-
Spekülatif hekimlik
-
Hekimlerimiz Mehmet Ali Erbil'in hastalığının ne olduğunu
bulamamışlar. "Toksik şok" diye tanımladıkları bu nadir görülen
rahatsızlığa neyin sebep olduğunu da bilmiyorlar. Bir virüs ya da
bakteri olabilirmiş. Hergün yapılan kan tahlillerinde bir türlü
bulunamayan, ama yine de var olduğu sanılan bir virüs. Herhalde
buna dense dense spekülatif hekimlik denir. Bulamadık ama bunu
yapan olsa olsa bir virüstür. Ya da bakteri. Ya da başka bir şey.
-
Anlamam nedendir, bilimsel bir kimlik kuşanmış insanlar
bilmedikleri bir şeyle karşılaştıklarında bunu kabul etmezler.
"Bilmiyorum" demek ayıp sanki. Ya da statüleri bozan bir şey.
Nasıl da yapışmışlar statülerine, kimliklerine. Çaresiz kaldıkları
noktada kendileri spekülasyon üretme hakkına sınırsızca sahipken,
alternatif açıklamalar ve tedaviler uygulayanları anında
bilim-dışı veya şarlatan diye ilan ediverirler.
-
Varsayımlar, varsayımlar...
-
Sadece Mehmet Ali Erbil'in durumu değil; tıbbın nedenini ve
dolayısıyla tam çaresini (tedavisini) bulamadığı sayısız
rahatsızlık var. Bir örnek migren. Hekimlerin migrenli insanlara
söyledikleri neredeyse tek şey, hayatları boyunca bu illetle
birlikte yaşamak zorunda kalacakları. Yaptıkları da sadece kriz
anlarındaki acıyı hafifletmeye yarayan ilaçlar. Ötesi değil.
-
Ellerinde hiçbir somut kanıt olmamasına rağmen, tutturmuşlar bir
genetik. Migrenin genetik bir hastalık olduğu varsayımını,
bilimsel bir doğruymuş gibi öne sürüp duruyorlar. Birinci elden
deneyimlerim son derece sinir bozucu. Aynı zamanda migrenleri
olan, ama migrenleriyle ilgili değil de psikolojik sorunlarıyla
ilgili bana başvuran ve kendilerine yardımcı olduğum biri erkek üç
üniversite öğrencisinden ikisinin bir yıl içinde migrenden
tamamen, birinin kısmen kurtulmuş olmaları, bu gençlerin bir yıl
boyunca migrenle ilgili tıbbi kontrolllerini yapan nörolog için
neredeyse hiçbir şey ifade etmiyor. Migrenden tamamen kurtulmuş
oldukları dönemde bile, kontrollerde bu gençlere migrenin genetik
bir hastalık olduğu ve ömürleri boyunca bunu yaşayacakları ısrarla
söyleniyor.
-
Hekimlerin spekülasyonlarına başka spekülasyonlarla karşı çıkacak
değilim. Bir iddia peşinde de değilim. Tek dileğim, bilgimizin
yeterli olmadığı durumlarda, "bu genetiktir" şeklinde kesin
yargılar geliştirmektense, farklı anlama/açıklama biçimlerine bir
nebze açık olmak.
-
Son yıllarda müthiş bir ivmeyle çoğu nedeni bilinmeyen
rahatsızlık, başta psikolojik rahatsızlıklar, genetik nedenlere
bağlanıyor. Oysa onca gelişmeye rağmen, henüz bu rahatsızlıkların
genetik nedenleri olduğuna dair, tek yumurta ikizlerinden elde
edilen kısmi kanıtlar dışında, tek bir kanıt mevcut değil.
Varsayımların bini bir para. Varsayımlar ve kanılar, bilimsel
bilgiymişcesine ortalıkta boy gösteriyor.
