Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

sinyal1.gif (2171 bytes) Felsefe

Bilimin konumu üzerine

Hilmi YAVUZ


“Kopernikus’tan önce insanın Dünya’nın merkezi olduğu konusundaki kavrayışı desteklemek için felsefi inceliklere gerek yoktu. Gökler, Dünya’nın çevresinde dönüyordu ya!.. Dünya’da da insanlar Doğa’ya egemen olmamışlar mıydı? Ama Dünya, Güneş Sistemi’ndeki bu konumundan alaşağı edilir edilmez (Göründüğü gibi, Güneş’in Dünya çevresinde dönmediği gibi anlaşılmıştı artık...) İnsan da Dünya’daki bu merkezi konumundan alaşağı ediliyordu.”

Bertrand Russell, Sceptical Essays’ın bir yerinde böyle diyor. Gerçekten de İnsan’la Dünya arasında konumsal olarak böyle bir ilişki var: Dünya’nın Güneş Sistemi’ndeki konumunun insanoğluna göründüğü gibi olmadığı anlaşılınca, İnsan’ın Dünya’daki konumu da değişiyor. Kopernikus Devrimi’nin çifte anlamı var öyleyse: Bu Devrim, hem İnsan’ı hem de Dünya’yı, oldukları yerden alaşağı ediyor...

Kopernikus Devrim’nin felsefi içermelerini, sistemli olarak ilk kez Kant’ın formüle ettiğini söyleyebiliriz. İnsan bilgisinin temeli, İnsan’ın öznelliği değildi. Düşünce, kendisini zihnin öznel koşullanmalarından kurtardığı ölçüde ilerleyebilirdi. Oysa Kopernikus’a gelinceye değin, insanın bilgisi, onun öznel deneyimlerinin bilgisiydi: Güneş’in Dünya çevresinde döndüğünü, Dünya’nınsa kıpırdamadan yerinde durduğunu görmüyor muyduk?.. Kopernikus, Görünüş’ün Gerçeklik’le örtüşmediğini göstermişti bize; bilgiyi Görünüş’te değil, Gerçeklik’te aramalıydık. İnsan, kendi öznelliğinin güvenilmez olduğunu kavrıyordu böylece: öznel deneyimleri, İnsan’a Dünya’yı bilme konusunda ayrıcalıklı bir konum sağlamıyordu artık...

Kopernikus Devrimi’nin insanoğlunun bilgisinin Tarihi’nin yeniden-yazılmasını gerektirdiğini de unutmamalı. Levy-Bruhl, insanoğlunun özgül Tarihi’ni, ‘mantık-öncesi’ ve ‘mantık’ dönemi diye ikiye ayırmıştı. Kopernikus Devrimi’ni bir ayırdedici ölçüt olarak alırsak, İnsan’ın Dünya’ya ilişkin bilgisinin Tarihi’ni İ.S. XVI.yüzyıla değin onun öznel deneyimlerinin belirlediğini söyleyebiliriz. Öyleyse bu tarihi, ‘mantık-öncesi dönem’, ‘mantık dönemi’ diye ayırmak yerine, Mary Douglas’i izleyerek, ‘Kopernikus-Sonrası’ diye dönemselleştirmek, kuşkusuz, daha tutarlı olacaktır.

Gelgelelim, İnsan’ı (Özne’yi ve onun deneyimlerini) söyleminin dışında bırakan bir bilim nosyonu, ne kertede tutarlı olabilir? Önce bunu sorgulamak gerekiyor. İnsan bilgisinin Tarihi’ni, ‘Kopernikus-Öncesi’ ve ‘Kopernikus-Sonrası’ diye bölmek, kendi içinde tutarlı olabilir, ama bunu yaparken bir başka (ve bu kez tutarlılığı su götürür) bir bölmeyi gerçekleştirmiş olmuyor muyuz? Bir bakalım. Bilim, Kopernikus’la birlikte Dünya’yı ikiye ayırmış olmuyor mu? Bir yanda Nesnel Dünya (Bilimin, matematik formüllere indirgenmiş Nicelikler Dünyası), öte yanda da Yaşam’ın Dünyası (İnsan’ın öznelliğiyle Dünya’yı Nitelikler olarak kavradığı Dünya)...

Nesnel Dünya ile Yaşam’ın Dünyası’nın (Husserl’in ‘Lebenswelt’ dediği Dünya) birbirinden bir daha örtüşmemecesine ayrılması, ne gibi sorunlar ortaya çıkardı? Bu sorunları, iki ayrı bağlamda ele almak gerekiyor. Birincisi, Yaşam’ın Dünyası’nın Nesnel Dünya’ya herhangi bir biçimde katkıda bulunması kesinlikle sözkonusu değil midir? Bu iki Dünya, birbirinden tam anlamıyla kopuk mudur –en azından kuramsal düzeyde? Levi-Strauss’un Yaban Düşünce’sini okuyanlar, bunun hiç de böyle olmadığını göreceklerdir. Duyulur nitelikler Dünyası, her zaman Gerçeklik’i, Nesnel Dünya’yı (Bilim’in Dünyası) dışta tutmuyor: Görünüş’le Gerçeklik’in yolları sürekli ayrı değil... Örneğin, diyor Levi-Strauss, çağdaş kimya, öznel algılarımızın tanıklığını doğrulayarak, botanik biliminin birbirinden kesinlikle ayırdığı iki familyanın (Zambakgiller, Turpgiller) bir başka düzlemde birleştiklerini, bu iki familyaya giren bütün bitkilerin kükürt içerdiklerini ortaya koyuyor.

İkincisi, Nesnel Dünya (Bilim’in Dünyası), Yaşam’ın Dünyası’nı dışta tutarken, kendi içinde bir çelişkiye düşmüyor mu? Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı o benzersiz yapıtında, böyle bir takım çelişkiler olduğunu gösteriyor bize. Bilimsel kurumların giderek başat kuramlara dönüştüğünü, başat kuramlara dönüşür dönüşmez de, eleştirel düşüncenin ortadan kalktığını belirtiyor. Kuram, bir kez başat olmayagörsün, hiç kimse o kuramı sorgulamaz oluyor artık; o ‘bilimsel topluluk’ içinde herkesin sorgulamadan, eleştirmeden doğru kabul ettiği bir kuram oluyor. Demek ki, Kant’ın formülasyonu, kendi içinde bir çelişkiyi de birlikte getiriyor: Düşünce, kendisini zihnin özel koşullanımlarından kurtardığı ölçüde ilerlemiyor –tam tersine, kuramsallaşıp başat duruma gelerek, yerinde sayıyor!.. Kuhn, bilim alanında yeni bir kuramın ortaya çıkışının, bilimdışında temellendirilmesi gerektiğini vurguluyor: İnsan’ın öznelliğinde..

Öyleyse, sözü bağlayayım: Bilim’le Yaşam’ı ne birbirinden ayrı Dünya’lar olarak düşünelim, ne de birbiriyle tastamam örtüşen Dünya’lar olarak. Bilim’i Yaşam’dan koparmayalım, ama onu Yaşam’la da özdeş kılmayalım. Ne Bilim’i Yaşam’dan kesinkes ayırarak kaba bir pozitivizmi egemen kılmaktan yana olalım, ne de Bilim’le Yaşam’ı özdeş sayarak ince bir metafiziği!.. İkisi de hem Dünya’yı hem de İnsan’ı birlikte kuşatamıyor çünkü...

(Hilmi Yavuz, Felsefe Üzerine, Bağlam Yay.İstanbul 1987 baskılı  kitabından alınmadır)

KAPAK FELSEFE