|
Bu yazı daha önce Ocak 2001 tarihli Bilim ve Ütopya Dergisi'nde
yayımlanmıştır.
"Gazete okuyan ve böylece kendi dönemlerinde dünyada olup bitenlerden
hiç değilse bir kısmını bilebildikleri inancıyla yaşayıp ölen
yurttaşlarımın muazzam kalabalığını gördükçe, büyük üzüntü duyuyorum."
Harry Truman (Bennett, 1988: XI)
"... Medeniyet telgrafı icat etmiş: Yanı başındaki odada geçen halleri
bilmeyen biçareye göre Amerika'daki vakaları öğrenmenin ne manası var?"
Namık Kemal (Ülken), 1998:105
"Arabulucu"nun istilası ve dönüşen eleştiri
Yaşanılan toplumsal gerçeklik karşısında eleştirel bir tavır üretebilme
çabası, bu karşı duruşun korunabilmesi kadar güç değildir kimi zaman:
Var olan durumu değerlendirmede yola çıktığınız ölçütlerin sağlamlığı ya
da çözümlemelerinizin dayandırıldığı kapsamlı ve olabildiğince nesnel
bir arka-plan, yapılan eleştirinin zaman içerisinde
işlevsizleştirilmesini ya da "seyreltilmesini" engellemeye
yetmeyebiliyor... Üstelik eleştirinin temellendirildiği koşullar
açısından böylesi bir tavır değişikliğini anlamlı kılacak somut bir
dönüşüm yaşanmasa da... Eleştiri, "tuhaf bir yaklaşımın" öznesine
dönüşüyor ve bağlamından soyutlanarak süflileştiriliyor... Söz konusu
tuhaf yaklaşım, doğal çatışma ortamlarının "mütemmim-cüz"ü ve bıkkınlık
yaratacak ölçüde tanıdık bir "arabulucu" tavrından başkası değildir...
İki çatışan argüman -eleştirilen olgu ve eleştirinin içeriği- bu "esnek"
ve sentezci yaklaşım tarafından anlaşılmaz biçimde bir araya getirilir
ve "bir uzlaşı zemininde barıştırılmak" adına ortak bir paydaya
çekilir... Bu sürecin sonunda eleştirilen olgu kendisi için yaşamsal bir
meşruiyet zeminine çoktan kavuşurken, "köşeli" olmakla suçlanan karşıt
söylem tüm eleştirel kimliğinden soyutlanarak absürde indirgenir...
Süreç, kuşkusuz, orta yolcu yaklaşımın tartışılmaz yengisiyle
sonuçlanacaktır ve bir olguyu değerlendirmede başvurulan toplumbilimsel
ölçütler, bir başka tartışmada sil baştan ele alınmak üzere -yine-
döngüsel bir yörüngeye taşınacaktır...
Televizyon haberlerinin magazinelleşmesi sorunsalı da tartışmaların
içeriği açısından sözü edilen sürece eklemlenmiş gözüküyor.
Ekonomi-politik bir çerçevede haberin magazinelleşmesini konu edinen
eleştirel yaklaşımlar, sayısız toplumbilimsel eleştirinin uğra(tıl)dığı
istilâdan payına düşeni alarak, medyanın farklı organlarında basit birer
düşünsel jimnastiğe indirgendi. Bu konuyla ilgili öne sürülen son derece
az sayıda eleştirinin şiddet grafiği henüz tipik olarak
nitelendirilebilecek bir noktaya çekilememişse de "arabulucu tavır",
kendi var oluş koşullarının dayattığı misyonla çoktan harekete geçti ve
tartışmayı anlamlı kılan tüm ağırlıklardan kurtulmaya başladı... Dahası
haber metninin yapılandırılmasında gözetilecek ölçütlerin saptanması ya
da magazinel bir habercilik anlayışının çıkmazları üzerine geliştirilen
yorumlar "ne biri, ne öteki" söylemiyle özetlenebilecek bir noktaya
çoktan gelmiş gözüküyor: Ne "sıkıcı, renksiz ve 'koyu' bir haber
bülteni", ne de "çıtanın indirilebileceği son noktanın çoktan aşıldığı
türden bir haber içeriği"... Hepimizin büyük bir gövdeyle katılabileceği
bir orta yol mutlaka (!) vardır ve bulunmalıdır...
