Konuşma ile el hareketleri arasındaki
evrimsel süreç ve bugüne bakış...
Jane Ian 'a çok ilginç bir öykü anlatmaktadır.
Öykünün bir yerinde karakterlerden biri,
rakibinin içkisinin içine gizlice çok güçlü bir
zehir atar. Jane, bu noktada elini C şek linde
kıvırarak sanki bir şey boşaltıyormuş gibi
yapar. ''Bunda ne tuhaflık var?'' diye
soracak olursanız... Tuhaflık Jane'nin görme
özürlü olması. Daha da tuhafı, Jane'nin Ian'ın
da görme özürlü olduğunu bilmesi.
Herkes konuşurken elini, kolunu hareket
ettirir. Bazı durumlarda işaret pek çok
sözcükten daha anlamlıdır. Winston
Churchill iki parmağını V şeklinde havaya
kaldırdığında herkes bunun ''zafer'' (V,
İngilizce zafer anlamına gelen victory
sözcüğünün baş harfidir) anlamına geldiğini
bilirdi. Ancak bazen içinde bulunduğumuz
ortamın özelliklerini göz önüne almadan,
(telefonla konuşurken veya görme özürlü biri
ile konuşurken) farkında olmadan işaret
dilinden yararlanırız. Bunu niçin yaparız? Bu
ve benzeri soruları açıklamaya çalışan
popüler psikoloji , vücut dilini deşifre etmeye
çabalıyor. Öte yandan bazı bilim adamları el
ve kol hareketlerinin karşımızdakinin bizi
daha iyi anlamasına değil, tam tersi bizim
doğru sözcüğü bulmamıza yardımcı olduğunu
iddia ediyor.
Ne var ki çocuklar ve primatlar üzerinde
yürütülen son çalışmalar, farklı ve tartışmalı
bir yorumun yeniden gündeme gelmesine yol
açtı. Yeni Zelanda, Auckland
Üniversitesi'nden Michael Corballis,
doğuştan görme özürlü biriyle veya telefonla
konuşurken elimizi kolumuzu oynatma
alışkanlığmızı, iletişim kurmakta zorluk
çekmemize değil, konuşma ve el hareketleri
arasındaki evrimsel sürece bağlıyor.
Corballis'e göre jestlerin tek amacı
sözcükleri tamamlamak veya anlamını
kuvvetlendirmek değil. Büyük bir olasılıkla
ilk insanlar birbirleriyle, bugün mim olarak
tanımladığımız vücut işaretleri aracılığı ile
anlaşıyorlardı. Konuşma bu eski vücut dilinin
sözele dönüşmesi sonucu oluşmuştur.
Dolayısıyla el hareketleri de işte bu süreçten
arta kalan mirastır. Jestlerin ve konuşmanın
birlikte evrim geçirdiğini söyleyen Corballis,
ikisinin arasındaki bu çok güçlü bağın
bugüne dek varlığını sürdürdüğünü ve çok
eski ve köklü bir alışkanlık olduğu için,
gözleri görmeyen kişilerin bile bundan vaz
geçemediğine dikkat çekiyor.
Evrensel dil
Bu iddia ilk kez 1746 yılında Fransız
düşünür Etienne Bonnot tarafından ortaya
atıldı. Daha sonra 1970'li yıllarda Colorado
Üriversitesi'nden antropolog Gordon Hewes
bu tezi yeniden canlandırdı. Eski çağlardaki
kaşiflerin, yeni buldukları ülkelerde çevirmen
ve sözlük olmadan yerli halk ile nasıl
anlaştığını araştırdı. Eski belgeleri tarayan
Hewes, kaşiflerin yerli halk ile iletişim
kurabilmek için sınırlı sayıda el işaretlerinden
yararlandığını gördü. Böylece sözcüklere
dayanmayan evrensel bir dilin varlığı ortaya
çıkmış oldu.
