İtiraf edelim: Hepimiz yani yazarlar,
akademisyenler, gazeteciler, televizyoncular, bir vakitler dokumacıların, demircilerin,
debbağların, nalbantların ve yüzlerce başka meslek erbabının başına gelmiş
olanların şimdi de bizim başımıza gelmekte olduğunu görüyor veya seziyor ve
bütün bu olup bitenleri (günün moda tabiriyle) ‘içimize sindirmekte zorlanıyoruz.’
Sınıflarımızın, matbaalarımızın, stüdyolarımızın ayaklarımızın altından
hızla kaymakta olduğunun buz gibi farkındayız. Mis gibi mürekkep kokan kitaplarımızın,
dergilerimizin, gazetelerimizin, hatta ışıltılı televizyon ekranlarımızın da dünkü
kadar muhkem ve muteber olmadığını biliyoruz. O yüzden öfkeliyiz. O kadar öfkeliyiz
ki, elimizden gelse, saat kulelerine rastgele ateş eden Paris komüncüleri gibi, bütün
internet cafeleri tarayabiliriz. (Bu iş için en uygun yerin, zamanı anlamak
bakımından artık hiçbir işimize yaramayan saat kuleleri olması, öfkemizi daha da
pekiştiriyor.)
Ama Yenicami önünde boşuna müşteri
bekleyen müstensihlerin (böyle bir meslek gerçekten var mıydı?) bir zamanlar
birbirlerine fısıldadıklarını artık biz de hiç değilse kendi kendimize itiraf
edelim: Ahir zaman alametleri görünmeye başladı...
Müstensihler, hiç değilse onların
yerine gelmekte olanı dünya gözüyle görüp, divitlerine ve hokkalarına dörtbaşı
mamur bir cenaze alayı tertip edecek vakti bulmuşlardı. Bizim o kadar da şansımız
yok ve kitaplarımızla, dergilerimizle, gazetelerimizle ortalıkta hayalet gibi
dolaşıyoruz; yahut televizyonlarımızla hortlak gibi...
‘Acaba, diyorum, şu nevzuhur on-line
gazeteler, dergiler, e-zine’ler Şeyhülislam fetvasıyla kurulan matbaanın ve
pıtırak gibi biten on-line üniversiteler de Islah-ı Medaris Nizamnamesi’nin frenkçesi
olabilir mi? Ve mesela Kanadalı meslektaşlarımızın hem on-line, hem de matbu
yayınladıkları brokenpencil* (kırıkkurşunkalem!) dergisi umutsuz bir
Ontariolu Suhte Ayaklanması gibi okunamaz mı?
Züğürt tesellisi saymazsanız şunu da
ekliyeyim: Ölmüş eşşek kurttan korkmaz ve de acı patlıcanı kırağı çalmaz; Ece
Ayhanvari söylersek: Biz kaç alfabe eskittik abiler...
Medyanın prehistoryasına dair
notlar-2
Reaya sessizce tüymek üzere…
Manastırlardaki keşişlerin öne-arkaya
sallanmadan, ses çıkarmadan, yani sadece gözleriyle kitap okumalarına izin veren Papa
kaçıncı Pius’tu, bir aydır arıyorum, bir türlü bulamıyorum. (Biliyorum
inanmayacaksınız ama bu sefer de işte bu meslek hastalığı yüzünden geciktik. ‘Sağlık
olsun’ deyip kaldığımız yerden devam edelim. Pius’un -eğer Jean değil de Pius
idiyse- künyesini de birgün fiyakalı bir makalenin dipnotu olarak okursunuz.)
‘Papa mı? Kaç tankı var?’ diye
aklısıra dalga geçmeye yeltenen Vissariyonoviç Çugaşvili gibi, beşyüz yıl önce
Papa’nın gönlünü hoş etmek için ‘canım sallanmadan sessizce okuyuversinler; ne
çıkar bundan?’ diye ‘sessiz okuma icazetnamesi’ne onay veren Kardinaller de fena
halde yanıldılar: Keşişler sallanmadan, hücrelerinde sessizce kitap okumaya başladılar
ve olanlar oldu…
Katolik kilisesinin bu gafletinden ibret
alan ulusal devletler, ulusal devletlerin ulusal ve laik kiliseleri üçyüz yıl boyunca,
insanlarla kitapları başbaşa ve başıboş bırakmamak için çok incelikli yöntemler
geliştirdiler. (Bütün ulusal devletler bizimki kadar açıksözlü olmadığı için
Batı’da “Bu kitap TALİM ve TERBİYE Kurulu’nun onayından geçmiştir” türünden
ibarelere pek rastlanmaz ama dünyanın her yerinde müfredat diye birşey vardır.)
Talim Terbiye Kurulu daha bilgisayar
destekli eğitim malzemelerinin nasıl denetleneceği meselesini halledemeden bir de
internet çıktı. İnsanlar dört duvarlı okulun, üni-formanın, başörtülü/başörtüsüz
eğitimin, müfredatın ve Talim-Terbiye’nin o kadar da matah birşey olmayabileceğine
uyanmak üzereler. Zira internet daha işin başı ve buna rağmen, hangi klavyeyi
kaldırsanız altından bir on-line eğitim projesi çıkıyor… Hele şu süperiletken
araştırmaları kapitalizmin orta vadeli çıkarlarıyla uyumlu hale getirilsin, bakalım
o zaman “varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye bağırttıracak (başörtülü
veya başörtüsüz) reaya bulabiliyor musunuz…
(http://www.medyakronik.com
'dan alınmıştır)