
Tek umut geceleri
göğü tarayan ışıklardı. İkisi ayrı yerden, birbirinin hayli ırağından
gelir, bir mavilik püskürterek yayılır, uzantıları birbirini bulup
kesişir, kocaman bir çarpıya döner; öpüşüp koklaşarak oyalanır, sonra
birbirinden kopup uzaklaşırlardı. Göğün, ne getireceği bilinmeyen
ufuksuz siyahlığı birden korkulası olmaktan çıkarak mavileşirdi. Hani
gündüz olmuşcasına.
Aslında bu buluşma,
ayrı uçlarda gece nöbetini devralmış iki insanın buluşmasıydı. O
ışıkları görmezden önce kimi geceler pencerelere yapıştırılmış kara
kâğıtlar, storlu kara perdeler evleri derin bir suskunluğa salardı.
Takunya sesleri, dolaşmalar, merdiven gıcırtıları sonrasında, ihtiyar
bir adamın gezdirdiği idare lâmbası da nihayeti duvarları yaladıktan,
basamaklarda dolaştıktan sonra sönerdi. |