Hewes'in tezi ne yazık ki bilim dünyasında
ciddiye alınmadı. İlk insanların birbirleriyle
nasıl anlaşabildiğine ilişkin somut kanıtların
olmaması nedeniyle, bilim adamları konuşma
dilinin maymunların çıkarttığı kaba seslerden
kaynaklandığı tezini daha akılcı buldular.
Geçen yıl Corballis bu tezi yeniden gündeme
getirinceye dek maymun tezi popülerliğini
korudu.
Maymunların çıkarttığı ses ile insanların
konuşma dili arasında benzerlik olmadığını
savunan Corballis, insanların yalnızca
duygularını ifade ederken çıkarttıkları
seslerin (gülme, ağlama ve çığlık gibi)
maymun sesine benzediğini ileri sürüyor.
Corballis, bugüne dek maymunlara konuşma
öğretme çabalarının başarısızlıkla
sonuçlanmasının altında bu nedenin yattığına
inanıyor. Georgia State University'de
araştırma merkezinde konuşma eğitimine
tutulan pigme şempanze Kanzi örneğinde
olduğu gibi, az sayıda şempanzenin çok basit
bir kaç gramer kuralını öğrenebildiğine
dikkat çeken Corballis, bunların iki
yaşındaki bir çocuğunun algılama düzeyini
aşamadığını söylüyor.
İşaretle anlaşmak
Corballis, sözel olmayan dilin nasıl geliştiğini
açıklamak için Afrika'nın Rift Vadisi'nin
oluşumunu inceledi. Bu vadide büyük
maymun türünün ataları, batıdaki bölgelerde
yaşamlarını sürdürürken, evrim geçirerek
hominid'e (insansı) dönüşen maymun cinsi
doğuda kaldı.
Vadinin doğu kısmında ormanlar giderek
yerini, içinde etoburların yaşadığı savanalara
bıraktı. Düşmanlardan gizlenmenin güçleştiği
bu seyrek ağaçlı alanlar, doğal olarak sessiz
kalmayı, işaretlerle konuşmayı zorunlu kıldı.
Corballis'e göre bu bölgede bilgi alışverişi
avın ve düşmanın nerede olduğu ile ilgiliydi.
Bu nedenle ilk iletişim yöntemi büyük bir
olasılıkla parmakla gösterme şeklindeydi.
Bugün el işaretlerinde hala bu parmakla
gösterme alışkanlığının izlerini görmek
mümkündür. Ayrıca insanlarda görme
duyusu işitme duyusuna oranla daha
gelişmiştir. Eğer bu dönemde sese dayalı
iletişim geçerli olsaydı, işitme duyusunun
daha güçlü olması gerekmez miydi? Ayrıca
iki ayak üzerinde yürüme özelliği de iletişim
kurma çabalarımızın sonucunda ortaya
çıkmış bir hareket tarzıdır. Atalarımız mızrak
fırlatmak veya meşale taşımak gibi eylemlere
bağlı olarak ellerinin serbest kalması için iki
ayaklarının üzerine dikilirken, aynı anda
yaklaşan tehlikeyi parmakları ile işaret etmek
için ellerinin boş kalmasına gayret
ediyorlardı.
Bu iletişim tarzı bir kez sağlam bir yer
edinince, karanlıkta konuşma zorunluluğu
gibi başka sorunlar gündeme geldi. Bu
nedenle sözlü iletişim, yavaş yavaş sözsüz
iletişimin yerini almaya başladı. İletişim,
beden dilinden konuşma diline transfer
olunca ilk insanlar hem konuşup hem el işi
yapma becerisini kazandılar. Böylece silahlı
av partilerinde, insanlar birbirleriyle iletişim
kurarak avlanma stratejilerini koşullara göre
ayarlayabildiklerinden, av miktarında büyük
artışlar oldu. Aynı anda bilgi alışverişinde
bulunabildikleri için alet yapma becerilerini
de birbirlerine aktarabildiler.
