| İlgi Hernekadar, doktora
çalışmam moleküler fizik ise de, deneysel fizik dışında, başta, matematiksel fizik
olmak üzere, fiziğin hemen tüm dalları ile ilgilendim ve çalışmalarım oldu.
Fizikte, en son ilgilenmekte olduğum alan ise Genel Görelilik ve Kozmoloji.
Bunların yanı
sıra, fiziğin dışında ilgilendiğim konu Puslu Mantık (Fuzzy Logic). 1996 ne 1997
yıllarında ESOMAR (European Society of Opinion and Marketing Research) de verdiğim
tabliğler ve yayınladığım makaleler, bu alanda puslu mantığın ilk
uygulamalarıdır.
Görüşler
Bilimin amacı Evrensel bilimin
temel amacı kestirimdir. Diğer bir deyişle, bugüne ve düne bakıp, yarın ne
olabileceğini kestirebilmektir. Tarih boyunca kavgalar, bu temel amaca ulaşabilmenin yöntemleri
üzerine olmuştur. Günümüzde artık gücünü hemen hemen yitirmiş olan kaderci görüşe
göre, bu sadece tanrı adı verilen doğa üstü varlığın yetkisindedir. Yani,
yarını tanrı belirler, bizler ise sadece, belirlenen bu yarına rıza gösterip onu yaşamakla
yükümlüyüz.
Başkaları
tarafından belirlenen yarınlara razı olmayan kesimin görüşüne göre, yarın
bilenebilir ve hatta değiştirilebilir. Bu anlayış günümüzün bilimini yarattı.
20. Yüzyılın
ikinci yarısına kadar herşey yolunda gitti bilim açısından. Başta temel bilimler
olmak üzere hemen her daldaki bilimsel araştırmalar, insanın yaşam kalitesini,
bazılarının "akıl almaz" diye abarttığı bir düzeye ulaştırdı.
Bilimsel yöntemlerdeki
sıkıntılar 20. Yüzyılın
başlarından itibaren, bazıları tarafından farkedilen bilimsel yöntemlerdeki
yetersizlikler, yüzyılın ikinci yarısından sonra daha fazla hissedilmeye başladı. Günümüzde
ise bu yetersizliklerin, bilim adamlarını "artık bu iş böyle yürümeyecek"
dedirtecek kadar su yüzüne çıktıklarını görmekteyiz.
İlk bakışta, bu yöntem
yetersizliklerinin kaynağının lineer matematiksel modellemeler olduklarını görmek
hiçte zor değildir.
Matematiksel
modelleme Kaderci görüşle
yolları ayrılan bilimsel görüş kesimi, doğanın ne denli karmaşık bir yapıya
sahip olduğunu çok geçmeden farketti. Bu nedenden, ilk bilimsel araştırmalar gözlem
ve ampirik temelli bir takım çabalardan öteye gidemedi. Ancak, Newton'la birlikte,
bilimin içerisine matematiğin girmesiyledir ki ilk kez kestirime yönelik kuramsal çalışmaları
görmekteyiz. Matematiğin, girişi ile birlikte dramatik bir biçimde ivmelenen araştırmalar
ve buluşlar çok geçmeden bilimi sadece gözlem olmaktan çıkarıp, kestirim yapabilen
bir araca dönüştürdüler. Bir anlamda modern bilim Newton'la birlikte doğmuştur,
diyebiliriz.
Matematiğin girdiği
her disiplinde, modelleme de kendiliğinden gelir. Çünkü, matematiğin kuralları
kendine özgüdür ve dolayısıyla da, çoğunlukla, eldeki probleme tam olarak uymaz. Bu
durumda, matematiği değiştirmek zor ve gereksiz olduğundan, problemi matematiğe
uydurmaya modelleme diyoruz. Yani, gerçeğin kendisi yerine, ona elden geldiğince
benzetilmeye çalısılmış bir manken.
Gerçek dünya
(nonlineer) Aşağıdaki
hayali grafik herhangi bir büyüklüğün zaman - mekan içerisindeki değişimini temsil
etmektedir. Şimdi, sağ elinizle grafiğin sağ tarafını kapatın ve elinizi yavaşca
sağa kaydırın. Bu işi yaparken de, bir yandan, elinizin kayması sırasında ortaya çıkacak
noktaların konumlarına bakarak, bir sonraki noktanın nerede ortaya çıkacağını
kestirmeye çalışın. Olanaksız olduğu hemen görülecektir. Aynı olanaksızlık, bu
kestirimi yapacak olan matematik için de geçerlidir. Nedeni, grafikdeki sürecin
nonlineer oluşudur. Nonlineer süreçler için kestirim yapabilecek bilinen hiçbir
matematiksel kuram yoktur.