Oysa yaşanılan olgu böylesine ironik bir kamplaşmayla/ikiliklerle
açıklanamayacak ölçüde problemli görünüyor. Sorun, teknik bir habercilik
anlayışı sorunu değil; "bilgi"nin, toplumsal işleyişte başat değerlerin
pekiştirilmesinde ve yeniden üretilen iktidar ilişkilerinin
sürdürülmesinde işlevselleştirilmesi sorunudur... Eş deyişle haberin
magazinelleşmesi, "bireyin kendi gerçekliğini tanımlayabilmesinin ve
dayatılan yapıyı seçenekleriyle birlikte değerlendirebilmesi"nin önüne
yerleştirilen son derece önemli prizmalardan biridir ve yaşamın
fragmanlara ayrılmasında sistemle birlikte işlev üstlenir. Dolayısıyla
bu konuda geliştirilecek eleştirel söylemin/söylemlerin ısrarla
seyreltilmeye çalışılması, bireyin özgürleşimi sorunsalında var olan
kitle iletişim politikalarının benimsediği çizginin üzerinden geçmekten
başka bir anlam taşımayacaktır.
Popülizme adanan tartışmalara ilişkin kısa bir değerlendirmenin
ardından, çalışmanın temel izleğine geçmek gerekiyor; ancak daha önce
konuyla ilgili literatüre ilişkin ilk elden bir saptama yapmakta yarar
var: Geleneksel medya sosyolojisinde kitle iletişim araçlarının
"eğlence" boyutu ve iletilerin "magazinel yanı" üzerinde yeterince
durulduğunu söylemek çok da olanaklı değil (Frith, 1996). Türkiye'de de
televizyonun eğlence boyutuna ve televizyon haberciliğinde
magazinelleşme olgusuna karşı sınırlı bir akademik ilgiden söz
edilebilir. İlginç olan Türkiye'de televizyon kanallarında
magazinelleşme olgusu Batılı öncüllerini (Ramonet, 2000) çoktan geride
bırakacak kadar hızlı bir süreci imlemekteyken ve konuyla ilgili sayısız
örnek çözümlenmeyi beklerken, söz konusu eğilimin yeterince
değerlendirilmemiş olmasıdır. Bu anlamda televizyonun gösteriye dayalı
yapısını ekonomi-politik bir temel üzerinden değerlendiren sayılı
çalışmanın (Birkaç örnek için Aziz, 1999; Cankaya, 1997; Cankaya, 1998;
Ergül, 2000; Mutlu, 1999; Pekman, 1996) dışında, özgül (spesifik) olarak
"magazinel söylem ve televizyon dili" ilişkisini ele alan akademik
nitelikli çalışmaların göreli azlığı dikkat çekicidir.
1. Magazin söylemi, "Tarih-dışı" bir yaşam önerisi ve televizyon
Modern dünyada kitle iletişimi, bireysel, sınıfsal ya da kültürel
çıkmazlarımız karşısında, herkes için olan ve kolektif olarak
paylaşılması önerilen çözümler üretiyor ve özgürleşim sorunsalımıza
"demokratikleştirilmiş/kitlesel" yanıtlar arıyor. Bu önerilerin
üretilmesinde ve yaygınlaştırılmasında pek çok aracın -özellikle de
televizyonun- en sık başvurduğu söylem biçimlerinden biri "magazin
söylemi"nden başkası değil. Tam da bu noktada kendini dayatan bir soruya
yanıt aramak gerekiyor: "Magazin, gündelik yaşamımızda maddi temelleri
olan ve tümüyle bizim gerçekliğimize içkin sorularımızı yanıtlayabilir
mi?" Soru, ilk bakışta doğrudan bize değgin gözüküyorsa da gerçekte
bireysel yanıtlarımızdan daha fazlasına göndermede bulunuyor ve farklı
sorulara kaçınılmaz olarak eklemleniyor: Haber diline egemen olan
magazin söylemi, nasıl bir yapıyı yeniden üretiyor? Haber içeriğinin
magazin değerleriyle yer değiştirmesi dünyada olup bitenleri
anlamlandırmamızda neye karşılık geliyor? Televizyon haberlerinin
magazinelleşmesi, ekonomi-politikten bağımsız, rastlantısal ve tümüyle
"teknik" bir süreç midir? Tüm bu sorulara verilecek yanıtlar,
Türkiye'nin yakın dönem siyasi tarihi ile özel televizyon kanallarında
haberin magazinelleşmesi ilişkisinin çözümlenmesinde yaşamsal birer
öneme sahiptir.
Tartışmanın tam da bu aşamasında çalışma süresince sıklıkla kullanılacak
bir kavramın -magazin/magazin söylemi- açımlanması yararlı olabilir.
