
Uzak çağlardan zamanımıza
kadar, günler kum gibi aktı; sayısız geceler ve dönüşsüz tören
alayları geçip gittiler; yıllar, yüzyıllar, kervanlar gibi uzak
ufuklara gidip kayboldular. Sonra biz onların izlerini bulduk...
O çağlardan beri nice
nice insanlar yaşadı bu dünyada! Kuşkusuz yeryüzündeki taşlar
kadar, belki daha çok... Bunların arasında ünlüler vardı,
silik olanlar vardı. İyiler vardı, kötüler vardı. Bazıları
dağlar kadar güçlü idiler, bazıları da kaplan kadar cesur,
kahraman... Her şeyi bilen bilgeler vardı; üstün yeteneklerle
donanmış sanat dahileri vardı. Nice milletler nice zamanlardan
beri yok olup gittiler ve onların yalnız adları kaldı...
Ama dünyada, insan hafızası
zamana meydan okur. İnsanın kendi hayatı, göz açıp kapatıncaya
kadar geçen zaman kadar kısadır. Ölümsüz olan düşüncedir,
fikirdir. Ve bu fikirler insandan insana geçer. Ölümsüz olan
Manas’tır, çağdan çağa geçen Manas’ın sözleridir..
Manas destanı, bir
ozan-milletin kendini ifadesi. Bin yıldır dilden dile, nesilden
nesile aktarılan, bir milletin tarih boyunca varoluş mücadelesini,
zaferlerini, acılarını, kahramanlıklarını anlatan bir Kırgız
destanı. Manas, Kırgız Türkünün her şeyi. Milyona varan mısra
adedi ile, dünyanın bu en büyük destanı, Kırgız’ın dilinde
atasını, tarihini, değerlerini, hülasası kendini anlatan bir değerler
arşivine dönüşmüştür. Bu dev arşiv şifahidir, yani yüzyıllardır
manasçı ozanların dimağlarındadır, onu insanların önünde büyük
coşkuyla ezberden okur, onu yeniden yaşıyormuşçasına oynarlar.
Manas’ı zihinlerinde her nesilde yenileyerek, yeni şeyler katarak
büyütür, takip eden kuşaklara aktarırlar. Manas kapsayıcıdır,
her yeni kuşak için söyleyecekleri, her yeni hâl için başvurulabilecek
hikayeleri vardır.
Manas’ı günümüze ulaştıran
ozanlar arasında yüzyıllardır niceleri gelip geçmiş, her biri
atasından öğrendiğine kendi ustalığını da katıp, takip eden
kuşağa aktarmış. Bu usta manasçılar bu devasa destanı kalabalıkların
önünde, sesini daha uzaklara duyurmaya çalışarak büyük bir coşkuyla
ezberden okurlar, onu yaşar, yaşatırlar. Dinleyenleri Manas’ı, oğlu
Semetey’i, savaşlarda rüzgardan hızlı koşan tulpar atları,
savaşı, zaferi, yenilişi, kahramanlığı manasçıların dilinden
tanıyıp, bilirler. Bu büyük Manas destanını yüzyıllardır yaşatan,
onu günümüze ulaştıran manasçılar içinde biri var ki sesini en
uzaklara duyurmayı başarmış, Kırgız kültürü ve Manas destanından
feyz alan eserleri, yüzü aşkın dile tercüme edilmiş. Son yüzyılda,
bu edip milletin bir çocuğu, kendinden önceki manasçıların
Manas’ı sadece kendi evlatlarına anlatmalarından farklı olarak,
onu kalıp olarak değil, içerik olarak dünyaya tanıtmayı başarmış,
kendi eşsiz milli birikimini diğer milletlerle paylaşmanın yollarını
bulmuştur. Onun hikaye ve romanları, Kırgız kültürünün, tarih
ve medeniyetinin başka bir deyişle Manas’ın, yazılı
edebiyattaki tezahürleridir. O, ünlü yazar Cengiz Aytmatov’dur.
“O uzak çağlardan
zamanımıza kadar, sözler sözleri, fikirler fikirleri doğurdu.
