Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes)
PORTRE

VOLTAiRE


Asıl adı François-Marie Arovet olan Voltaire, 21 Kasım 1694’te Paris’te doğdu. Yedi yaşındayken annesini kaybetti. Voltaire ufak tefek ve narin yapılı bir insandı. Şeytani gülüşü, cin gibi bakışı ve öğrenmeye karşı duyduğu ilgiyle daha o zamanlarda bile insanların dikkatini çekiyordu.

Onyedi yaşına girdiği zaman edebiyata olan ilgisi açığa çıktı. Babası onu bir hukukçunun yanında çalışmaya zorladıysa da Voltaire başarılı olamadı.

“Yazar olmak sürünmek, açlıktan ölmektir” diyen babası son olarak onu mirasından mahrum ederek bu sevdadan vazgeçirmeye çalıştı. Fakat bu da işe yaramadı ve Voltaire on yıl içinde “Mösyö Voltaire” olarak ün yaptı.

Voltaire’in ününün bu kadar çabuk yayılmasında, tüm kitaplarını yasaklayan ve üçüncü gece piyesini sahneden kaldıran sansür kurulunun önemli bir rolü vardı. Piyeslerinin serbestçe oynandığı geceler Paris’in

sanata düşkün çevreleri tiyatroya akın ediyordu. Kitaplarından alınan tümceler dillerde dolaşmaya başladı ve sonunda ünü Fransa sınırlarını aştı. Onun oyunlarında ve fantazi öykülerinde her zaman egzotik bir hava vardı. Görünüşte, olayın başka ülkelere ait olduğu sanılıyordu. Fakat küçük bir dikkat, onların anlam ikiliğini, daha önemlisi, müthiş yergi amacını anlamakta gecikmiyordu. Bu yüzden Voltaire bir yıl kadar Bastille Cezaevi’nde kaldı.

Fransa’nın en büyük oyuncusu olan Adrienne Lecouvreur ölürken Voltaire de yanındaydı. Sanatının utanç verici ve ayıp bir sanat olduğunu itiraf etmesi için rahibin yaptığı uyarıyı, nasıl gururla reddettiğini gözleriyle gördü. Bunun üzerine rahibin takındığı ilgisizlik Voltaire’in yaşamında önemli bir etki yaptı. Voltaire ikinci kez Bastille Cezaevi’ne gönderildi.  Sonra Fransa’dan- uzaklaşma koşuluyla serbest bırakıldı. Londra’ya geçen Voltaire, İngiliz monarşisinin gösterdiği olgunluk karşısında şaşkınlığa düştü. Westminister’de Isaac Newton’a yapılan cenaze töreni gözlerini yaşarttı; Fransa’da, bir bilim adamına böylesi göz kamaştırıcı bir tören yapılması görülmemiş birşeydi.

1729 yılında otuzbeş yaşındayken, Voltaire’in Fransa’ya dönmesine izin verildi.

Zalimliğe, hoşgörmezliğe, her zaman yergici kalemiyle karşı durdu. “Benim mesleğim” diyordu, “Düşündüğümü söylemektir.” Ve onun düşündükleri, şiir, oyun, makale ve öykü olarak, 99 ciltlik bir kütüphane oluşturmuştur. Bunlardan başka, tanınmış insanlara yazılmış 8 bin mektubu vardır. Danimarka Kralı 7. Christian tüm reformları aynı zamanda yapamadığı için Voltaire’den özür dilemişti. İsveç Kralı 3. Gustavus onun simgelediği hümanizme ulaşmak için çalıştığını ifade etmekten zevk duymuştu. Voltaire’le mektuplaşan insanlar, Voltaire’in adresini bulmakta güçlük çekiyorlardı. Çünkü Voltaire sık sık gizlenmek zorundaydı. Her yeni kitabının çıkışı olay oluyor, Avrupa’nın kültür çevreleri, bu kitaplarda, krallara ait kutsal hakların, Engizisyon Mahkemesi’nin teker teker ortaya konulduğunu, didik didik edildiğini ileri sürüyorlardı. Yazdığı her satır bir mahkeme kararı denli etkiliydi. “Kardinal Mazarin, yapabileceği iyi şeyleri yapmadığı için suçludur” tümcesi en anlamlı örneklerdendir.

 

Voltaire, 1749 yılında, Büyük Frederick’in davetini kabul ederek Potsdam’a gitti. Fakat çok geçmeden Prusyalı soyluların militarist düşüncelerine öfkelendi ve sarayın kurallarıyla eğlenmeye başladı. Frederick’in vücuduna batan bir iğne durumuna gelen Voltaire sonunda burada da kalamadı. Artık tüm kapılar kendisine kapanmıştı.

1755 yılında küçük Genova Cumhuriyeti’ne sığındı. Avrupa’nın tanınmış tüm kişileri buraya, onu ziyarete geldiler. Voltaire, gösterişli sarı saten elbisesi içinde hayalet gibi duran vücuduyla ve buruşuk yüzünde gezinen gülüşüyle, konuklarını, Avrupa’da eşine az rastlanan düşünce ziyafetleriyle ağırladı. Üç gün kalmak için gelenler, üç ay geçtiği halde oradan ayrılmak istemiyorlardı. O kadar ki, Voltaire, “Tanrım, beni dostlarımdan kurtar!” demek zorunda kalmış, arkasından da eklemiştir: “Düşmanlarımın hakkından ben tek başıma gelirim.”

