Teğmen Lukaş, emir eri Şvayk'a
bir mektup vererek, Bayan Kakonyi adlı Macar kadına götürmesini
ister ve bunu çok gizli tutmasını sıkı sıkı tembihler. Ertesi gün
bütün gazeteler mektuptan söz eder. Şvayk, mektubu götürürken,
sürekli olarak Macarları nasıl patakladığını anlatan bir arkadaşına
rastlar, birlikte içerler, sonra kadının evine giderler. Şvayk,
mektubu hizmetçiye teslim eder ve cevap almadan gitmeyeceğini
belirtir. Az sonra kadının yaşlı eşi dışarı fırlar, Şvayk'a
saldırır, Şvayk'ın arkadaşı da adamı merdivenden yuvarlayıverir.
Sokakta ufak çapta bir Çek-Macar dalaşması da yaşanır. Karakolda
mektubu kendisinin yazdığını öne süren Şvayk, zor durumda kalınca
mektubu yer. Ertesi gün gazetelerde mektup olayı bütün ayrıntılarıyla
anlatılmakta, hatta konu Çeklere karşı bir kalkışmanın gerekçesi
olarak sunulmaktadır.
Sadece Haşek'in bu ünlü romanında değil, bir çok edebiyat
eserinde mektuplar önemli işlevler üstlenirler. Stendhal'in Ataç'ın
"Kızıl ve Kara" adıyla çevirdiği romanında,
kitaplardan kesilmiş harfler kullanılarak yazılan mektupları ya da
Tolstoy'un "Savaş ve Barış"ında Prens Andrey ile Nataşa
aşkını başlatan ve bitiren yazışmaları anımsayın. Antonio
Skarmeta'nın "Postacı" adıyla filme çekilen "Ateşli
Sabır" adlı romanı ise, Pablo Neruda'ya mektuplarını taşıyan,
karşılığında ondan sevgilisiyle ilişkisinde hayli işe yarayan
"metafor"lar alan postacının hikâyesiydi.
Mektuplar, edebiyat eserlerinin "konu"su olmakla kalmadı,
bazen söylemini de onlara ödünç verdi. Pek çok şiir, hikâye,
roman ve deneme, mektup biçiminde yazıldı. Özellikle "mektu-proman"
diye ayrı bir kategori bile var. Bu tarzın, tıpkı "anı-roman"
ya da "günlük-roman" kategorilerinde olduğu gibi, kimi
yazarlar açısından soluksuzluğu gizlemek, kurgu sorunlarından sıyrılmak
gibi yararları da var; zamandizimsel öğeler, farklı kişilikler,
bir bakıma otomat biçimde oluşur. Ama usta yazarlar elinden çıktığında,
bu tarzdaki romanlar fazladan söylem zenginliği edinerek, sağlam
bir omurgaya oturabiliyor. Bizden de Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri gibi
yazarların zaman zaman denediği, Leyla Erbil'in, Oya Baydar'ın yakın
yıllarda yeni örneklerini verdiği tarzın, Dünya Edebiyatı'nda da
pek çok örneği var. Popüler örneklerinden birisi olan, Alphonse
Daudet'nin "Değirmenimden Mektuplar"ı, belli bir kişiye
değil, ortaya yazılmış mektup söylemiyle daha çok anı-günlük
özellikleri gösterir ve hikâyeler dizisi biçimindedir. Kimi
romanlar ise, değişik kişiler arası yazışmalardan oluştukları
için, farklı bir bütünlük içerirler. Aslında bu tarza fazla
sempati duymadığım halde, severek okuduğum bir tanesini anayım:
Natalia Ginzburg'un "Sevgili Michele"sinde, yazarın yalın
bakış açısı, düşsel kişiliklerin kurmaca yazışmaları içinde
erir.
Mektup yazan edebiyat
Düpedüz haberleşme amacıyla kaleme alınmış, zarflanıp pullanıp
postaya verilmiş mektupların bile gün gelip sanat eseri değeri
kazandığı da görülür. Bazen yazan kişinin bir sanatçı olması
da gerekmiyor; sanatla fiilen uğraşmayan birinin mektupları da böyle
bir konum edinebiliyor. Giderek edebi bir tür sayılmaya başlanan ve
aynı zamanda "anı" türüyle kesişen "gezi" yazılarının
bir bölümü, gerçekte postalanmış mektuplardan oluşur.
Moltke'nin, Lady Montagu'nün, Edmund Chishull'in, daha bir çok
Avrupalının kitapları, birer "Türkiye Mektupları"
niteliği taşır.
Mektup söylemi, deneme türünde de ilginç biçimde canlandırılır.
Daha çok "okur"a seslenir bu tür denemeler, arka plana ise
ya bir mekânı, ya da zamanlarla, durumlarla ilgili bir olguyu alır.
Tanpınar'ın köklerini Muallim Naci'nin "Mektuplarım"ına
bağladığı Ahmed Rasim'in 1912 tarihli "Şehir Mektupları"nda
vurgu şehir (İstanbul) üzerindedir. Mustafa Kutlu da, Ahmed Rasim'e
olan esin borcunu da belirterek, 1996'da aynı adla yeni bir kitap yayınladı.