Magazin kavramının kökenbilimsel temelleri, bugün haber metinlerinde
yoğun olarak yaşanılan sürece ilişkin ilginç ipuçları içeriyor. İspanyol
Emevilerinden Fransızca'ya alınan ve Arapça "mahazin" sözcüğünden gelen
magazin (Belge, 1997a: 373), "mahzen"in çoğulu ve "eşya depolanan yer"e
karşılık geliyor. Fransızca'da "dükkan" anlamına gelen sözcük, "içinde
birbirinden bağımsız ürünlerin satıldığı yer" olarak tanımlanıyor.
Magazinin "pek çok farklı bilginin birlikte yer aldığı yayın" anlamında
kullanımının da temelinde yine aynı tanım yer alıyor. Kavramın giderek
bir söylemin sınırlarını çizmesi ise 19 yüzyılın erken dönemlerine
dayanıyor (Abadan, 1984).
Bu dönemde sanayi toplumunun kitleselleşmeye başlayan yapısı içerisinde
birey, söz konusu değişimin bir yansıması olan kitle kültürünün yeniden
üretiminde, "kaderini" kendi elleriyle biçimlendiren "çağdaş bir trajik
kahraman" olarak yer almıştır, denilebilir. İşte magazin söyleminin de
temellerini oluşturacak olan yazınsal bir anlayış (sentimentalizm) bu
dönemde kendini gösterir. Eş deyişle, bireyin yaşamı yeniden
anlamlandırma süreci/pratikleri ile "sentimental edebiyat"ın birbirine
koşut olarak ortaya çıkışı da -kuşkusuz- rastlantısal değildir.
Dönemin tükenmekte olan insanını konu edinen ve anlatı yapısını
sentimental konularla sınırlayan sığ bir yazınsal anlayış, dönemin edebi
eğilimleri üzerinde belirleyici olmuştur. Metinler giderek ortalama
beğeniyi tutturmanın peşine düşerken, metni "popüler" değerler üzerinde
yapılandırmak ve alegoriden çokça yararlanmak, "yaratıcı" sürecin temel
ölçütleri arasında yer almaya başlamıştır. Sentimental edebiyatın
tanımında sözü Hauser'a bırakmakta yarar var: "Yenik düşürülmüş, bir
daha direnmesinin olanaksızlığına inandırılmış, gözü yıldırılmış çağdaş
insanın edebiyatı"dır sentimental edebiyat, bir yandan "... insanları
birbirlerini kıskanmaya ve özendirmeye yöneltmeyi, bir yanda da bu
bireyleşmekten alıkonulmuş insanları homojen bir kitleye dönüştürmeyi
üstlenmiştir." Böyle bakıldığında sentimental edebiyat "... açıkça
kurulu düzene yaramaktadır..." (1984)
Nesnel temelleri olmayan bir yaşam biçimi önerisi ve giderek kendi
tarihsel konumlarını unutmaya yüz tutan bireyler... Yaşadığı kahredici
gerçeklikle arasındaki, tarihsel-kültürel ve sınıfsal -reel dünyaya
ilişkin- sorunları, sentimental edebiyatın anlık ve tarihsizleştirilmiş
-sanal- kaçış olanaklarıyla geçici bir süre için de olsa unutmak
eğiliminde olan birey, söyleme dönüşen bir magazinelleşmeyle de böylece
tanışmış olacaktır. Olay örgüsünü parçalayan, an'lık olanı öne çıkaran,
olayların/olguların ikincil öğelerini vurgulayan anlatım biçimiyle
magazin söylemi, yaşanılan anı, zaman-dizinden soyutlarken, bu yolla
aktarılan olayları tarihsel akışından koparmakta, ikonografik anlatımın
belleksiz ve tarihsiz anlatımını yüceltmektedir. Kuşkusuz böylesi bir
söylem biçimiyle herkes için olan ve her an tüketilebilen eğlendirici
iletilerin öne çıkarıldığını belirtmeye gerek bile yok.
Magazin söyleminin egemen olduğu anlatı yapısı ile televizyon dilinin
kimi özellikleri arasında bir örtüşmenin varlığından söz edilebilir.
