Aristoteles’e göre
“felsefe yapmak gerekmeseydi, yine de felsefe yapılırdı”. Felsefe şu ikilem
sayesinde yaşamaktadır: bir sistemi yıkmak ve parçalamak için, en az onu kurmak kadar
felsefe gerekmektedir. Dahası: felsefi bir sistemin çürütülebilir olup olmadığı
sorusu da felsefi bir sorudur. Kant Hume’a karşı çıktı. Kierkegaard Hegel’e
karşı çıktı; Nietzsche Platon’a karşı çıktı. Tüm bunlara rağmen, bir
sistemden geriye bir zamanlar üzerinde yükseldiği geniş ve boş bir alan kalır,
hiçbir şey böylesi bir sistemin kuruluş girişimlerini yok sayamaz ve bu sistemi
tasarlamış ve yönlendirmiş olan filozofun kendi projesinin kalıntıları üzerinde
silinmemecesine var oluşunu engelleyemez. Platonculuğun açık düşmanı ve çürütme
değilse de parçalanma sanatında büyük usta Nietzsche’nin kendisi bile,
Antikçağ’da felsefe eğitiminden söz ederken, Lou Andreas-Salome’ye şunları
yazıyordu: “Dinleyenlerime canı yürekten şunu söylüyordum: bu sistem
çürütülmüştür ve ölmüştür –ancak onun arkasındaki şahsiyet çürütülemez:
o öldürülemez-, mesela Platon”.
Farklılıklara rağmen, ortada silinmiş
filozoflar çevresinden yükselen ortak hoşnutsuzluk, uyandırdığı yankıların
ötesinde, insanın tedirginliğinin sonsuz şarkısı gibidir. Sartre’in sözleriyle
“insanlığın gizli eli” olan felsefe, artı bir bilim değil, ne saf şiire özgü
nedensizlikle ne de bilime ve dinlere özgü kesinlikle doyuma ulaşan bir ihtiyaçtır.
Felsefe bir tapınak değil, bir
şantiyedir (Canguilhem). Hep aynı şeyleri söyler (Platon). Aynı şeyleri ama farklı
farklı: Eadem, sed aliter (Schopenhauer). Söylemle şeylerin gerçekliği arasındaki
uçurumlara (Sokrates’den beri) son derece dikkat eden felsefe, duyunun endişesi
içinde kılı kırk yararcasına hareket eder (Husserl). Sürekli yeni yeni kavramlar
yaratarak (Deleuze), kendi dilinin kurallarını bile sorgular (Wittgenstein). Sürekli
saldırıya uğrayan felsefe, kendisine gerektiği gibi karşı çıkmak için onun
silahlarını kuşanmak zorunda kalanları kendisiyle birlikte sürükler. Böylece yol
açtığı ilk “şaşkınlık”la (Platon), atılımının, sonuçta yeni başlayanlar
için kelimelerden ibaret bir tapınma halinde taşlaşıp kaldığı büyük
sistemleştirme “abideleri” (Aristoteles, Kant, Hegel, Auguste Comte) arasındaki
uyarıcı bir gerginliği ayakta tutar.
Felsefe, sonsuza kadar ancak doğuş halinde var olabilecektir.
Dolayısıyla, tıpkı Lagneau’ya göre “tanrıtanımazlığın, Tanrı’ya inanmayı
yozlaşmaktan alıkoyan bir tutam tuz olması” gibi, felsefe de insanlığın kendi
kendinden umudunu yitirmesini engelleyen düşüncenin mayasıdır. |