 |
Felsefe |
|
Felsefe çevirilerinde dil'in önemi
- Medar ATICI
|
- Dilimize yapılmış olan felsefe
çevirilerinin büyük çoğunluğunda, kendi çevirilerimde de, yazıda anılan
eksiklikler, daha az ölçekte olmakla birlikte geçerlidir. Her türlü eksikliğin
giderilmesi, öncelikle eksik olanın, çarpık olanın ne olduğuna ilişkin bir bilinci
zorunlu kılar. Bunların açığa çıkarılmasıyla birlikte yapılması gereken, kendi
dilimizde kurmaya çalıştığımız felsefece düşünme ortaklığını olabildiğincey
aygınlaştırarak derinleştirmek ve anlama çabasını, anlamak için yönelme çabasını
canlı tutmaktır.
- Felsefe, geniş bir tanımlamayla bir
anlamlandırma çabasıdır. Kendimize ve içinde yer aldığımız koşullara,
bağlantılara, durumlara ilişkin belirlemelerden yola çıkarak, bunlarda dile gelen
anlamları olabildiğince açığa çıkarmayı amaçlayan bir uğraşıdır. İnsanın
anlam dünyası da, büyük ölçüde dilde kendini gösterir; elbette insanlar
birbirlerini, tek bir söz bile söylemeden de anlayabilir: Dilini hiç bilmediğimiz biri
bize birçok şey aktarabilir, ama insanlar arası iletişim, temelde söze ve yazıya
dayanır. Çünkü söz ile yazı, bakışlarımızla, dokunmalarımızla,
kulaklarımızla içimizden algıladıklarımızı düşünce düzleminde sabitleştirip
adlandırır ve böylece onları öznel yaşantılardan sıyırıp belli bir nesnelliğe
ve genellemeye dönüştürerek dışlaştırır. Böylece anlık kişisel yaşananlar,
dile dönüştürülüp yazıya da geçirildiğinde, zaman bakımından bir özgürlüğe
kavuştukları gibi, tek tek kişilerden de bütün bir topluma, o toplumun kültürüne
ve bu yolla da tüm insanlar arası kültüre aktarılabilirlik taşır. Demek ki, dil
yapısı ve işleyişi gereği belli bir duyuş düşünüş ortaklığını ifade eder;
Leibniz'in vurguladığı gibi diller, insan zihninin, insanın düşünce olarak
biçimlendirdiği dünyanın parlak aynalarıdır. Ortega y Gasset de dili şöyle tanımlıyor:
"...dil, toplumsal gerçekliğin niteliklerinin en açık seçik, en saf olarak
görüldüğü olgudur ve o nedenle, bir toplumun varlığı dilde hesaba sığmaz bir
kesinlikle sergilenir." (1)
-
- Eylem ve düşüncelerin gelişmesi
Hepimiz, doğduğumuz andan itibaren kendimizi bir dilin içinde buluruz; bize her yönden
gelen, bu, nerdeyse dil bombardımanı altında, üç beş yıl içinde o dilin, günlük
yaşamdaki anlaşmayı sağlamaya yönelik gramer yapısını ve sözcük dağarcığını,
ister istemez büyük ölçüde kavrarız. Bu dilin, bir dayatma olarak da belirlenebilen
özelliğidir. Dilin bu yönünü Ortega y Gasset şöyle belirtiyor: "Dil denen
görenek, hiç şamatasız gürültüsüz, görünürde hiç şiddete başvurmaksızın,
kendini bize zorla benimsetir." (2) Ancak, dilin ya da düşüncenin
"dayatma"sı, her zaman için olumsuz bir anlam taşımaz; olumlu işleyişlere
yol açacak olan düzenlemeleri de içerebilir. Dilin yapısındaki bu görünmez dayatıcılık,
bazen oldukça görünür hale geliyor. Bu noktada amaçlanması gereken, kendini bize
zorla benimseten dil yoluyla, özgür eylem ve düşüncelerin gelişmesine olabildiğince
yol açmak, "vazgeçilmezlik" anlamını taşıyan dayatmaları olumlu yönde
biçimlendirmeye çaba göstermektir. Çünkü sonuçta dil, insanlar için gerçekten de
vazgeçilmez aletlerden biridir ve her alet gibi kullanım doğrultusunda değer kazanır.