Televizyonun sonsuz ve sınırsız anlatı yapısı, gerçekliği yeniden
üretirken tarihsel bağlamından alabildiğine uzaklaştıran ve mozaik bir
kültüre seslenen dili, magazin söylemiyle önemli örtüşmeler
içermektedir. Magazin söylemi de tarihsiz bir söylemdir ve hayatı
fragmante eden/parçalayan niteliğiyle, yapısal bütünlük içerisinden
soyutlanan kimi öğeleri/olguları/olayları ikonografik bir sonsuzluğa
çağırarak bağlamsızlaştırır. Televizyon dili gibi... "Anımsanabilir" bir
anlatı yapısı kurmaya çalışan televizyon, yaşamın nedensellik
ilişkileriyle sıkı sıkıya bağlı yapısını parçalar ve bizlere unutulmaz
olanların bir kolajını "tarihsizleştirilmiş" bir çerçevede "yeniden ve
yeniden" sunar. Bu anlamda en çarpıcı, en hareketli ve en kolay
tüketilebilen iletiler, televizyon dilinin asla vazgeçemeyecekleri
arasındadır. Buradan bakıldığında hemen her iletiyi eğlence içeriğiyle
yakınlaştıran televizyon için Postman'ın "eğlence, televizyondaki her
türlü söylemin üst-ideolojisidir" savı da oldukça yerinde gözükmektedir.
Tam da bu yanıyla televizyonun, yaşamın her alanında ve anında geçerli
olan gündelik gerçekliğin üzerinden atladığı ileri sürülebilir. Bireyin
yaşamını çevreleyen ve bir anlamda bu çerçevenin de kendisi olan
gerçekliğin yerini, maddi temelleri olmayan bir başka dünya özlemi
alırken, bu yanılsamalar dünyası bize yanı başımızdaki dünyadan daha
yakınmış gibi gösterilebiliyor. Televizyonun dilinin, tüm anlatım
olanaklarını kullanarak ileri sürdüğü "gerçekliğin yerine geçme"
iddiası, bireyin kendi gerçekliğiyle yüzleşmemek adına eğlenceyi bir
bağımlılık ilişkisine çevirme eğilimli ve aracın toplumsal yapıda en çok
tercih edilen kitle iletişim aracı olması gibi etmenler bir araya
getirildiğinde, televizyon egemenlik ilişkilerinin yeniden üretiminde
vazgeçilmez bir noktaya yerleşmektedir.
Magazin söylemi ve televizyon dili arasındaki ilişkinin yapısal boyutuna
böylece değindikten sonra konuyu "haberin magazinelleşmesi"yle birlikte
ülke sınırları içerisinde ele almak gerekiyor.
2. Televizyon Haberlerinde Magazinelleşme, Ekonomi-Politik Süreç ve
Türkiye
Genel bir değerlendirme adına söylemek gerekirse bugün, magazin
söyleminin beyaz camda ve haber bültenlerinde aldığı görünüm "ürpertici,
can sıkıcı, düşündürücü" ya da "rahatsız edici" önadlarının çok uzağına
düşüyor artık... Var olan durum "kışkırtıcı, olumlayıcı ve manipülatif"
sözcükleriyle daha çok örtüşüyor. Üstelik konuya habercilik ya da
iletişim etiği açısından bakıldığında bu sözcüklere bir de "yaşamsal"ı
eklemek, çok da eğreti durmayacaktır: Tüketim ideolojisinin işlerliğini
pekiştirmesi bağlamında "kışkırtıcı", tarihsel nedensellik ilişkileriyle
açıklanabilen gündelik sorunlarımıza tarihsizleştirilmiş çözümler
önermesiyle egemen yapıyı "olumlayıcı", gerçek yaşamda
deneyimlenemeyecek bir yaşam önerisini seçeneksiz sunumuyla "manipülatif"...
ve tüm bu nitelemelere eklenebilecek diğerleriyle birlikte, magazinel
bir söylem biçiminin haber metnine egemen olmasıyla da "yaşamsal"...
Tartışmanın bu noktasında önemli bir ayrımdan söz etmek gerekiyor:
"Haberin magazinelleşmesi" ve "magazin haberi" ayrımı... Bu iki
tanımlama bütünüyle birbirinden bağımsız değillerse de aralarında önemli
farklılıklar var. Magazin haberleri ya da magazin haberciliği, içeriği
açısından ayrıca tartışılabilecek bir alana göndermede bulunuyor. Oysa
toplumsal-kültürel bir söylem olarak haber'in magazinelleşmesi
denildiğindeyse, haber metninin kendi içerisinde ya da haber
programlarında "ikincil öneme sahip öğelerin" kimi anlatı yöntemleriyle
öne çıkarılmasını, merkeze alınmasını anlıyoruz (Örn.: Bir sivil toplum
hareketinde gösterinin muhataplarından çok, görsel taşkınlığa
eklemlenebilecek görüntülerin/öykülerin öne çıkarılması; haber
bültenlerinde magazin haberinin arasına insan hakları ihlallerine
ilişkin bir haberin sıkıştırılması; Türkiye'nin yakın dönem ekonomik
yapılanmasına ilişkin uluslararası düzeyde önemli yaptırımlar içeren bir
anlaşmanın magazin içeriğiyle ele alınması; tinerci çocuk "öykülerinin"
dramatik bir eksende salt kötü alışkanlıklara indirgenmesi vb.).