Ve türküler başka türkülere karıştı. Olaylar ve bu olayların
öyküsü bir destana dönüştü. Manas’ın ve Kırgız aşiretlerini
birleştiren, bu birliğin simgesi olan Manas’ın oğlu
Semetey’in hikayeleri, Kırgızların sayısız düşmanlarıyla
yaptıkları savaşlar, kahramanlıklar, bize işte böyle ulaştı...
Biz bu destana babalarımızın,
bütün ecdadımızın seslerini verdik. Bu sesleri hep duyacağız:
Çok eski zamanlarda buraları terk eden kuşların uçuşunu,
nice zamandır artık toprağı dövmeyen toynakların sesini,
savaşta ölen batırların naralarını, ölenler için yakılan
ağıtlarımızı, zaferler için sevinç çığlıklarımızı
duyacağız. Bu destan, yaşayanların övüncü, hepimizin övüncü
için, geçmişi canlandıracak, gösterecektir...”
***
Cengiz Aytmatov 1928 yılında
Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve Talas
vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul
Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası
1937 yılında Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasına
katılır. Kemikleri 1991 yılında bulunur. Aytmatov’un amcası da
2. Dünya savaşında ölmüştür. Annesi çeşitli memuriyetlerde
bulunmuş modern bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek
durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde
gider. Babaannesi Ayımkan etrafında saygı gören bilge bir kadındır.
İrticalen şiirler söyler, beş-altı yaşından itibaren torununu
ninniler, masallar, efsanelerle besler. Aytmatov cok küçük yaşlardan
itibaren ozanların atışmalarını dinler, sohbetlerine katılır.
Şifahi kültürün çok canlı yaşandığı bu toprakların destani
havası yazarı içten içe kuşatıp zenginleştir.
İkinci Dünya savaşının
yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından
itibaren çalışmaya başlar. On yaşında toprağı işler. Ondört
yaşında şeker köyünde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine
getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. Bu sıralarda,
erkekler cephede savaşırken, köylerde kadın ve çocukların çektikleri
sefalete şahit olur. 1946’da Kazakistan’ın Cambul şehrinde
veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince 1948’de Kırgızistan
tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de buradan veteriner olarak
mezun olur.
Aytmatovun ilk eseri, 1952
yılında Pravda Gazetesi’nde yayımlanan Gazeteci Cyuda’dır. Bu
hikayeyi 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder.
1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne
devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy
Mir (yeni dünya) dergisinde yayımlanır. Bu eseri büyük ilgi görür.
Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından
Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile
yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için
“dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.
Ey Alfred de Musset, Kırgız
boylarındaki bu ağustos gecesini de, otuz yaşında hayatını
ve gücünü hiç kaybetmediğini söyleyebilen bu gencide kıskanmalısın
dostum!
..
İşte şimdi burada,
Villon’un, Hugo’nun, Baudelaire’nin, Paris’inde, kralların
ve devrimlerin Paris’inde, ressamların yüzyıllık Paris’i
olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan
şu Paris’te Werther, Bérénice, Antoine ve Kleopatra, Manon
Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden
düşüverdi. Çünkü ben Cemile’yi okudum. Roméo Juliette,
Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri
gözümde değil, çünkü ben ikinci cihan savaşının üçüncü
yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu
vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve
Cemile’ye, bunların hikayesini anlatan küçük Seyit’e
rastladım.
Aytmatov, Cemile’nin yayımlandığı
1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer.
Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist kampanyası sırasında
Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir -Aytmatov’un
partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü
Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik
yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı
terslikler yaşamıştır.- Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus
yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan
dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta
Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen,
Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden
oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin
Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy
Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü
kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.
Cengiz Aytmatov’un edebi
seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar.
İlk romanı olan Toprak Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı
yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı’yı
kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında
hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan Kızıl
Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra,
yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını
neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu hikayesini, 1975’de
Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro
eserini,1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan Ala
Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün
Olur Asra Bedel romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından
önemlidir. Aytmatov bu romanında, Elveda Gülsarı’da temel işleyiş
bozukluklarını dile getirdiği rejimin eleştirisini daha ileri götürmüş,
Sovyet mantığını temelden sorgulayan fikirlerini yayınlamıştır.