Dilin kendiliğinden akıp gittiği günlük kullanımın yanı sıra, çeşitli alanlara
ayrışmış olan ve üzerinde uzun uzadıya durularak gerçekleşmiş çalışmaların
sonucunda oluşan bir kullanımı da vardır. Bu iki kullanım, birbirinden asla bütünüyle
kopuk değilse de, insan düşüncesindeki çeşitliliği farklı yönlerden işleyip gözönüne
çıkarırlar. İşte bu çeşitlilikte yer alan felsefe dili de; üzerinde durulmuş,
işlenilmiş, içeriği zengin kavramlarla örülü bir dildir. Felsefenin, başta da
belirtildiği gibi, yaşantıların içinden dile getirilen anlamlara ilişkin bir
çözümleme ve kavrama çabasıdır; bu anlamlar büyük ölçüde dilde ortaya çıkıp,
dille aktarılırlar. Böylece dil aracılığıyla anlamlara yönelen felsefenin dilinde,
öncelikle gözönünde tutulması gereken anlaşılırlıktır.
-
- Düşüncede çeşitlilik ve zenginlik
Anlaşılırlığın önplanda tutulmasındaki temel amaç, insanlar arası felsefece düşünme
ortaklığını oluşturabilmek ve bu ortaklığa dayanarak, düşüncelerde olabildiğince
çeşitliliğe ve zenginliğe yol açmaktır. Bu bakımdan, diyebiliriz ki, insanın anlam
dünyası, dille ortaya çıksa da, belli bir tek dille sınırlı değildir, aynı
anlamlar birçok dilde yer alır; önemli olan bunları paylaşabilmek, düşünsel ortaklığı
derinleştirebilmek, üzerinde düşünülen her alanda bu ortaklığı
yaygınlaştırmaya çalışmaktır. Kavramlarla taşınan anlamlar üzerinde bir derinleşme
olarak tanımlanan felsefenin dille olan bağlantısı apaçık ortadadır. Bu açıdan, Türkçe'deki
felsefe çevirilerine baktığımızda, Türkiye'deki felsefenin sorunlarını da belli
bir yanıyla ortaya çıkarmış oluruz.
- Türkçe'ye çevrilmiş olan felsefe
yazıları için, ilk başta söylenebilecek olan, bunların sayıca yetersizlikleridir.
Klasik felsefe metinlerinin büyük çoğunluğu henüz dilimize çevrilmiş değildir;
bugüne gelinceye dek, çeşitli dillerde yazılmış olan belli başlı felsefe
metinleri, anlaşılır bir biçimde ne ölçüde Türkçeleştirilirse, Türkiye'deki
felsefe çalışmalarının niteliği de o ölçüde yükselecektir.
- Bu konuda söylenebilecek ikinci nokta da,
yapılmış olan çevirilerin, büyük çoğunluğunun az ya da çok hatalı, anlaşılmaz
cümlelerle örülü, itici metinler olmasıdır.
- Bütün bunlar, birçok nedenden kaynaklanıyor.
Bunlardan biri, Türkiye'de felsefe dilinin, başlangıçta, Türk dilinin içinden doğup
gelişmeyen, daha çok yabancı dillerde işlenen felsefe kavramlarına Türkçe karşılık
bulma biçiminde oluşturulmasıdır. Cumhuriyet döneminin ilk onyıllarındaki felsefe
kitaplarına baktığımızda, burada pek çok kavramın Türkçe karşılığı
olmadığı için olduğu gibi bırakıldığını görürüz. yapısı gereği, zaten bir
okunuşta kolayca anlaşılmayan bir dille kurulan felsefe, bütün başka araştırma,
inceleme, anlama çabaları gibi kendine özgü kavramlarla işlenir; tıpkı fizik,
kimya, biyoloji ve benzeri gibi, kendine özgü çalışma alanında sahip olduğu özel
bir sözcük dağarcığı vardır; yine de bu, felsefenin başka başka dillerde
anlaşılır bir biçimde ve o dile özgü çeşitlenmelerle işlenmesine engel değildir.