1950'li yıllarda ise "köyden yazılan mektup" tarzı
anekdotlar modası çığ gibi büyümüştü. Bu tür mektupların
odak noktası, haliyle köyün sorunlarıyla sınırlıydı. Belli bir
mekâna vurgu yaparak yazılan kimi mektupdenemelerde ise, vurgu
sadece yazarın bulunduğu mekânı gösterir, değinilen temalar ise
daha genele yayılır. Sözgelimi Necati Cumalı'nın "Etiler
Mektupları" böyle bir kitaptır. Pek çok şair ve yazarımız
bu tarz mektuplar yazıp yayınladılar. Bazen de, yazar, hem belli,
somut bir kişiye seslenir, hem de bunu bir "açık mektup"a
dönüştürür, başkalarına da duyurur. Bir taşla epey kuş vurur
bu yöntem; muhatap kişiyi de hayli gönendirir. Gelgelelim, muhatap
bazen "Doğmamış Çocuk", bazen "Devekuşu" da
olabiliyor!
Yılmaz Güney, 1978 yılında, "Güney" dergisinde yayınlanan
bir mektubunda, elinde on bin mektup biriktiğini, bunların hepsinin
kendisinden cevap, hem de uzun uzun cevap beklediklerini belirterek,
bundan mazur görülmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu.
Sonunda çözümü bulmuştu: Derginin her sayısında değişen bir
kişiye yazılmış mektubu yayınlıyor, böylece herkese birden
seslenmiş olmayı umuyordu. Zaten mektupların da fazla kişisel
nitelikleri yoktu, daha çok siyaset ve sanatla ilgili konularda görüş
açıklaması niteliğindeydiler.
Bu mektup kime?
Memet Fuat, 1996 yılında Cumhuriyet'teki köşesinde, "Sevgili
Ş" diye seslendiği "yaşlı bir şair"e mektuplar
yazmaya başladı. İlk mektubunda, telefonda konuşmaktan hoşlanmadığını
belirttiği yaşlı şaire "En iyisi mektuplaşalım. Ayrıca,
saklarız mektupları, kimin ne zaman ne dediği belli olur. Sonradan,
öyle demiştin, böyle demiştin diye birbirimize girmeyiz."
diyordu. Mektuplar çoğaldıkça, Memet Fuat'ın bu "yaşlı şair"le
ciddi ciddi didiştiği görüldü. Gerçi, "yaşlı şair"in
mektupları ortaya çıkmadı ama (çıkamazdı zaten, çünkü o
giderek kolektif bir kimliği temsil etmeye başlamıştı) Memet Fuat
onun beyanlarını aktardı ve eleştirdi. Mektuplar, daha sonra Adam
Sanat dergisinde sürdü ve sonunda "Yaşlı Bir Şaire
Mektuplar" adıyla Cumhuriyet Dönemi şiirinin yönelişlerini,
eğilimlerini sorgulayan bir kitaba, adını tersinlediği Rilke'nin
"Genç Bir Şaire Mektuplar"ı gibi ilginç bir el kitabına
dönüştü.
Önceki yazımda Muallim Naci'nin mektubun alanını genişleten satırlarını
aktarmıştım. Nurullah Ataç da, "Okuruma Mektuplar" kitabının
adını gerekçelendirirken neredeyse hiç sınır tanımıyor:
"Bir kere her yazı mektuptur. Şiir, hikâye olsun, deneme, eleştirme
olsun, hepsi birer mektuptur. Bunu söylerken 'mektup' sözünün Arapça'da
'yazılmış' demek olduğunu düşünüp cinasa özendiğimi sanmayın,
cinastan büsbütün kaçınmam ama şimdi sırası değil. Her yazı
bir mektup olduğu gibi, her resim, her ezgi, her yapı da birer
mektuptur." (..)
"Bir çok kimselere, yahut bir tek kimseye." Bunlar da Ataç'ın
söz konusu mektuplardaki sesleniş biçimleri: "Sayın
okurum" "Sevgili okurum", "Okurum efendim"
"Okurum, ey benim benzerim" vb. Bu tarz mektuplar genellikle
ortaya, "herkes"e seslenirler. Gelgelelim, Ataç'ın neden
"okurlarım" değil de "okurum" dediğini anlatan
satırlarında vurguladığı gibi, okurlar bu mektupları toplanıp
bir arada okumazlar, kendi tekillikleri içinde yaşarlar. Haydar Ergülen'in
Radikal sayfalarında ilgiyle izlenen, yakınlarda "Haziran
Tekrar" adıyla kitaplaşan mektup / yazıları, bu tarzın en
yeni örneklerinden biriydi.
Edip Cansever der ki: "Bir mektup atanın o mektubu attıktan
sonraki şaşkınlığı / İzlemekse bir bakıma / Yol aldığını
mektubunun / Bakar dururum ben de ardından". Şiirde mektup
konusuna girmeye hiç niyetim yok, girilirse kolay çıkılır bir
konu değil. O Amerikan fıkrasını da bilirsiniz: Postacının biri
yıllık iznini almış, mektup dağıttığı sokaklarda dolaşmaya
çıkmış!
Radikal2 -24 Aralık
2000 |