Onun, milletinin
birikimini tüm dünyaya duyurması kolay olmamıştır. Tarihte eşine
ender rastlanacak bir baskı rejiminde, millete ait olan her şeyin
talan edilmeye, unutturulmaya çalışıldığı bir ortamda söz söylemek,
değerlerini savunmak, millete ait olana vurgu yapmak cesaretini gösterebilen
Aytmatov, yıldan yıla daha yüksek sesle, sözlerinin altını daha
kalın çizerek konuşur. İlk yıllarında Yüz yüze, Cemile gibi
hikayeleriyle tanınıp sevilen Aytmatov’un bu hikayelerindeki başarısıyla
topladığı ilgi, ona daha sonraki yıllarda Elveda Gülsarı gibi, Gün
olur asra bedel gibi romanlarla, toplumsal problemleri tüm
Sovyetlerin gündemine taşıma imkanı sunmuştur.
Aytmatov 1986 yılında neşredilen
Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli
olandan evrensel olana taşımıştır. Bu romanda Hıristiyanlık
dini baz alınarak rejimin dini hayat üzerindeki yanlış uygulamalarına,
bunun bir neticesi olan uyuşturucu belasına ve bozulan ekolojik
dengeye değinmiştir.
Aytmatov 1990’da yayınlanan
Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı
yıl Gün Olur Asra Bedel romanının devamı olan Cengiz Han’a Küsen
Bulut’u yayınlar. Yazar bu eserinde Sosyalist rejime daha önce
yazdıklarından daha sert eleştiriler yöneltir. Bu roman aslında yıllarca
rejimin her katında bulunmuş birinin görgü şahitliği yapmasından
başka bir şey değildir. Totaliter, baskıcı kafa yapısını bütün
çelişkileriyle gözler önüne serer.
Devletin çıkarlarından
daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli
olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı
da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen,
yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu
insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan
onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt
temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı
Aytmatov, başarılı bir
edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin
çeşitli birimlerinde görev almış, bu sayede rejimin işleyişine
tanık olmuş biridir. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u
tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983
yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır.
Gorbaçov döneminde Sovyet Parlementosu Kültür ve Ulusal Diller
Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde
bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş
danışmanından biri olan yazar, halen Kırgızistan’ın Lüxemburg,
Hollanda ve Belçika büyükelçilikleri görevini yürütmektedir.
***
“Her yazar bir milletin
çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli
gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır.
Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve
hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere
varamazsınız. Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın
ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine
doğru genişletmek ve ‘evrensel’ olana ulaşmak için gayret göstermek
durumundadır. İyi yazar “tipik insan” ortaya koyma ustalığına
erişen yazardır.”
Aytmatov, milletinin tarih
boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün
maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın
insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını,
kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş,
halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel
şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş,
eserlerinde kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış
bir yazardır. Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya
ait efsane, destan, masal hikaye ve türküleri, bunların meydana
geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız
Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla,
maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına
yeniden hatırlatmaya çalışmış. Hikayelerinde halkının değerlerini,
dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli
özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından
haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Hikayelerinde, Kırgız Türklerinin
zengin şifahi kültürüne ait efsaneleri, masalları, türküleri
kullanışında gözlenen coşku da yazarın bu yanının en bariz göstergesi
durumundadır.
Cengiz Aytmatov’un
eserleri hayatından izler taşır. Hayat, onu halkının bütün
sorunları ile çok küçük yaşlarından itibaren yüz yüze getirmiş,
ona halkını tanımasını, onun genel halini anlamasını sağlayan
bir çevrede yetişme imkanı sunmuştur. Savaş Aytmatov’un hatırasında
silinmeyecek izler bırakır. Savaş için askere alınan yetişkin
erkeklerin köydeki işlerinin hepsi, halkın sorunlarına çare
bulmak, daha on iki-on üç yaşlarındayken onun ve akranlarının sırtına
yüklenir. Cepheye gönderilen erkeklerin ailelerinin sorumluluğu,
onların iaşesi, aralarındaki sosyal ilişkiler, bir yandan savaşa
rağmen devam etmesi zorunlu olan zirai faaliyet, savaşın daha çok
küçük yaşlarda Aytmatov’un sırtına yüklediği
sorumluluklardan en görünürde olanlarıdır.