Hareket ve konuşma arasında nörolojik bir
bağ olduğuna da işaret eden Corballis, el
işaretleri şeklindeki vücut hareketleri evrim
süreci içinde yerini konuşma diline
bıraktıysa, insan beyninde konuşma ile
motor bölgeleri arasında bir ilişki olması
gerekir diye düşünüyor. İşin ilginç tarafı
anatomistler bunun böyle olduğunu ortaya
çıkarttılar.
Beyin taramalarından elde edilen bilgiye
göre, konuşma işlevinden sorumlu olan
Broca bölgesi, yalnızca konuştuğumuz
zaman değil, elimizi kullandığımız zaman da
aktif hale geliyor. Bunun tam tersi, konuşma
işlevinin harekete geçirdiği motor ve
önmotor bölgeleri, sessiz okuma gibi motor
yönünün baskılandığı durumlarda bile yine
etkinliğini koruyor.
Konuşma bozukluğu ve koordinasyon
arasında sıkı bir ilişki vardır. ''Broca afazisi''
adı verilen hastalığa yakalanmış insanlar,
eşyaları isimlendirebilir ancak bunları bir
cümle içinde sıraya dizmekte güçlük çeker.
Bu kişilerde vücut dilinin de bozulduğu
görülmektedir; konuşma sınasında ellerini
genellikle kullanmazlar.
Vücut dili bugün de önemini korumaktadır.
Manchester Üniversitesi'nden psikolog
Geoffrey Beattie ve Heather Shovelton ,
jestlerle desteklenen bir anlatımın, jestsiz bir
anlatıma göre akılda kalma olasılığının yüzde
10 daha yüksek olduğunu ileri sürüyor.
Chicago Üniversitesi'nden Susan
Goldin-Meadow 'a göre el işaretlerinin de
bir dili vardır. Dinleyiciye bir şeyler söyleme
amacını gütmekle birlikte başka amaçlara
daha hizmet eder. Konuşan kişi belleğini
açmak için jestlerden medet umar. New
York, Columbia Üniversitesi'nden Robert
Krauss, doğru sözcüğü bulmak için belleğini
zorlayan kişinin zihinsel sözlüğünde jestlerin
yeni kanallar açtığını ileri sürüyor. Özellikle
''dilimin ucunda'' şeklinde tanımlanan sıkıntılı
durumlarda jestler çok önemli ipuçları verir.
Geçen yıl, Krauss ve Tel Aviv
Üniversitesi'nden Uri Hadar 'ın birlikte
gerçekleştirdikleri bir çalışmada, anomik
afazi (söz yitimi) tanısı konmuş, beyinleri
hasar görmüş hastaların birbirleriyle
konuşmaları video kamera ile belgelendi.
Kavramsal açıdan beyinleri hasarlı hastaların
el işaretlerine daha fazla başvurdukları
görüldü. Klauss bu sonucu şöyle
değerlendiriyor:''Herhangi bir şeye isim
bulmakta zorlananlar kaçınılmaz olarak vücut
diline yönelir.''
Diğer taraftan vücut dilinin bilinçaltı
düşünceyi de dile getirdiği uzun süredir
bilinen bir gerçek. Goldin-Meadow 'a göre
düşüncelerini rahatça ortaya koyamayan
insanlar çoğunlukla jestlere başvururlar. Bazı
durumlarda jestler, konuşanın ifade etmek
istemediği duyguları açığa çıkartabilir.
Jest-konuşma uyumsuzluğu özellikle
çocuklarda görülür.
Corballis, dil evriminin, sözcüklerin keyfi
yapısının nedenini yeterince açıkladığına
inanıyor. İlk el işaretleri, temsil ettiği nesneyi
taklit ediyordu. Zamanla bu jestler daha
soyut ve kuramsal bir nitelik kazandı. Daha
sonra sembolik jestler gelişigüzel seslere
eşlik eder hale geldi. Dolayısıyla bu sesler ile
tanımladığı nesne veya olay arasında
herhangi bir benzerlik arama gereği de
ortadan kalktı.
Reyhan Oksay
Kaynak: New Scientist, 8 Nisan 2000
(Cumhuriyet Bilim Teknik 15 Temmuz 2000)