Dolayısıyla içerikte ya da haber sıralamasında gerçekleştirilen bir
magazinelleştirme ile "magazin haberi"ni karıştırmamak gerekiyor.
Aslında magazin söyleminin haber içeriğinde meydana getirdiği bozulma
tek bir nedene indirgenemez. Televizyon dilinin kendine özgü yapısından
kaynaklanan kimi etmenlerin haber değeri taşıyan olayın üretiminden
aktarımına kadar geçen süreç üzerindeki "gerçekliği" bozan ve yeniden
üreten rolü bu etmenlerden sadece birini oluştururken; televizyondan
sunulan haberin piyasa koşulları içerisindeki konumu, magazinelleşme
eğiliminin ekonomi-politik boyutu olarak algılanabilir. Çalışmanın diğer
bölümleri söz konusu etmenlerden daha çok ikincisi üzerinde
yapılandırılmıştır.
Dünyada ve Türkiye'de haber içeriğinde yaşanılan magazinelleşmenin
gözlemlenebilir bir boyuta taşınması ve haberlerin giderek görsel birer
taşkınlığa "evrilmesi" olgusu, daha çok ekonomi-politik bir sürecin
kaçınılmaz/doğal sonucu olarak görülebilir. Bu açıdan bakıldığında
magazin söyleminin televizyon haberlerinde egemen kılınmaya başlanması
olgusu ile var olan piyasa koşulları arasında somut bir ilişkinin
varlığında söz etmek olanaklı. Bugün yaşanılan olguyu en başta
tanımlamak gerekirse, haberi pazar ortamında değişim değeri taşıyan bir
tüketim nesnesine, televizyonu da bu yapıya uyarlanmış -bütünüyle-
tecimsel bir kuruma indirgeyen yayıncılık anlayışı sonucunda "haber",
ortalama toplumsal beğeninin yoğun olarak temsil edildiği bir söylem
biçimiyle, magazin söylemiyle donatılmıştır. Ancak kuşkusuz bu süreç
sadece Türkiye'de değil, Batı Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da da yoğun
olarak yaşanmaktadır.
Söz konusu ülkelerde haberin magazinelleşmesi sorunsalı genel olarak
1970'lerin sonlarında yaşanmaya başlanılan ekonomi-politik sürecin bir
yansımasıdır denilebilir. Bu değişim sürecinde toplumsal-kültürel pek
çok alanda başat hale gelen değerlerin, geleneksel yayıncılık anlayışını
doğrudan etkilemesi beklenmeliydi ve etkiledi de. Bilindiği üzere bu
dönemde, devletin ekonomik süreçte etkin rol almasını öneren Keynesyen
yaklaşım, devlete getirdiği yük dolayısıyla eleştirilirken,
yenileştirilmiş bir liberalizm anlayışının önderliğini yapan Friedman'ın
devletin etkinliğinin azaltılması gerektiğini ileri süren yaklaşımı
benimsenmeye başlandı. Üretimde fordist yapıdan postfordist yapıya
geçilmesinde de etken olan bir deregülasyon sürecinde pazarın
dinamikleri ekonomik yapıda etkinliğini artırmaya başladı (Kepenek,
1994).
Kuşkusuz neoliberal sürecin kitle iletişim alanında da önemli
yansımaları oldu. O güne dek gözetilen "ortak değerlere ve ilkelere"
dayalı kamu hizmeti yayıncılığı sorgulanmaya başlanırken, toplumsal
yapının heterojen olduğunu, herkes için geçerli olabilecek totalist bir
yayıncılık anlayışının terk edilmesi gerektiğini ileri süren bir anlayış
yayıncılık alanına egemen olmaya başladı. Avrupa televizyonları Amerikan
yayıncılığını örnek alarak ilk kez bu dönemde reklam almaya başladı ve
piyasanın rekabetçi koşulları içerisinde izleyici beğenisi kaçınılmaz
olarak merkeze yerleşti (Hebdige, 1995; 82-84). Tecimsel yayıncılık
anlayışının temelleri de böylelikle atılmış oldu. Artık belirleyici olan
pazar payını artırmaktı ve katılımcı/çoğulcu yayıncılık iddiasıyla
gelinen nokta kamusal hizmet anlayışının çok uzağındaydı.