Aytmatov’un köy sovyeti
kolhozu sekreterliği sırasında yaşadıkları, çektiği sıkıntılar,
şahit olduğu zor durumlar eserlerine de yansımıştır. Toprak Ana
romanında ve yüz yüze hikayesinde, ikinci dünya savaşında
erkekleri askere alınan köylerde geride kalanların çektiği sıkıntılar
etkileyici bir üslupla anlatılır. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç
olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat
zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden
ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar,
yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri,
umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen
cepheye çağrılma yaşı, yine gidenler, ayrılıklar, gözyaşları...
yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş. Yazar eserlerinde
salt bir savaş karşıtlığı fikri vermeye çalışmasa da,
hikayelerinde halk, evlatlarını cepheye göndermesine rağmen savaşı
sahiplenmemiş bir görünüm sergiler. Savaşın anlatıldığı bölümlerde
bir savaş romantizmine rastlanmaz.
Aytmatov savaş yıllarını,
kocasız kalan kadınları babasız kalan çocukların, oğulsuz kalan
anaların acılarına şahit olmuş, asker kaçaklarını görmüş,
geride kalanların birbirlerine yaptıkları acımasızlıklarını yaşamış.
Hasılı bütün yıkıcılığıyla savaş ona hikayelerinde temel
malzeme olmuş.
Savaş insanları hayal
edemeyecekleri acıları çekmeye, ağırlığına tahammül
edilemeyecek durumlarda kalmaya zorluyor. Ve böylesine zor durumları
kelimelere dökmekte Aytmatov’un başarısı onun ustalığının
kanıtı durumunda.
Eserlerinde Sovyet
rejimine eleştiriler yönelten Aytmatov bunu önceleri daha özenli
ifadelerle, sistemin genel yanlışlığını vurgulamak yerine işleyiş,
uygulayış bozuklularına değinirken, ileri ki yıllarda yazdıklarında
sistemi temelden sorgulamaktan çekinmemiştir. Elveda Gülsarı romanında
gençliğini devrimin idamesine adamış biri olan Tanabay’ın
dilinden, işleyişte yanlış giden bir şeyler olduğunu, gençliğinde
kolayca terk ettiği eskilere ait uygulamaların aslında vazgeçilmez
olduklarını -Bunu çok somut bir örnekle sunuyor. Tanabay, gençliğinde
kullanılmasına karşı çıktığı, çobanların kışın
yaylalarda kullandıkları keçe çadırların aslında şartlara en
uygun barınaklar olduğunu yaşlanınca fark ediyor- söylerken,
kendine ait olana karşı takınılan bu türden yanlış tavırlardan
duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Ancak yazar, Gün Olur Asra
Bedel romanında rejimin dine, geleneklere ve halkın değerlerine yönelik
tavrı keskin bir dille eleştirirken, kendi değerlerini unutanların,
değersiz mankurtlardan başka bir şey olmayacaklarını ifade
ediyor. Dişi kurdun rüyaları ve Cengiz han’a küzen bulut’ta
ise Aytmatov, baskıcı sovyet rejimi, ve onun uygulayıcılarını
tasvir ederken, totalitarizmin zaman ve mekana göre değişmeyen
karakterini etraflıca irdeliyor. Dişi kurdun rüyaları romanında,
boston adlı çoban, her yıl ürün talebini daha da artıran merkez
yöneticilerine, topraklarının veriminin azaldığını bunun
nedeninin de meraların, kimseye ait olmamaları dolayısıyla bakımsızlaşması
olduğunu, çarenin toprakların, çobanların mülkü haline
getirilmesi olduğunu, böylece sahiplerinin meralarına en iyi şekilde
bakıp en yüksek verimi alacaklarını söylüyor. Boston’un bu
talebi bunun sosyalizm ilkeleri ile örtüşmediği gerekçesi ile
geri çevriliyor, ayrıca köyün en başarılı çobanı olan bu adam
devrim karşıtı fikirleri yüzünden dışlanıyor, Hikayenin bu bölümüne
yazar çoğunlukla çiftçi olan Kırgız ve Kazak halklarının
rejimle olan sıkıntılarına değiniyor, sosyalizmin mülkiyet karşıtlığına
dair sert eleştiriler yöneltiyor.