-
- Ortak anlayışlar
Anlamın, dilde ortaya çıkması, tek bir dilin sınırlarıyla çerçevelendiğini göstermez;
herhangi bir anlam, tek bir dille ve o dili konuşan insanlarla sınırlı kalmayıp, bütün
insanlara ortak bir değer kazanabilir. İşte, Platon'u işlerken "idea" sözcüğünü,
Leibniz'i işlerken "monad" sözcüğünü kullanmadan yapamıyorsak, bu sözcüklerin
anlamının, başka başka dillerde tek bir sözcükle ifade edilemese de, bu dillerden
herhangi birini konuşan insanların ortak anlayışlarında yerini alabilmesindendir. Bu
kavramlara Türkçe karşılık bulma gereksinimini duymuyorsak -çünkü neyi dile
getirdiklerini kavramışsak- felsefe açısından da, örneğin "idea" sözcüğünün
Platon'daki, Descartes'taki, Hume'daki anlamlarını kavramamız önemlidir. Kısaca,
felsefe çevirilerinde amaç felsefe kavramlarını tümden Türkçeleştirmek değil,
felsefenin taşıdığı düşünce ortaklığını, kendi dilimizde olabildiğince
anlaşılır kurmaktır.
- Felsefenin genel sözcük dağarcığının
dışında, gerçekten de ağırlıklı olarak günümüz Türkçesiyle işlenmesi, 1960
yıllarından sonra belirginleşmiş, sonraki yıllardan günümüze gelinceye dek, belli
bir atılım kazanmıştır. Türkçe felsefe dilindeki bu ortaklığa yol açan, yalnızca
aktarmalarla yetinmeyip, Türk dilinde felsefeyi işleyen kişilerin çabalarıdır.
Yalnızca başka düşünürleri incelemekle kalmayıp, kendi kendilerini de, yani içinde
bulundukları toplumu, koşulları, konuştukları dili, bu dilin tarihini, yapısını,
taşıdığı anlam zenginliklerini kavramlarla açığa çıkarmayı amaç edinenler
dolayısıyla, hem felsefe yazılarında hem de felsefe çevirilerinde belli bir dil
ortaklığı biçimlenmeye başlamıştır.
- Açıkça görüldüğü gibi henüz
doyurucu olmayan bir biçim kazanma, hâlâ birçok kavram üstünde tartışmalar sürüyor,
hâlâ birçok kavramı yabancı dillere başvurarak tanımlayabiliyoruz. Bununla
birlikte, felsefe dilinde bir ortaklık kurma çabası hemen her yerde kendini göstermekte
Böyle bir çabalama ortamında, bu çabayı destekleyip geliştirmek felsefeyle
ilgilenenlerin kaçınamayacağı bir etkinlik. Felsefeye yakınlık duyan herkesin,
felsefeyi kendi dilinde işleyebilmesi gerekir; hem çeviri açısından hem de yazdığı
metinler açısından felsefecinin, kendi dilindeki sözcükleri kavramlaştırması,
kavram olarak değerlendirmesi, kavramsal yapıya yerleştirmesi gerekir.
-
- Türkçe felsefe çevirileri
Bütün bu söylenenler ışığında; gelenekleşmiş bir belirtmeyle, bütün
çevirilerin bir çarpıtma olduğunu da unutmaksızın; Türkçe felsefe çevirilerini,
belli bir çevirmen, Aziz Yardımlı örneğinde, birkaç temel noktada eleştirmek
istiyorum. Bunun nedenlerinden biri, dildeki dayatmanın olumsuzluk taşıyan çoğu yönlerinin,
özellikle bu çevirilerde belirginlik kazanmasıdır; bir diğeri de, yayınlandıkları
günden beri; gerek felsefe öğrencileri içinde, gerek de felsefeyle ilgilenen birçok
kişi arasında, sürekli bir yakınma kaynağı olan bu çevirilerdeki olumsuzlukları
dile getirme, aksayan yönlerine parmak basma amacı ve böylece, elbirliğiyle bu çarpıklıkları
giderme umududur. Kendi kendimizi eleştirmek, kendi eksiklerimizi gözönüne çıkartmak,
kendimize ayna tutmak sorunlarımızın çözümü için vazgeçilmez bir tutumdur.
