Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

PSİKOLOJi

Ölümün bir türlü anlaşılamayan psikolojisi

Dr. Erol Göka


[İki terapistin yönettiği, altı ayını doldurmuş yaşları 25-30 arası değişen, ruh sağlığı profesyoneli sekiz bayan üyenin oluşturduğu etkileşim eğitim grubu, Barış Manço'nun öldüğü gün yeni bir oturum için bir araya gelmişti. Başak, ruhsal durumunu anlattığı bir önceki gruptaki konuşmasını devam ettirmek istedi. Babası 12 yıl önce ölmüş, "birlikte yaşamak zordur" dediği annesi şimdi 72 yaşındaymış ve İzmir'de oturuyormuş. Başak, birdenbire çok sevdiği annesinin ölümünü zaman zaman düşündüğünü ve bunun da ona çok korkunç geldiğini söyleyerek ağlamasını durdurma gayreti içine girdi ve sustu. Grubun suskunluğunu bozmak istercesine Ceyda ileri atıldı:

-"Bugün Barış manço da öldü" dedi.

Arzu, "Hiç sevmezdim, ölümünden etkilenmeyeceğimi sanıyordum ama etkilendim; çocukluğumdaki insanlar artık ecelleriyle ölmeye başladılar" diye araya girince grup uzun süre Barış Manço'nun ölümü üzerine konuşmaya başladı.

Zehra: "Bu konuların açılması beni rahatsız etti. Hallettiğimi sandığım bir şeyi tekrar hatırlattı. İlkokulda annem ameliyat olmuştu; zaten böbrek hastasıdır, her kış hastalanır. O yüzden tıp tahsilim çok ızdıraplı geçti; ne okusam kardeşlerimde, annemde aynısını buluyordum. Keşke çocuk esirgemede yetişseydim diye düşünüyorum bazan"

-"Ya baban hiç ondan bahsetmiyorsun" dedi Başak. "Onun hep ölmesini istedim ve bu konuda konuşmak istemiyorum" diye cevap verdi.

Fatma, annesi kalp krizi geçirdiğinde yaşadıklarını anlattı ve bu yüzden doktor olmaktan nefret etttiğini söyledi. Özüm, "bu bende de var; annemin babamın ölümünü telefonda mı duyacağım yoksa yanlarında mı olacağım bilmiyorum. Doktor olduğum için ailenin sağlık problemlerinin benim üstüme kalması çok kötü." Grubun hep en sessiz üyesi olan Hatice" Ben ölüme karşı çok duyarsızım. Bir filmde söylenmişti, 'yeterince güzel anım var, bu nedenle ölümden korkmuyorum' gibi bir söz; çok etkiledi beni" diye gruptaki duygusal havayı dağıtmak amacı taşıyan bir ifade kullandı. Tersi oldu: Başak:

-"Ben de annemi üzeceğim ve güzel anım olmayacak diye korkuyorum" diyerek yine ağlamaklı bir ses tonuyla annesini her üzdüğünde yaşadığı suçluluğu anlatmaya başladı. Sustu. Grup yeniden derin bir sessizliğe gömüldü.

Grup boyunca hiç konuşmayan, gözlük allerjisini bahane ederek bir süreliğine dışarı çıkan Melis'e birinci terapist, "senin anlatacak bir şeyin yok mu?" der gibi bakınca, duygularını kontrol etmeye çalıştığı belli olacak bir tarzda bunamış babaannesinin uzun ölüm sürecinin ailede yaşattığı açmazları, mesleki bilgilerini de katarak soğuk bir tonda anlattı. "Bizim için kötü bir süreçti; bunamasına rağmen hep yurda bırakılmaktan korktuğunu söylerdi ama mecburen yurda bıraktık. Üstelik bıraktığımız gün orada öldü. Aksiydi, hepimizi bıktırmıştı ama yine de kötü hissettim ölünce. Melis, ardından babasına ilişkin yaşadığı korkuyu anlattı. Babasının kalp krizi geçirdiği sanılarak hastaneye yattığı dönemde çok etkilendiğini, ne yapıp edip babasından önce ölmek istediğini söyledi.