Siyasi ve dinsel baskılar ve izlenmeler yüzünden kaçanlar onun yardımına sığındılar. Voltaire, onlar için evler yaptırdı, her birine çalışabileceği bir iş buldu. Çok geçmeden, malikânesinde bir köy doğdu. Köylü çocukların okuması için bir okul, bir de kilise yaptırdı.

Voltaire’in yaşamının en fırtınalı olayı bu yıllara rastlar. 1762 yılında, fanatik dindarların, inançsızlara uygulanan toplu öldürme olaylarını kutladıkları dönemde, Toulouse’da bir dükkanda asılmış bir genç bulundu. Anlatıldığına göre asılan delikanlı Protestan olduğu halde Katolikliğe geçmek istemiş; bunun üzerine babası tarafından asılmıştı. Yaşlı baba Calas ağır işkencelere karşın hiçbir şey söylemedi. Sonunda ölüm cezasına çarptırıldı. Fakat olayla ilgilenen Voltaire Ceza Kanunu’nun gizlenmiş olan kötülüklerini ortaya çıkarmaya başladı. Jüri yoktu; sanığa görüşme, danışma hakları tanınmamıştı; onun lehine olacak hiçbir delil dikkate alınmıyordu. Suçlayanlar delillerini gizlice sunuyorlar ve tanıklıklarını gizlice yapıyorlardı; daha kötüsü yargıçlar, tıpkı savcıymış gibi hareket ediyorlardı. Davayı biraz daha inceleyen Voltaire, birçok ceza kanununun yazılı bir aslı bulunmadığını, yalnız bunları uygulayanların kafalarında istenilen biçimde uygulanmak üzere saklandıklarını öğrendi.

Tüm gücüyle mücadele sahnesine atıldı. Üç yıl boyunca avukatları, kilise adamlarını, kralları ve tüm Avrupa basınını Calas davasını yeniletmek üzere bombardımana tuttu. Sonunda kral davayı yeniden ele aldırmaya

karar verdi. İdam edilen Calas’ın masum olduğu ortaya çıktı. Bu olaydan sonra, 800 yıldır ihmal edilmiş olan ceza kanunu yeni bir reforma kavuştu.

Ülkesinin özlemiyle yanan Voltaire, ölmeden önce sevgili Paris’ini bir daha görme isteğini yenemedi. 1778 Şubatı’nda bir Fransız gümrük memuru, içindeki eşyayı görmek için sınırı geçmek üzere bulunan bir arabayı durdurdu. İçeriden ince gevrek bir ses şöyle yanıt verdi: “İçeride benden başka kaçak eşya yoktur!” Meraklanan memur kapıyı açıp artık milyonlarca insan tarafından bilinen o eski buruşuk gülüşü görünce yalnızca şöyle söyleyebildi: “Aman Allahım! Bu Mösyö Voltaire.”

Paris, büyük konuğu karşılama heyecanıyla çalkandı. Yıllardır ona kapılarını kapayan Ulusal Akademia bu kez kollarını ona açtı. Tüm Komedi Fransez üyeleri, bu büyük yazarı selamlamak üzere merdivenlerde sıralandılar. Yeni piyesi alkışlarla seyredildi. Voltaire artık yaşlanmış, 83 yaşına gelmişti. Mayıs ayında yeni bir dünya yolculuğuna çıkmak üzere yatağına uzandı. Voltaire’in son sözleri, “Ölüyorum... Fakat dostlarımı severek, düşmanlarımdan nefret etmeksizin, boş inançlardan iğrenerek ve Tanrı’ya inanarak ölüyorum” olmuştu.

Kilise, Voltaire’e dini tören yapmak istemedi. Voltaire de dostsuz, arkadaşsız Lecouvreur’ün sonunu yaşayacaktı. Arkadaşları Voltaire’i ayağa

kaldırıp aralarına alarak kapıda duran nöbetçileri aldattılar ve ona kentin dışında sade bir tören yaptılar.

Kendi zorbalarına karşı savaşmakta olan Fransa, daha önce “Ey millet uyan! Zincirlerini kır artık” diye haykıran kahramanını aniden anımsadı. 1791 yılında ihtilalin en kızgın döneminde, Voltaire’in naaşı Paris’e getirildi ve bir gece Bastille

zindanının yıkıntıları arasında bırakıldı. İkiyüzelli bin kişilik halk henüz Pantheon’a kaldırılmayan Fransız büyüklerinin cenazelerine son görevlerini yapmak için geçiyordu. Halk ilerlerken, bir pankart kollarını rüzgara uzattı. Pankartın üstünde şu mısralar vardı:

“İnsan aklına uçma gücünü verdi. Bizi özgürlüğe hazırladı.

***

 

Ayrılık, tatmin edilmeyen aşkı arttırır.

İnsanoğlu hiç de kötü olarak yaratılmamıştır; ama hastalandığı gibi kötüleşir de.

İnsan zeka karşısında eğilir ama şefkat karşısında diz çöker.

 

Hoşgörüsüzlüğün Doğal Kanunlara Uygun Olup Olmadığı Üzerine

KAPAK PORTRE