- Aziz Yardımlı'nın yapmış olduğu
çevirilere baktığımızda, genelde üç başlıkta toparlayabileceğimiz şöyle bir
görünümle karşılaşıyoruz:
- 1. Bu çeviriler, belli başlı Batı
dillerinin hepsinden, Latince'den, İngilizce'den, Fransızca'dan, Almanca'dan olduğu
gibi, felsefe tarihinin hemen her dönemini de kapsıyor.
- 2. Bu çevirilerde kullanılan dil,
özellikle Hegel, Kant gibi düşünürlerin kitapları söz konusu olduğunda yoğun bir
anlaşılmazlıkla kaplı.
- 3. Bu çeviriler nerdeyse seri üretim
halinde, fabrikadan çıkarcasına hızla okuyucuya sunuluyor.
- Yukarda da belirtildiği gibi, belli başlı
felsefe metinlerinin dilimizdeki sayıca azlığı, giderilmesi gereken bir
yetersizliktir; ama, bu yetersizliği gidermek, yukarda da vurgulandığı gibi, o
metinlerdeki sözcükleri Türkçeye çevirmekle değil, onlardaki anlamı Türkçe düşünmenin
içine aktarabilmekle gerçekleşir. Görüldüğü kadarıyla, Aziz Yardımlı, çalışmalarının
çoğunda; kavramları sırf birer sözcük olarak değerlendirip, bu sözcüklere
Türkçe karşılık bulma çabasına girişmiştir ve böylece, yalnızca sözcüklere
Türkçe karşılık bulmanın, felsefe metinleri çevirisinde nasıl derin bir
yetersizliğe yol açtığına da dikkat çekici bir örnek oluşturmuştur. Kaldı ki, bu
çevirilerde kullanılan Türkçe sözcüklerin ağırlıklı bir kısmı, Türkçe konuşup
yazan insanların düşünce dünyalarında hiçbir yankı yapmayan ya da metinlerde
taşıdığı anlamın ötesinde, bambaşka anlamlara göndermede bulunan, örneğin
"kıpı", "üstenim", "an", "anlak", "anlık",
"devim", "konutlamak" gibi sözcüklerdir.
-
- Felsefe metni okumak
Bazıları, belli bir haklılık payıyla şöyle düşünüyor: "Felsefe metni
okumak kolay değildir, felsefe metinleriyle insanın "boğuşma"sı gerekir; bu
zorlanma olmaksızın felsefe olmaz; öyleyse, sözcüklerini anlamıyoruz diye bir
felsefe kitabının değersiz olduğunu söyleyemeyiz, yapılması gereken bir sözlük
edinip karşılığına bakmaktır." Bu karşı çıkışın başlangıcı, gerçekten
de açık bir doğruluk taşır: Felsefenin edebiyatla sıkı bağlantısı olsa da,
felsefe metinleri, çoğu kez akıcı bir öykü ya da roman gibi okunmaz. Okuyucunun
kavramların açılımına, içlerinde barındırdıkları diğer anlamlara giden yolları
tek tek kat etmeye çalışması gerekir; kavramların birbirleriyle olan
bağlantılarını akıl yürütmenin temelde olduğu bir işleyişle belli bir düzen altında
toparlamasını gerektiren dikkatli, uyanık ve titiz okumalarına açıktır. Kısacası,
felsefe metninin çok katmanlı yapısını oluşturan anlam dünyasını olabildiğince
genişletip açmaya çalışmak, elbette bir zorlanmayı gerektirir, ama bu zorlanmanın
"sözlüğe bak, karşılığını al" kolaycılığıyla yakından uzaktan
ilgisi yoktur. Bu kolaycılığı, felsefeye özgü bir zorlukmuş gibi göstermekse,
felsefenin ne denli eksik kavranıldığını açıkça su yüzüne çıkarır. Sözlüğe
bakma zorluğu ile anlamak için çaba gösterme zorluğu, birbiriyle kıyaslanabilirliği
olmayan zorluklardır. Hiçbir dildeki felsefe kavramının karşılığı yalnızca dil sözlüklerinde
bulunmaz. İşte bu yüzden, felsefe çevirisi yapmak, yabancı dildeki sözcükleri,
sözlüğe bakıp Türkçeleştirmekten ibaret değildir. Ayrıca, örneğin lise düzeyinde
bir insan, kendi anadilini okuduğu halde sıkça sözlüğe bakma gereksinimi duyuyorsa,
bunun sorumluluğu elbette yazarındır.
