| Bugün, dünyamızın içinde
bulunduğu terör ve savaş iklimine uygun bir yazı yazmak istiyorum.
Bu yazı, aynı zamanda bu sütunun genel
havasına da uygun düşmeli yani bir "medya yazısı" olmalı.
Bilirsiniz, ister Türkçe yanlışları
olsun, isterse haber ya da yorum konuları, bu sütundaki eleştirilerimde
hemen hemen daima somut örnekler kullanırım.
Ama bugün bu üslubumu değiştirip "Medyadaki
terör ve savaş" üzerine soyut bir yazı yazmak istiyorum.
Böylece dilerim, bugün Türkiye'nin en
önemli sorunları arasında yer alan gerek "medya terörü" gerekse "medya
savaşı" konularında söylediklerimden kimse kişisel ve kurumsal
olarak alınmaz; ya da daha doğrusu herkes üzerine alır.
Çünkü amacım tek bir yazarı ya da tek bir
gazeteyi veya tek bir televizyon kanalını yahut bir belli holdingi hedef
almak değil, bir genel değerlendirme yapmak.
Hepimiz, medya içinde zaman zaman belli
yanlışlar yapabiliriz.
Ama benim bugün burada değinmek istedeğim
konular, bireysel yazar, programacı, haberci ya da yönetici veya patron
davranışlarının çok ötesinde ve üstünde olan, onları bu yanlışları
yapmaya sevkeden "yapısal özellikler".
Bu yapısal özellikleri şöyle
özetlemek olanaklı:
1) Sütun yazarlarının ya da televizyon
habercilerinin kişilere ve kurumlara yönelik suçlamaları
zaman zaman hem dayanaksız hem de vicdansız
bir nitelik taşıyor.
Bu suçlamaların bir bölümü dayanaksız,
çünkü somut ve nesnel hiç bir temele dayanmıyor.
Ayrıca bu suçlamaların bir bölümü bütün
nezaket, terbiye, ahlak ve yasa sınırlarını zorlayan bir biçimde küfür
ve hakaretlerl içardiği için, "vicdansız" bir nitelik de taşıyor.
Tabii bu durum, bu yazar ve
televizyonculara olan güveni sarstığından, bunlar dayanaklı ve
vicdanlı eleştiriler yaptıklarında da etkili olamıyorlar.
Çünkü zaman zaman "bireysel olarak
terörize edilmiş olan" okurlar ve izleyiciler, bir kez bunların hem
doğru söylemedikleri hem de eleştiri sınırını aştıkları konusunda bir ön
yargıya sahip olmuş bulunuyor.
2) Türkiye'deki gazeteler, dergiler,
radyo istasyonları ve televizyon kanalları,
esas olarak, halkı aydınlatmaya değil,
sahiplerinin çıkarlarını korumaya yönelik yayın yapıyorlar.
Dolayısıyla, bu yayın organları,
gerçekten kamu yararı ve çıkarı doğrultusunda bir yayın yaptıklarında,
okur ve izleyici, bunları, "Acaba bunun altında yine ne gibi bir özel
çıkar var?" kaygısı ve kuşkusu ile okuyup, izliyor.
Sonuç olarak, Türkiye'de medya,
gerek sermaye sahipleri ellerindeki yayın organlarını kendi çıkarları
için kullanmayı bir adet haline getirdiklerinden, gerekse yazar,
programcı ve haberciler hem gerçeklere hem de insan haysiyetine uygun
olmayan yayınlar yaptıklarından,
inandırıcılığını tümüyle yitirmiş durumda.
Ben medyadaki bu yozlaşmanın, siyasetteki
yozlaşma kadar tehlikeli olduğunu sanıyorum.
Bu durumun düzeltilmesinin ise,
siyasetteki yozlaşmanın önlenmesi kadar zor olduğunu düşünüyor ve çok
ama çok kaygılanıyorum.
http://www.kongar.org' dan
alınmıştır. |