Haberin piyasa koşulları içerisinde değişim değeri taşıyan bir tüketim
nesnesine indirgenmesi de aynı dönemde yaşanılan bir süreçtir.
Yayıncılığın bu evresinde Amerika'da "watercooler habercilik" olarak
adlandırılan bir anlayış egemen olurken (Duran, 1999), habercilikte
yaşanılan eğilim "infotainment"** kavramıyla açıklanmaya başlamıştır (Brants,
1998; Medved, 2000).
Türkiye'de de haberin önemli bir sorunsala dönüşecek boyutlarda
magazinelleşmesinin arkasında ekonomi-politik sürecin yer aldığını
belirtmeye gerek bile yok. Özellikle pek çok değişimin tarihi olarak
gösterilen 1980 sonrası süreç, Amerika'da Reaganizm'in, İngiltere'de
Thatcherizm'in ve Türkiye'de ise "Özal(izm)" politikalarının belirleyici
olduğu bir dönem olarak tanımlanabilir. Neo-liberal yaklaşımın ve
serbest piyasa koşullarının egemenliğinin ilanı olarak
adlandırılabilecek bu süreç içerisinde Türk izleyicisi, çanak antenler
aracılığıyla Batı'nın tecimsel yayıncılığıyla (SAT1, RAIUNO, NBC, RTL,
MTV, vb.) tanışırken, kurumsal ve bireysel kimi girişimler aracılığıyla
devlet tekeli de fiilen kırılmış oldu. Ardından 1 mart 1990'da Star 1'in
yurt dışı yayınlarının başlamasıyla birlikte "defacto" olarak yaşanılan
kaotik sürecin yasal bir zemine oturtulması çabası gündeme geldi ve üç
yıla yakın bir gecikmeyle birlikte 3984 sayılı yasa (Radyo ve
Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Yasa) bir gecede
meclisten geçirilerek 13 Nisan 1994'te yürürlüğe girdi. Ancak özel
televizyon kanallarının sermaye yapıları dikkate alındığında, bu
kanallara egemen olan yayıncılık anlayışının kârı öne çıkaracağını ve
söz konusu yasanın 4. maddesindeki kamu hizmeti anlayışını ikinci bir
konuma iteceğini kestirmek çok da güç olmasa gerektir. Bu anlamda
sermaye grupları etkinlik gösterdikleri diğer alanlarda olduğu gibi
televizyonları da bütünüyle tecimsel bir araç olarak ele almışlardır
(Aziz, 1999; Cankaya, 1997). Ancak bu dönemde ilk bakışta şaşırtıcı
olabilecek bir manzarayla karşılaşıldı. Televizyon işletmeciliği satılan
malın/programın maliyeti ve gelir dengesi açısında çok da kârlı bir
yatırım alanı sayılamaz. Ancak toplumsal iktidar ilişkileri, siyasal
yönlendirme, kamuoyu oluşturma ve hepsiyle aynı uzaklıkta olan gündem
belirleme "potansiyeli"yle birlikte düşünüldüğünde, televizyonun erk
sahipleri için yaşamsal bir önem taşıdığı da son derece açıktır.
Tam da bu noktada özel televizyon yayıncılığında haberin
magazinelleşmesinin gerekçeleri belirginleşmeye başlıyor, denilebilir.
Yapılan çalışmalardan elde edilen verilere baktığımızda somut bir
gerçekle karşılaşıyoruz: Haber bültenleri Türk izleyicisinin en çok
tercih ettiği programlar arasında ilk sırada yer alıyor. Dolayısıyla
yayın sürecinde en çok izlenilen programların haber içerikli olması,
haberi kendisine atfedilen değerlerin ötesinde, pazardaki rekabetin
merkezine yerleştirmektedir. Kuşkusuz televizyon kanalları da bu
gerçeğin farkındaydılar ve bu nedenle haber bültenlerinin içeriklerinde
herkes için olan ve kolay tüketilebilen unsurların yer alması konusunda
bir rekabete girişmekte de gecikmediler. Sonrasında bugün yaşadığımız
sürecin emekleme evresine tanıklık etmeye başladık ve haber içeriği,
dramatizasyon, alegori, müzik, aşırı vurgulanan cinsellik gibi
unsurlarla yerleştirmeye başladı. Bir anlamda giderek tecimsel bir
nitelik kazanan haber metnini geniş kitlelere ulaştırabilmeyi amaçlayan
bir yayıncılık anlayışı, bilincimizin primer süreçleri üzerinden
dolayımlandı, denilebilir. Bu olgu aynı zamanda pazara uyarlanan
sentimental eğilimlerimizin izlenme oranlarına yansıması olarak da
değerlendirilebilir.