- Bir kültürün kavramlarının kökleri, o
kültürün yaşanmışlığının içindedir, yaşanmış olanla ve yaşananla bağı
kopuk her kavram, anlaşılmazlıkla örtülü kalır. Zaten, uzunca sayılacak bir dönemin
sonunda, felsefe dilindeki ortaklığın bu anlayış uyarınca yeni yeni, kurulmaya
başladığı yıllarda, Aziz Yardımlı'nın, apayrı kavramlarla ortaya çıkardığı
çevirilerin, bu ortaklığı desteklemek bir yana, belli açılardan baltaladığını düşünüyorum.
Aziz Yardımlı, sanki felsefeyi, olabildiğince açık, anlaşılır bir dille geniş
kesimlere yaygınlaştırmayı değil de, tersine,anlaşılır olmaktan çıkarmayı;
felsefeyi yalnızca felsefe dışındakilere değil kendi kendisine de yabancılaşmış
bir duruma getirmeyi amaçlıyor. Çünkü çevirisi yapılan metinlerin canalıcı
kavramları, sanki bugüne dek Türkçe felsefe çalışmalarında hiç kullanılmamış,
hiç üzerinde durulmamış gibi, yeni baştan adlandırmalarla kullanılıyor ve çeviri
metinler, yalnızca Aziz Yardımlı ve belki birkaç kişi için daha geçerli olan
sözcüklerle okuyucuya dayatılıyor. Bu metinlerde, felsefeyle ilgilenenlerin çoğu
tarafından anlaşılmayan sözcüklerin yanı sıra, felsefe alanında ortak kullanımı
sağlanmış olan sözcükleri, başka sözcüklere dönüştürme tutumu da söz konusu.
Örneğin, gerçeklik ve hakikat ya da doğruluk arasında büyük ölçüde yapılmış
olan ayırım, Aziz Yardımlı'nın çevirilerinde yok sayılıyor ve bu iki kavram
birbirine eşitleniyor; örneğin, "olgusal olan" ve "olgusallık",
"gerçek" diye adlandırılıyor; böylece hakikat, yalnızca olgusal bir
doğruluğa indirgenmiş bulunuyor; "ereksel neden" olarak adlandırdığımız
kavram çifti "sonsal neden"e dönüştürülüyor ve felsefe dilinde çok az
oluşturulmuş olan ortaklık, böylece bir anlamda silinmek isteniyor.
- Varlığını sürdüren, yaşayan bir dile,
aynı dili kullanan bir kişi ya da çevre tarafından çok fazla sayıda yeni sözcük
katmak, o dilde yaşayan insanlara yeni bir anlayışı aktarma biçimidir. Bu tutum
ülkemizde; siyasal birliğin oluştuğu, kültürel türdeşliğin ve toplumsal bütünleşmenin
belirginleştiği Cumhuriyet'in ilk yıllarında devlet tarafından gerçekleştirilmiştir.