Melis, soğuk ifadelerle anlatmasını sürdürürken bir an için sustuğunda ikinci terapist, "Peki, bugün grup sona erdi, haftaya görüşürüz" dediğinde gruptan gülümsemeler duyuldu, çünkü henüz grubun bitmesine 15 dakika daha vardı.

Grubun son aşaması olan terapistler arası değerlendirmede, terapistler grubun ortasında, ölüm temasından dolayı gruptaki ağırlığın üzerinde durdular; grubu farketmeden erken bitiren ikinci terapist, bu tutumunun grup boyunca kendisininin de dikkatinin zaman zaman, yeterli babalık yapmadığından dolayı hep sitem ettiği babasının ölümünü istediği anlara kaymasından kaynaklanabileceğini belirtti.

Bir hafta sonraki oturum çok doğallıkla önceki oturumun devamıydı. Üç grup üyesi çıkışta bir süre birlikte yürümüşler, ölümden söz etmeyi sürdürmüşlerdi. Başak eve gider gitmez hemen annesini ve ablasını arayarak onları ne kadar sevdiğini söylemişti. Zehra, "bugün bu kasvetli havayı bırakıp eğlenceli konulardan bahsedelim" diye çıkıştı. Birinci terapist, "bir önerin mi var?" diye sorduğunda ise "yooo!" diye cevapladı. Grup bir süre daha geçen oturumdan nasıl etkilenildiği üzerinde durdu. Kimisi rahatladığını kimisi tüm hafta boyunca grubu düşündüğünü söylüyordu. Kimisi ebeveynin kendilerinde oluşturduğu duygulardan onları sorumlu tutuyor, kimisi ebeveynlerini ne kadar sevdiklerini söyleyerek onlara karşı çıkıyordu.

Birinci terapist, "grupta bir başkasının ölümünü isteyenler var, istemeyenler var. Acaba insan niye ister bir başkasının ölümünü?" diye sordu tüm gruba. Zehra, "ötekinin hayatını engellediği için ister" diye cevapladı hemen. Canan "kaybetme korkusundan dolayı da sevdiklerimizin ölümünü istemeyiz" deyince Zehra, "hayatımızı engellemeyen tam tersine yardımcı olan, destekleyen insanın ölümünü istemeyiz" dedi. İkinci terapist, "baban senin neyini engelledi?" diye sordu Zehra'ya.

-"Şimdi söyleyemem ama her şeyimi, her şeyimi!"

-"Oysa benim babam her şeyime destek olur, eğitimime, hayatı daha iyi anlamama. Sıkıştığımda yalnızca ona sarılıp ağlarım. Babama annem Ahmetciğim der, ben de öyle derim. Hatta bir keresinde kocacığım bile dedim. O ölürse, asla bir daha böyle bir sevgi bulamam." Diye Zehra'ya meydan okurcasına söze karıştı Melis. Bir rüyasını anlatmaya koyuldu. "Okyanus kenarında bir ev var. Gece. Karı koca kavga ediyor. Baba iki aylık bebeğine yüzme öğretmek istiyor, anne istemiyor, adam kazanıyor, bebekle birlikte ufka doğru yüzüyorlar. Çok dalga var. Adam çocuğu bırakıyor, sen git ufka diyor. Ben beliriyorum o anda,denize atlayıp çocuğu kurtarıyorum. Babam giriyor sahneye, ona soruyorum, 'bu çocuk yaşar mı?' diye. 'Bu çocuğun gözleri yok, onları bulup yerine takarsan yaşar' diyor doktor babam. İki kırık pinpon topu buluyorum. Babam, bunlar kırık işe yaramaz diyor, bebek ölüyor." Birinci terapist:

-"Ne hissediyorsun o anda?"

-"Babama karşı hayranlık"

-"Kendine karşı?"