Kuşkusuz ardından gelen süreçte haber bültenlerinin süreleri bir saati
aşarak kimi kanallarda 70 dakikanın da üzerine çıktı ve özellikle ana
haber bültenlerinin son bölümlerinin kendisinden sonra gelecek olan
programlarının içerikleriyle örtüşmesine özen gösterildi. Böylelikle
haberin nerede başlayıp, nerede bir sonraki -eğlence yoğun- programa
geçildiğinin ayrımı kolay yapılamaz hale geldi. Haber bültenlerinin
%20-30 oranında siyasi habere yer verirken, magazinel haberlerin
%70'leri aşan oranlarda içeriği belirlemesi; bir gün içerisinde ana
haber bültenlerinde yayınlanan magazin haberlerinin, ekonomi haberi ve
siyasi haber sayısıyla karşılaştırılamayacak kadar yüksek rakamlarla
temsili, yaşanılan sürecin habercilik açısından nasıl bir sorunsalın
sınırlarını çizdiğini de kanıtlar niteliktedir.
Batıyla karşılaştırıldığında televizyonda özelleştirme politikalarıyla
oldukça geç tanışan Türkiye'de, asla önceden kestirilemeyecek ve
"yaratıcılığın sınırlarını zorlayan bir hızla" haberin
magazinelleştiğini, televizyonun bütünüyle tecimselleştiğini, haber
içeriğinin ise giderek salt bir tüketim nesnesine indirgendiğini görmek
olanaklı. Piyasa koşullarının tek ve sonul belirleyici kılındığı bir
ortamda, haber bültenlerinin geldiği son noktada izleyiciye sunulanın
"hâlâ" haber bülteni olup olmadığı ve var olan benzeşik yapının çoğulcu
yayıncılık anlayışının neresine karşılık geldiği ise son derece
tartışmalıdır.
3. Haberin magazinelleşmesi, yaşamı anlamlandırma pratiğimize, dahası
duyargalarımıza yapılan önemli bir müdahaledir
Bu noktada genel bir saptama yapmak olanaklı: Bugün televizyonlarımızda
baskın olan habercilik anlayışı "önerilen dünyayla, var olan dünya
arasındaki uçurumu ortadan kaldıracak bir toplumsal-kültürel değerler
köprüsü kurmak" amacına hizmet eden magazinel haberler üzerinden
dolayımlanmaktadır. Bir başka deyişle beyaz ekrandan yansıtılanlar,
tüketim ideolojisinin yirmi yıllık bir savaşım sonucunda toplumsal
yapıda meydana getirdiği değişimin bütüncül bir yansımasından başka bir
anlama gelmemektedir. Dolayısıyla magazinelleşmenin sadece haber
bültenleriyle sınırlı olduğunu söylemek, aslında "hayatın da
magazinelleşiyor olduğunun" üzerinden atlamak olacaktır ki, buradan yola
çıkarak varılabilecek bir gerçeklik olduğunu da düşünmüyorum doğrusu.
Haber bültenlerini yaşadığımız hayatı anlamlandırabilmek için izliyoruz.
Belki de bu anlamda haber metinleri, yarına ilişkin sorularımızın
bugünden kestirilmeye çalışılan olası yanıtları gibidir, denilebilir.
Dolayısıyla "nesnel gerçekliğe en yakın metinler oldukları varsayılan"
(İnal, 1996) haber metinlerinin "bizim geçekliğimize içkin/bize değgin
olması" temel beklentilerimiz arasındadır. Bugün gündelik yaşam
karşısında izleyiciye sunulan haber metinleri, bireyi yaşadığı dünyaya
daha da yabancılaştırırken, maddi temelleri olmayan bir dünya
yanılsamasını da yeniden üretmektedir. Oysa daha demokratik bir yaşam
özlemi ve hayatı dönüştürebilme potansiyelinin yaşama geçirilebilmesi,
-tek başına değilse bile- yaşanılan gerçekliğe karşılık gelen sağlıklı
bilgiye ulaşmakla olanaklıdır.
