“Kopernikus’tan
önce insanın Dünya’nın merkezi olduğu konusundaki kavrayışı desteklemek için
felsefi inceliklere gerek yoktu. Gökler, Dünya’nın çevresinde dönüyordu ya!..
Dünya’da da insanlar Doğa’ya egemen olmamışlar mıydı? Ama Dünya, Güneş
Sistemi’ndeki bu konumundan alaşağı edilir edilmez (Göründüğü gibi, Güneş’in
Dünya çevresinde dönmediği gibi anlaşılmıştı artık...) İnsan da Dünya’daki
bu merkezi konumundan alaşağı ediliyordu.”
Bertrand Russell, Sceptical Essays’ın
bir yerinde böyle diyor. Gerçekten de İnsan’la Dünya arasında konumsal olarak
böyle bir ilişki var: Dünya’nın Güneş Sistemi’ndeki konumunun insanoğluna
göründüğü gibi olmadığı anlaşılınca, İnsan’ın Dünya’daki konumu da
değişiyor. Kopernikus Devrimi’nin çifte anlamı var öyleyse: Bu Devrim, hem
İnsan’ı hem de Dünya’yı, oldukları yerden alaşağı ediyor...
Kopernikus Devrim’nin felsefi
içermelerini, sistemli olarak ilk kez Kant’ın formüle ettiğini söyleyebiliriz.
İnsan bilgisinin temeli, İnsan’ın öznelliği değildi. Düşünce, kendisini zihnin
öznel koşullanmalarından kurtardığı ölçüde ilerleyebilirdi. Oysa Kopernikus’a
gelinceye değin, insanın bilgisi, onun öznel deneyimlerinin bilgisiydi: Güneş’in
Dünya çevresinde döndüğünü, Dünya’nınsa kıpırdamadan yerinde durduğunu
görmüyor muyduk?.. Kopernikus, Görünüş’ün Gerçeklik’le örtüşmediğini
göstermişti bize; bilgiyi Görünüş’te değil, Gerçeklik’te aramalıydık.
İnsan, kendi öznelliğinin güvenilmez olduğunu kavrıyordu böylece: öznel
deneyimleri, İnsan’a Dünya’yı bilme konusunda ayrıcalıklı bir konum
sağlamıyordu artık...
Kopernikus Devrimi’nin insanoğlunun
bilgisinin Tarihi’nin yeniden-yazılmasını gerektirdiğini de unutmamalı. Levy-Bruhl,
insanoğlunun özgül Tarihi’ni, ‘mantık-öncesi’ ve ‘mantık’ dönemi diye
ikiye ayırmıştı. Kopernikus Devrimi’ni bir ayırdedici ölçüt olarak alırsak,
İnsan’ın Dünya’ya ilişkin bilgisinin Tarihi’ni İ.S. XVI.yüzyıla değin onun
öznel deneyimlerinin belirlediğini söyleyebiliriz. Öyleyse bu tarihi,
‘mantık-öncesi dönem’, ‘mantık dönemi’ diye ayırmak yerine, Mary Douglas’i
izleyerek, ‘Kopernikus-Sonrası’ diye dönemselleştirmek, kuşkusuz, daha tutarlı
olacaktır.
Gelgelelim, İnsan’ı (Özne’yi ve
onun deneyimlerini) söyleminin dışında bırakan bir bilim nosyonu, ne kertede tutarlı
olabilir? Önce bunu sorgulamak gerekiyor. İnsan bilgisinin Tarihi’ni,
‘Kopernikus-Öncesi’ ve ‘Kopernikus-Sonrası’ diye bölmek, kendi içinde tutarlı
olabilir, ama bunu yaparken bir başka (ve bu kez tutarlılığı su götürür) bir
bölmeyi gerçekleştirmiş olmuyor muyuz? Bir bakalım. Bilim, Kopernikus’la birlikte
Dünya’yı ikiye ayırmış olmuyor mu? Bir yanda Nesnel Dünya (Bilimin, matematik
formüllere indirgenmiş Nicelikler Dünyası), öte yanda da Yaşam’ın Dünyası
(İnsan’ın öznelliğiyle Dünya’yı Nitelikler olarak kavradığı Dünya)...
Nesnel Dünya ile Yaşam’ın
Dünyası’nın (Husserl’in ‘Lebenswelt’ dediği Dünya) birbirinden bir daha
örtüşmemecesine ayrılması, ne gibi sorunlar ortaya çıkardı? Bu sorunları, iki
ayrı bağlamda ele almak gerekiyor. Birincisi, Yaşam’ın Dünyası’nın Nesnel
Dünya’ya herhangi bir biçimde katkıda bulunması kesinlikle sözkonusu değil midir?
Bu iki Dünya, birbirinden tam anlamıyla kopuk mudur –en azından kuramsal düzeyde?
Levi-Strauss’un Yaban Düşünce’sini okuyanlar, bunun hiç de böyle olmadığını
göreceklerdir. Duyulur nitelikler Dünyası, her zaman Gerçeklik’i, Nesnel
Dünya’yı (Bilim’in Dünyası) dışta tutmuyor: Görünüş’le Gerçeklik’in
yolları sürekli ayrı değil... Örneğin, diyor Levi-Strauss, çağdaş kimya, öznel
algılarımızın tanıklığını doğrulayarak, botanik biliminin birbirinden kesinlikle
ayırdığı iki familyanın (Zambakgiller, Turpgiller) bir başka düzlemde
birleştiklerini, bu iki familyaya giren bütün bitkilerin kükürt içerdiklerini ortaya
koyuyor.
İkincisi, Nesnel Dünya (Bilim’in
Dünyası), Yaşam’ın Dünyası’nı dışta tutarken, kendi içinde bir çelişkiye
düşmüyor mu? Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı o benzersiz yapıtında, böyle
bir takım çelişkiler olduğunu gösteriyor bize. Bilimsel kurumların giderek başat
kuramlara dönüştüğünü, başat kuramlara dönüşür dönüşmez de, eleştirel
düşüncenin ortadan kalktığını belirtiyor. Kuram, bir kez başat olmayagörsün,
hiç kimse o kuramı sorgulamaz oluyor artık; o ‘bilimsel topluluk’ içinde herkesin
sorgulamadan, eleştirmeden doğru kabul ettiği bir kuram oluyor. Demek ki, Kant’ın
formülasyonu, kendi içinde bir çelişkiyi de birlikte getiriyor: Düşünce, kendisini
zihnin özel koşullanımlarından kurtardığı ölçüde ilerlemiyor –tam tersine,
kuramsallaşıp başat duruma gelerek, yerinde sayıyor!.. Kuhn, bilim alanında yeni bir
kuramın ortaya çıkışının, bilimdışında temellendirilmesi gerektiğini
vurguluyor: İnsan’ın öznelliğinde..
Öyleyse, sözü bağlayayım: Bilim’le Yaşam’ı ne birbirinden
ayrı Dünya’lar olarak düşünelim, ne de birbiriyle tastamam örtüşen Dünya’lar
olarak. Bilim’i Yaşam’dan koparmayalım, ama onu Yaşam’la da özdeş kılmayalım.
Ne Bilim’i Yaşam’dan kesinkes ayırarak kaba bir pozitivizmi egemen kılmaktan yana
olalım, ne de Bilim’le Yaşam’ı özdeş sayarak ince bir metafiziği!.. İkisi de
hem Dünya’yı hem de İnsan’ı birlikte kuşatamıyor çünkü...
- (Hilmi
Yavuz, Felsefe Üzerine, Bağlam Yay.İstanbul 1987 baskılı kitabından
alınmadır)
|