-"Çaresizlik"

-"İyi ama çocuğu yaşatmak için hep sen uğraştın, baban yalnızca ölmüş olduğuna karar verdi" diyor ikinci terapist Zehra'ya. O hiç aldırış etmeden daha önceden çalışılmış ve bilgiç bir edayla kendi rüyasını yorumlamaya başlıyor. "Babamdan bağımsızlaşamıyormuşum gibi geliyor, ona karşı duygularımda çok zayıfım. Hedeflerimi kısıtlıyor bu. Aslında babam hep benim özgürce davranmamdan yanadır, 'partilere git-gez' der ama ben o üzülür diye yapamam. O kadar beni düşünür ki, eve iç-güveysi bile almaya razı. Bu yüzden Zehra'nın babasını ve onun ruh halini anlamam imkansız."

Birinci terapist, "ikinizin de babası görünüşte çok değişik ama hayatınızın engellenmesi açısından nasıl bir fark var ortada?" diye sorunca, Zehra "sonuç aynı" diyor "ama hiç değilse ben Melis'ten daha iyiyim çünkü benim hayatımı doğrudan babam engelliyor, Melis'inkini ise kendisi..." Melis, şaşkın, anlamıyor.

-"Senin hayatını başkası mı engelliyor?" diye soruyor birinci terapist hafif bir ironiyle. "Evet!" diyor Zehra önce, sonra gülümseyerek başını öne eğiyor.

İkinci terapist Başak'a dönerek "annen üzülmesin diye yapamadıklarından bahsetmiştin, hatırladın mı?" diyor. Başak, çok iyi anlamış bir edayla başını sallıyor. Melis, hala şaşkın "İyi ama ben haksız mıyım, katı babalar bağımsızlaşmak için daha iyi fırsat sunmazlar mı? Benim babam o kadar iyi ki, o kadar çok sevgi görüyorum ki bağımsızlaşamıyorum!"

-"Aslında onu üzecek şeyler yapabilirim, şimdi bana bir şey de yapamaz, birisiyle birlikte yaşayabilirim mesela, ama yapamıyorum, ben yapmıyorum" diyor Zehra. Melis, şaşkınlığından biraz sıyrılıyor:

-"Ben de tam tersi. Hatta bir ara babamın isteğiyle bir erkek arkadaşım bizim evde yaşadı."

-"Nasıl bir şeydi bu senin için?" diye sordu birinci terapist.

-"Çok zor. Her şey benim kontrolümde olmak zorundaydı. Erkek arkadaşım bizim evde kaldığı halde, bana güveniyorlar, onları hayal kırıklığına uğratmamalıyım diye çok ama çok çaba harcadım."

Grup gülüyor. Melis de hafifçe gülmeye başlıyor.

Grubun sonunda ikinci terapist, birinci terapiste dönüp "felsefi bir soru sorayım mı? Hayatımızı istediğimiz gibi yaşayamazsak, psikolojimiz bunu ölüm olarak algılıyor diyebilir miyiz? İster başkasının, ister kendimizin ölümünü istemek ister başkasının ister kendimizin ölümünden korkmak şeklinde olsun..." "Evet" diyor birinci terapist, "benim aklımdan da tam bu tür ifadeler geçiyordu..."]

 

 

Yaşayıp giderken ya da teorik düşünmelerimiz sırasında göremediğimizi, sanatçılar görüyor çoğu zaman, grubumuzun etrafında dönüp durduğu "ölüm"ün gündelik yaşamdaki yaşanma biçimini Orhan Veli'nin "Rahat" şiirindeki şu dizeleriyle görmesi gibi: "Şu kavga bir bitse dersin- Acıkmasam dersin- Yorulmasam dersin- Çişim gelmese dersin- Uykum gelmese dersin- Ölsem desene!" Bunu görmem benim "ölüm"e bakışımda bazı değişikliklere yol açtı. Bir kere artık çok açık biçimde "fiziksel" ve "psikolojik" ölümün çok farklı şeyler olduğunu düşünüyorum.