-
Yabancılaşma
-
Mehmet Ali Erbil'in yaşadığı toksik şokun, hekimlerin nedenini bir
türlü bilemedikleri ve bu satırları yazdığım sırada henüz
bulamadıkları toksik şokun, psikolojik bir olgu olma ihtimali
üzerinde kimse durmuyor. Oysa, Erbil'in yaşadıkları herkesin gözü
önünde cereyan ediyor. Üvey babasıyla ve öz annesiyle çocukluğunda
yaşadıkları kendisi tarafından ayrıntılarıyla herkesle paylaştığı
bir bilgi. Erbil, bu "örselenmelerin" zihinsel ve duygusal
"temizliğini" yapmış olduğu izlenimi yaratmıyor doğrusu. Şöhretin
insanlara neler yapabileceği de herkesin malumu. Son zamanlarda
belirgin bir durgunluk/donukluk hissediliyor Erbil'in "ekran
görüntüsünde". Bir insan geçmişte yaşadığı örselenmelerin hesabını
hakkıyla gör(e)mezse ve güncel yaşantılarında da kendi bedenine ve
ruhsal/zihinsel dünyasına oldukça acımasız davranırsa, fiziksel ve
ruhsal/zihinsel bir tepkinin (çöküntünün) de ortaya çıkması çok
şaşırtmamalı kimseyi.
-
Ebru Gündeş'in genç yaşta beyin kanaması geçirmesi, üstelik onun
da çocukluğunda Erbil'inkine benzer örselenmeler yaşamış olması,
Beyaz'ın geçen yıl hafif atlatmış olsa da, hastanelik olmasını
gerektirecek düzeyde bir sıkıntı geçirmesi, hep şöhretle beraber
gelen şeyler sanki. Dikkat çekici görünüyor bana hepsi. Her
birini, "yabancılaşma" kavramıyla ele almak mümkün gibi. Önü açık
ve çok çeşitli açılımları olan "yabancılaşma" kavramını burada
uzun uzadıya irdelemek mümkün değil. Fakat bu yazıda
odaklandığımız konu itibariyle, yabancılaşma için, insanın,
bilhassa duygusal çalkantıların yoğun olduğu dönemlerde, bu
duyguları "rafa kaldırması" diyebiliriz. Duygularımız, geçmişten
bugüne deneyimlerimizle biriktirdiğimiz duygularımız, biz ne kadar
rafa kaldırırsak kaldıralım, bizi rahat bırakmazlar. Günün birinde
hiç beklemediğimiz bir anda, tam söze dökülemeyecek karmaşıklıkta,
parçalarına ayırmanın neredeyse imkânsız olduğu bir formda, sökün
ediverirler. Genellikle de fizyolojik belirtilerle birlikte
geldikleri için ve hekim müdahalesi de gerektiği için, bu
psikolojik-duygusal boyuta kimse dikkat etmez. Bu "kriz"
atlatılırsa -ki bazen bir kalp krizi, bir beyin kanaması ölümcül
de olur-, sorun da atlatılmış kabul edilir. Oysa her an tekrarı
olabilecek bir şeydir bu.
-
Migren olsun, Erbil'in yaşadığı "toksik şok" olsun, diğer çeşitli
nedeni bilinmeyen fizyolojik belirtileri olan rahatsızlıklar olsun
(dar tutarsak, bazı cilt rahatsızlıkları, baş ağrıları, geniş
tutarsak, astım, alerji, ülser/gastrit, hipertansiyon, migren,
kanser vb), neden insanın büyük ölçüde psikolojik dünyasında olan
bitenlerle alakalı olmasın? Aranan "virüs" belki de
"yabancılaşma". Ama tam da bu yabancılaşma çağında, yabancılaşma
olgusunu veya genelde psikolojik olguları kavramaya yönelik bir
duyarlılığa pek kimsenin sahip olacağını sanmıyorum. "Onlar" gene
büyük olasılıkla olmayan virüsü veya bakteriyi laboratuvarlarda
aramaya devam edecekler. Ben gene de bir hatırlatma yapayım dedim;
aradığımız "şeyi" sadece bakmayı tercih ettiğimiz yerde
bulamayabiliriz, biraz da başka yerlere bakmayı deneyelim.
-
23.01.2002, Adana
-
(*)
Sosyal Psikolog, Ç.Ü. Eğitim Fakültesi