Aytmatov’un
eserlerinden, eserlere konu olan Kazak ve Kırgız Türk boylarının
din telakkileri hakkında da ipuçları çıkarmak mümkün.
Eserlerinde yöre insanının din anlayışı, İslamiyet ve Şamanizm’in
harmanlandığı, İslamiyet’ten uzak olmayan ama Şamanist
unsurlarda içeren bir ‘töre’ anlayışı çerçevesinde şekillenmekte.
Gün olur asra bedel romanında, kadim arkadaşı Kazangap’a layıkıyla
bir cenaze töreni yapmak isteyen Yedigey, yeni yetişen neslin din ve
gelenek karşısındaki aldırışsızlığına isyan eder. Dostu için
yaptığı törende dini gereklilikleri ihmal etmek istemeyen, arkadaşının
naaşını atasından gördüğü gibi kıbleye doğru koyan, Kur’an
okuyan Yedigey, etrafındaki gençlere, cenazeyi nasıl gömdüğüne
dikkat etmelerini, kendi ölünce de onu böyle gömmelerini öğütler.
Burada yazar halk içinde din duygusunun kaybolmasına sebebiyet veren
rejim ve onun uygulayıcılarına yedigey’in dilinden okuduğu
lanetlerde, milletinin dininden, tarihinden, kendinden uzaklaşması
karşısında duyduğu üzüntüyü dile getirir. Eserlerinden, her ne
kadar dinden uzaklaşmış olunsa da yüzyıllardır insanların
hayatlarını şekillendiren İslam’ın izlerinin toplum hayatından
kolayca silinmediği anlaşılmakta. Lakin eserlerde at eti yeyip kımız
içen, Atların tanrısına, Boynuzlu maral anaya dua eden
karakterlerin varlığı, Kırgız ve Kazak Türkleri arasında alttan
alta geleneklerde yaşayan Şamanizm’in kalıntıları olarak
kendini gösteriyor;
Ey Isık-Göl, yeryüzü’nün
gökyüzü’ne bakan gözü! Sana sesleniyorum ey suları buz
tutmayan göl! Ey kutsal ebedi Varlık! Kadere hükmeden Gök tanr
gözünü köpüklerine çevirdiği zaman, duamı O’na ulaştırasın
diye, sana sesleniyorum... Yıldırım Sesli Manasçı’dan
Ey koruyucu Çoban
Ata, koyunların koruyucu ruhu! İşte sürülerin ilk kuzusu! Onu
kolla, bütün kuzuları kolla! Biz çobanları da kolla!...
Elveda Gülsarı’dan
Aytmatov’un kuşkusuz en
önemli özelliği romanlarında kullandığı folklorik malzeme. Halk
ait olan her şeyden, kültüründen, coğrafyasından yani insanından
haberdar olması Aytmatov’un farklı yanı. Destanlardan,
masallardan, atasözlerinden söylentilere, fırtına habercilerine
(halkın tecrübeleri) vs kadar. Bunların arasında efsaneler ve
masallar ön plana çıkıyor. Beyaz gemi romanı ile efsane ve
masalları eserlerinde daha ağırlıklı kullanmaya başlayan
Aytmatov, Gün Olur Asra bedel ve onun devamı olan Cengiz Han’a Küsen
Bulut romanlarında da efsanelere yer veriyor. Beyaz Gemi’de hikaye
bir masala dayanıyor; Boynuzlu Maral Ana destanı. Düşmanları
tarafından kılıçtan geçirilip kimsenin sağ bırakılmadığı
bir kabilede düşmanlarının gözünden kaçan bir kız bir oğlan
iki küçük çocuğun, yavruları insanlar tarafından öldürülen
bir maral tarafından sahiplenilmesini anlatan masal Aytmatovun
kaleminde iyiyle kötüyü çarpıştıran, iyiliğin pasif olamayacağına
vurgu yapan bir hikayenin malzemesine dönüşüyor. Gün Olur Asra
Bedel’de ise mankurt efsanesi ve raymalı aga ile begimay hikayesi
anlatılıyor. Cengiz han’a küsen bulut’ta ise romana ismini
veren efsane, han’ın üzerinde onun gittiği yere giden ve o iyilik
yaptıkça orada kalacak olan bir bulut. Aytmatov, efsane ve masalları
kendi hayalinde değiştirip onları konuyla ve zamanımızla örtüşen
bir zemine çekiyor. Bir mülakatında, eserlerinde kullandığı
efsane ve masalları orijinal halleriyle kullanmadığını, günümüz
için daha çarpıcı olacak şekilde değiştirdiğini söylüyor.