"Fiziksel ölüm", başkalarının ya da kendimizin gerçekten ölümü, "psikolojik ölüm"den çok farklıdır; o somut bir dünya gerçekliği, kazaların, afetlerin, savaşların, evlerin, ağaçların, çocukların, öfke ve şefkatin gerçekliği gibi yer alır zihnimizde. Bütün bu hayat fenomenleri yaşam dünyamızda, zihnimizde nasıl yer alıyorsa öyle yer alır "fiziksel ölüm" de; bütün bu hayat fenomenlerini nasıl karşılıyorsak, onlarla nasıl baş ediyorsak, ruhsal ve bedensel potansiyellerimizle direnmeye çalışırız fiziksel ölüme. Ölümü karşılamamızda "fiziksel ölüm" gerçeğinden ziyade "psikolojik ölüm" yaşantılarımız daha temel bir rol oynar. "Psikolojik ölüm", "fiziksel ölüm"ün psikolojimizde yol açtığı duygular değildir. İster bizim ister bir başkasının kapısını çalsın "fiziksel ölüm" yırtıcı bir hayvan gibi çıkıverir ortaya, korkutur, dehşete düşürür; ölümle gelen kayıplar iç dünyamızda tutulan değer ölçüsünde bizi üzer, mateme boğar. Her ne kadar psikiyatride ve psikolojide hep bunlar üzerinde durulduysa da biz "psikolojik ölüm"le bunları kastetmiyoruz. Tüm bu tepkileri "fiziksel ölüm"ün psikolojimizdeki etkileri olarak görüyoruz ve "fiziksel ölüm" kavramı içinde değerlendiriyoruz. "Fiziksel ölüm" ve bu ölüme verilen psikolojik tepkiler, hayvanlarda da görülür ama "psikolojik ölüm", insana mahsustur ve insanın ölüm bilinçliliğiyle ilgilidir. "Psikolojik ölüm" bizim grupta konuştuğumuz "ölüm", Orhan Veli'nin sözünü ettiği ölümdür. Fiziksel ölümün yırtıcılığını en iyi karşılama yolu, onunla anlaşmanın bir yolunu bulabilmekten o da "psikolojik ölüm"ü tanımaktan geçer. Bilim dünyasında bugüne kadar fark edilmeden kalmış olan "Psikolojik ölüm"ü, sanatçılar sezmiş, başta Heidegger olmak üzere bazı felsefeciler anlamış ve teorik olarak ifade etmeye çalışmışlardır.

Bakalım.

Psikolojik ölüm, insanın ölüm bilinçliliğiyle ilgilidir ve onun ilk görünen katmanı, örnek verdiğimiz grupta ortaya çıktığı gibi, bizim "dünyaya doğru varlık" oluşumuzun bir kipidir. İnsan olmamız bizi bir hayat gailesine (besorgen; concern; ilgilenim) mahkum eder; dünyada, bir şeylerle, belli amaçlara yönelik olarak, pratik ağırlıklı, alet edavat yardımıyla, belli bir özenle uğraşmak, didinmek zorundayızdır. Dünya içinde yaşarken hep bir şeylerle ilgiliyizdir; hayat gailesinden vazgeçemeyiz; iş-güç, sorunlar, amaçlar, kurallar, bizi hep bir günlük maişet derdi kuşatır. İşe zamanında gitmeye, trafik kurallarına uymaya, para kazanmaya uğraşır dururuz. Günlük maişet içinde bu akıp gidişimizi çoğu zaman hissetmeyiz bile.