Ancak, grafiğe
yakından baktığımızda, durumun o kadar da umutzuz olmadığını görebiliriz. Örneğin,
dar uzay - zaman aralıklarında grafik tam olmasa da lineere yakın bir gelişim
izlemektedir. O halde, problemi uzay - zamanda küçük parçalara ayırıp, herbirini
bilinen matematikle çözebiliriz. Ancak burada unutulmaması gereken birşey var. O da
şu; artık uzun dönemli kestirimlerde bulunamayız. Yani, bugüne bakıp belki sadece
bir iki gün sonrası hakkında bir kestirim yapabiliriz, diğer bir deyişle ancak böldüğümüz
aralığın sınırları içerisinde kalmak koşulu ile bir kestirim yapabiliriz. Bu da,
bir anlamda, yaptığımız yaklaşıma karşılık ödememiz gereken faturadır.
Bu yaptığımız bir
lineer matematiksel modellemedir. Yani matematiği problemimize uydurmak yerine, problemi,
bilinen matematiğe uyan bir mankenle değiştirdik. <P>Olasılık kuramı
Araştırmacıların, her rastladıklarında nonlineerlikten köşe bucak kaçmalarının,
çözümsüzlük ve süperpozisyonsuzluk yanında önemli bir nedeni daha vardır.
Nonlineer sistemler, başlangıç koşullarına o kadar hassas bir şekilde bağlıdırlar
ki, girdilerdeki en ufak bir değişiklik, sonuçları dramatik bir biçimde değiştirebilir.
Bu davranışın, mizahi bir deyimi de vardır; "kelebek etkisi". Pekin'de,
kırlarda kanat çırpan bir kelebek, eğer o anki koşullar uygunsa, aylar sonra
Şikago'yu seller götürmesine neden olabilir. İşte, araştırmacıların, nonlineer
diferansiyel denklemlerden nefret etmelerinin ana nedeni.
Bilim adamları bu
durumun 1920'lerde de farkında idi. Çareyi, determinist yorumlardan vazgeçmekte
buldular. Yani, bir süreç sonundaki beklentilerin, kesin bir biçimde bilinme koşulundan
vazgeçmek. Bu, herkesin iyi bildiği olasılık kuramının doğmasına neden oldu.
Artık, "yarın yağmur yağacak" deyip, mahcup olmak yerine "yarın %70
olasılıkla yağmur yağacak" denip, yağmayınca da "eh..doğa %30'luk diğer
olasılığı tercih etti" diyerek, topu doğaya atmak moda oldu!..Aynı
sıkıntılarla boğuşan diğer bilim dalları da bu yeni anlayışın üzerine atlamakta
gecikmediler. Öyle ki, hemen hemen 300 yıldır determinist felsefesi ile öğünen fizik
bile bu yeni bakış tarzını kuantum fiziği adı altında benimsedi.
Ancak bu kuramın da,
lineerlikten ödün vermediğini görmek zor değildir. Kullanılan matematik yine o eski
lineer matematik, tek yenilik, sonuçların kesinlik göstermeyişi.
1950' lerden sonra
pekçok şeyin artık olasılıkla değerlendirildiğini görmekteyiz. Bir anlamda, olasılık
modern bilimi gazinoya çevirdi diyebiliriz.
Puslu mantık Elinizdeki
elmanın bir parçasını ısırın ve şu soruyu sorun; "elimdeki nedir?"
yanıt, "elma" olacaktır. Bir parça daha alın ve yine aynı soruyu sorun.
Yanıtınız belki yine "elma" olacaktır ama içinizden bu yanıtı biraz daha
açmak geçecektir, örneğin, "birazı yenmiş bir elma" gibi. Isırmaya ve
soruyu sormaya devam edin. Öyle bir an gelecektir ki, elinizde tuttuğunuz, her neye
benziyor ise, artık sadece "elma" sözcüğü ile açıklanamıyacaktır.
Yemeye devam edin. Sonunda elma yok olcak ve sorunun yanıtı da "hiçbir şey"
olacaktır. Şimdi sorunuzu değiştirin; "elma ne zaman, elma olmaktan çıktı?".
Bu soruya bir yanıt bulamayacaksınız!..
Bu örnek Bart
Kosko'nun "Fuzzy Thinking" adlı kitabından alınmıştır. Bence, puslu
mantığın mantığını anlatan çok güzel bir örnek. Son sorunun yanıtını
veremeyişimizin nedeni, en az soru kadar ilginç.
Soruda,
"nezaman" sözcüğü, içerisinde bir kesinlik taşımaktadır. Yani, yanıtın
"5. Isırıktan sonra", ya da "elma yenmeğe başladıktan 5 dakika
sonra" gibi, kesin bir şekilde ifadesi beklenmektedir. Puslu mantık, "elmadan,
elma değil' e geçişi bir derece meselesi olarak algılar, klasik mantık (Aristo
mantığı) ise, kesin bir an ister.
Bu örneği
kullanarak, klasik mantıkla, puslu mantık arasındaki en belirgin farkı şöyle
özetleyebiliriz. Klasik mantık iki değerlidir, A veya A değil, puslu mantık çok değerliklidir
(sürekli), A ve A değil. Yani, ilkinde Var ve Yok asla birlikte bulunamaz, ikincisinde
ise Var ve Yok birlikte bulunabilirler.
(bu yazı http://www.alevalatli.com/quantum.html
sitesinden alınmıştır) |