Bu noktada televizyon ekranından sunulan magazinel haber seçeneksizliği
üzerine sorulması önerilebilecek sayısız sorudan ikisini dile getirmek
anlamlı olabilir. Her iki soru da, bu çalışma içerisinde tartışılmaya
çalışılan argümanlara kimi göndermeler içeriyor: Var olan yapı
içerisinde, tarihsel nedensellik ilişkilerinin bir yansıması olan
sınıfsal, kültürel ya da toplumsal kimi gerçeklerle belirlenmiş bir
yaşamın 'öznesi' olan bireyden, maddi temellerine yabancı bir dünyayı
eğlenerek, olumlayarak ve içselleştirerek yaşaması/tüketmesi mi
bekleniyor? Haber metinleri üzerinden girişilen toplumsal iktidar
savaşımında birbirine eklemlenen söylemler arasından hangi
söylem/söylemler öne çıkıyor/çıkartılıyor ve magazin söylemi bu
savaşımın örtülmesinde nerede duruyor?.. Ve tartışmanın bu basamağından
yola çıkılarak dile getirilebilecek, ancak yanıtı tartışılanlardan daha
fazlasını çağıran bir üçüncü -son- soru önerisi: Haber metinlerinin
yapılandırılmasında neredeyse ortaklaşa kullanılan teknik bir dil'e
dönüşen ve bir yanıyla da olsa "gösteriye" eklemlenmeyen her hangi bir
metni, daha üretimi aşamasında dışarıda bırakan magazin söyleminin
'absürde indirgedikleri', gerçekte tam da özgürleşim beklentilerimizin
savaşım alanları değil midir?
KAYNAKÇA
Abadan-Unat, Nermin. "Kitle İletişim ve Kültür," Yıllık, Cilt:39,
sayı:1-4 Ankara: A.Ü.S.B.F.,1984.
Aziz, Aysel. Türkiye'de Televizyon Yayıncılığının 30 Yılı. Ankara:Radyo
Televizyon Kurumu, 1999.
Belge, Murat. "Söylemler: Magazin dili Üzerine", Tarihten Güncelliğe,
der.: Murat Belge, İstanbul: Ayrıntı 1991.
Bennett, Lance. News: The politics of Illusion, Londra, Routledge, 1988.
Brants, Kees. Who's Afraid of Infotainment? Europen Journal of
Communication, London: Sage, 1998.
Cankaya, Özden. Dünden Bugüne Radyo Televizyon. İstanbul:Beta, 1997.
Cankaya Özden. "Cumhuriyetin 75.Yılında Radyo ve Televizyon
Yayıncılığı", Yeni Türkiye Dergisi, sayı:12, Eylül-Aralık 1998.
Duran, Ragıp. Burası Dünya Polis Radyosu. İstanbul:YKY, 1999.
Ergül, Hakan. Televizyonda Haberin Magazinelleşmesi. İstanbul: İletişim,
2000.
Frith, Simon. "Entertainment", Mass Media and Society, Der.: James
Curran ve Michael Guveritch, London: Arnold, 1996.
Hauser, Arnold. Sanatın Toplumsal Tarihi. Çeviren: Yıldız Gölönü.
İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984.
Hebdige, Dick. "Kitlelerin Ardından". Yeni Zamanlar. Der. Stuart Hall ve
Martin Jacques. Çev.: Aykut Derman, İstanbul: Ayrıntı, 1995.
İnal, Ayşe. Haberi Okumak. İstanbul: Temuçin, 1996.
Kees Brants, "Who's Afraid of Infotainment?" Europian Journal of
Communication, sayı: 13, sayfa: 315-335, London, 1998,
Kepenek, Yakup ve Nurhan Yentürk. Türkiye Ekonomisi. İstanbul:Remzi,
1994.
Medved, Michael. "Television news: Information or Infotainment?", USA
Today, mayıs 2000.
Mutlu, Erol. Televizyon ve Toplum. Ankara: Türkiye Radyo Televizyon
Kurumu, 1999.
Pekman, Cem. "Özelleştirme Sürecindeki Türk Televizyonu ya da Avrupa'yı
Yeniden Keşfetmek". Yeni Türkiye Dergisi. Sayı.12, Kasım-Aralık 1996.
Postman, Neil. Televizyon: Öldüren Eğlence. Çeviren: Osman Akınhay.
İstanbul : Ayrıntı Yayınları, 1994.
Postman, Neil. Technopoly: The Surrender Of Culture To Technology,Vintage
Books, New York. 1993.
Ramonet, Ignacio. Medyanın Zorbalığı, Çev.: Aykut derman, Om yayınevi,
İstanbul: 2000.
Ülken, Hilmi Ziya. Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi. Ülken Yayınları,
İstanbul: 1979.
Williams, Raymond. Television:Technology and Cultural Form,Schocken
Books, New York: 1974.
http://www.medyakronik.com
|