Ne zaman ki, dünyayla olan bu ilgilenimimiz durulursa, örneğin her hangi bir şeyle uğraşmazken, dinlenirken, tembellik hakkımızı kullanıp kaytarırken, oyalanırken, tamamlanmış bir işin ardından aldığımız "ohh" nefesiyle birlikte kaygı çıkar gelir saklandığı kuytulardan. Şöyle bir dünya içindeki halimize bakarız; dünyayı bizim amaç, alet, kural ve uğraşılarımızdan bağımsız "işte, oracıkta, öylesine duran bir dünya" olarak algılarız. Dünya orada duruyordur; bizse bir arzu yumağı olarak burada. Dünyayla ayrılığımızı aramızdaki uçurumu görmek, ürkütücüdür. Arzumuz harekete geçtiğinde dünyayla kaynaşırız ama arzumuz harekete geçemez, bir ilgilenime dönüşemezse ayrılığı fark ederiz; uçurum önümüzde büyür de büyür. Uçurum, bir "dünyasızlaşma tehdidi"dir; dünya tümüyle bizden koparılıp alınabilir. Dünyasızlaşma, hayat oyununda yer alamama, yaşamama, hiçleşme yani "ölüm" demektir. İşte bu yüzden her yaşanmamışlıkta, arzumuzun ulaşamadığı her hayat parçasında yaşanan şeydir "psikolojik ölüm". Arzumuzun ilgilenime dönüşemeyip boşlukta sallandığı ya da kendisini başkalarının arzusuna bıraktığı her anı psikolojimiz bir tür ölüm olarak yaşar. Psikolojik ölümün bu ilk katmanı yüzünden bazı insanlar halen dipdiri hayatta oldukları halde gönlümüzden düştükleri zaman bizim için sonsuza kadar ölüdürler; gerçekten ölmüş, ölüm ülkesine göçüp gitmiş bazı insanlar ise onlarda bir arzumanımız kaldığı için içimizde sonsuza kadar capcanlı kalırlar. Psikolojik ölümün bu boyutu yüzünden, birçok kere yaşarken ölüveririz ve hissederiz ki öldüğümüzde arzumuzun, gönlümüzün bu dünyada kalan kısımları miktarınca gözümüz açık gidecektir.

"Psikolojik ölüm"ün daha derindeki boyutu, bizim faniliğimizden, temelde "ölüme doğru varlık" oluşumuzdan kaynaklanır. Sonsuzluk içinde devinen, oyalanıp duran, yalnızca dünyadan zevk almaya yönelen ya da tamamen dünyaya yapışık, oradaki olanaklarla oynayıp duran bir varlık değildir insan. İnsanın varlığı tükenen türdendir, sonludur. Temeldeki kaygımızın asıl nedeni de dünya hayatındaki bu geçici konumumuzdur. "Hergünlük"de, "onlar" alanında sürdürdüğümüz gevezece varoluş şekilleri de, faniliğimizin, zamansallığımızın unutulması amacına yönelikdir. Ama çabalar nafiledir; biz ne kadar dünyaya doğru, ilgilenimler alanına doğru yönelip ölümü unutmaya çalışırsak, ölüm o ölçüde bize yaklaşır. Nasıl kaygı sayesinde insan ilgilenimlere açılıyorsa, insanın zamansallığı da kaygıyı açmaktadır. "Zaman", ne dışımızda akıp giden bir şeydir ne de dışımızdaki dünyaya uyguladığımız içsel anlıksal bir şey. Ne o, ne ötekidir; hem onu hem ötekini içerir. "Ölüm"se, bu açıdan bakıldığında bir gün başımıza gelecek bir "olgu" değil, geride kalan hayatımızdır; geçip giden zamandır. Psikolojimizde ölümü ileriye doğru baktığımızda göremeyiz; geriye dönüp baktığımızda görürüz, bakma cesaretimiz varsa... Cesaretle geçip giden hayata, ölmekte oluşumuza bakabilirsek eğer, faniliğimizden fışkıran temel kaygıyı karşılayacak gücümüz varsa, hayatımızı bu kaygıyla otantik biçimde yönlendirmeyi de başarabiliriz. Kendimizi hayatla oynayacağımız oyuna, içinde yol aldığımız hiçliğe doğru bırakabiliriz artık; biliriz ki bu oyun oynanmak zorundadır ve oyun bir kez oynanmaya başlayınca o da bizimle oynar.

Ama çoğumuz, çoğu zaman bu gücü, bu cesareti bulamayız; hayatla karşılaşmayı göze alamayız; oynayamayız oyunu, onun bizimle oynamasına da izin vermeyiz. Yapabileceğimiz tek şey, seyirciliktir. Tıpkı tribünden oyunu seyredenler gibi merakla, heyecanla, gevezelik ederek, denilenleri yaparak...Çoğu yaşamlar, psikolojik olarak ölü bir biçimde yaşanırlar.

(Bu yazı, yazarın http://www.drerolgoka.20m.com adresindeki sayfasından alınmıştır.)

KAPAK PSiKOLOJi