Aytmatov’un eserlerinde
yer verdiği bir diğer folklorik öğe ise türküler. Onun yaptığı
sadece türküleri hikayede kullanmak değil, türküler hakkında bir
hassasiyet oluşmasını sağlamak, onlara dikkat çekmektir. Nitekim
hikayelerinde kullandığı türküleri, türkünün doğduğu ortamın
şartlarıyla, ardındaki hikayelerle birlikte alır. Eserlerinde birçok
yerde türkülere verdiği önemin altını çizer;
“... bir türkü söylenmektedir,
ya genç yada yaşlı bir çobandır bu türküyü söyleyen. Dedem
beni hemen durdurur: ‘bak dinle, der, böyle türküyü her zaman
duyamazsın.’ Orada durup dinleriz. Dedem içini çekerek sesin
geldiği tarafa bakar ve başını sallar.”
“dedem diyor ki, geçmiş
zamanların birinde bir han başka bir hanı tutsak almış. Bu han
tutsağına: “Eğer istersen benim kölem olarak yanımda kalır
uzun zaman yaşayabilirsin. İstemezsen en büyük arzunu yerine
getirir, sonra da seni öldürürüm”, demiş. Tutsak han düşünüp
cevap vermiş: “Köle olarak yaşamak istemiyorum, beni öldür
daha iyi. Ancak öldürmeden önce herhangi bir çobanı buraya
getirmeni istiyorum.” “Ne yapacaksın o çobanı?” “Ölmeden
önce ondan bir türkü dinlemek istiyorum.” Dedem diyor ki, işte
böyle vatanlarının bir türküsü için canlarını feda eden
insanlar varmış. Böyle insanları görmeyi ne kadar isterdim!
Herhalde onlar büyük şehirlerde yaşıyorlar.
“Türküyü dinlerken
dedem kulağıma fısıldar: İlahi! Ne büyük insanlarmış eski
insanlar! Ne türküler yakmışlar”
Aytmatov’un Kırgız şifahi
edebiyatının ana unsurları olan masal, efsane ve türkülere yaptığı
vurgunun altında, insanına kendini hatırlatma çabası vardır. Gün
olur asra bedel romanında Abutalip adlı öğretmen halk içinde
dinlediği masal ve türküleri yazıya dökerek gelecek kuşaklara
aktarma telaşı içerisindedir.
...
Senden geniş nehir
var mı ?
Senden aziz yurt var mı
Enesay?
Senden derin bir dert
var mı Enesay?
Senden özgür olan
var mı Enesay?
Senden geniş bir
nehir yok Enesay,
Senden aziz bir vatan
yok Enesay,
Senden derinbir dert
de yok Enesay,
Senden özgür özgürlük
yok Enesay,
Enesay, Yenisey
nehrinin kırgızca ismi.
Aytmatov’un başarısının
ardında, onun, devasa Kırgız kültürünün yazılı edebiyattaki
ilk temsilcilerinden biri olmasının yanında, kendi kültüründen,
coğrafyasından, insanından haberdar olmak yatmaktadır. Beslendiği
kaynak daha nice Aytmatov’lar çıkaracak gürlüğe sahiptir.
Aytmatov'un
eserleri Aytmatov'la
yapılan bir söyleşi...
(Mehmet Haldun tarafından
hazırlanan bu yazı www.patikalar.net
den alınmıştır..) |