Örneğin, günümüzdeki Türkçe matematik dilinin terimleri, Atatürk'ün geometrinin
temel ilkelerini, şekillerini tanımlarını ve birbirleriyle olan bağlantılarını
anlaşılır kılmak için, nerdeyse tek başına yaptığı çalışma sonucunda
oluşmuştur. Bu çalışmanın amacı, insan zihninin belki de en verimli ve işe yarar
bir düzenlemesi olan matematiği, toplumun her kesiminin ve eğitim çağına gelmiş her
çocuğun anlayabileceği bir dille aktarmak, bir anlamda matematik işleyişteki düzeni
olabildiğince yaygın bir biçimde toplumsal düşünüşe benimsetmektir. Dil ve toplum
arasındaki derin bağ gözönünde tutulduğunda, Cumhuriyet'in ilk yıllarında dildeki
sadeleştirme çalışmalarının, alfabe değişikliğinin ve Osmanlıca'dan sıyrılma
hareketinin, çoğunluğun daha rahat anladığı Türk dilini kökenlerine giderek çeşitli
yönleriyle canlandırmayı ve anlaşılması kolay bir işaret sistemiyle yazıya geçirmeyi
amaçladığını söyleyebiliriz. Burada, öncelikle gözönünde bulundurulan, olabildiğince
yaygın anlaşılırlıktır; böyle olduğu için de, matematik terimlerinde olduğu
gibi, başka birçok çalışma alanında da günümüz Türkçesi, büyük ölçüde bu
dönemin damgasını taşır.
-
- Felsefe dili
Peki, günümüzde, özel olarak felsefe dili konusunda yeniden böyle bir yapılandırmaya
girişmenin haklı bir gerekçesi var mı? Bunun tek gerekçesi Türkçe felsefe dilinin
şimdiki yetersizliğiyse; bir toplumun ve bir kültürün temel belirleyicilerinden olan
dilin, o toplumda yaşayan, canlı, somut kişilerin ortak birlikteliğine dayandığını
ve işleyişinin de, bu ortaklığı geliştirme ve yaygınlaştırmayı amaç edindiği
ölçüde zenginlik ve güç kazandığını söyleyebiliriz. Türkçe felsefe dilinin
güçlenip yetkinleşmesi de ancak, kullanılan kavramların içeriklerinin, açık ve
anlaşılır bir biçimde dile getirilmesiyle ve toplumsal bilinçle yankılanmasıyla
olanaklıdır. Oysa Aziz Yardımlı'nın felsefe çevirileri, felsefeye yakınlık
duyanların değil,felsefeyle doğrudan ilgilenenlerin dahi okuma güçlüğü çektiği
çeviriler. Bu güçlük, demin de belirttiğim gibi, "felsefenin zaten güç anlaşılır"
bir uğraşı oluşundan kaynaklanmıyor.
-
- Anlam verme çabası
Düşünce alanında çalışmalar sürdüren kişilerin başarısı; kişisel, öznel algılarını,
duyuş ve düşünüşlerini, toplumsal ve nesnel düzleme aktarabilmeleriyle orantılıdır.
Aziz Yardımlı, hiç kuşku yok ki felsefenin Türk dilinde işlenmesi için bir uğraş
ortaya koyuyor ve bu çalışmalarda başarılı olmayı istiyor. Ancak, Türkçe'de
felsefe yapmanın önünü açmak, öncelikle Türkçe anlaşabilmeyi gerektirir, çünkü
genel olarak felsefe yapmak, ilk satırlarda belirtildiği gibi bir anlam verme, anlama,
anladığını başkalarına da anlatabilme çabasıdır. Bu çaba içinde, elbette sıradan,
günlük kullanımdaki sözcüklere yeni anlamlar yüklemek, onları kavramlaştırmak söz
konusu olduğu gibi, dilin içine yeni sözcükler katmak da söz konusudur. Örneğin
Kant, Alman dilindeki felsefenin birçok kavramının oluşturucusu, yaratıcısıdır.
Descartes, Hobbes, Nietzsche, Husserl, Heidegger ve daha birçok filozof, kendi kullandıkları
kavramlarla kendi anadillerine zenginlik katmışlardır; çünkü, onların yaptıkları,
öncelikle kendi dillerinde açığa çıkan anlam üzerinde durmak ve dile getirmek
istedikleri kendilerine özgü anlam boyutlarını, kendi dilleriyle açığa çıkararak,
gerekçesini sunarak, hesabını vererek gözönüne sermektir. Kendilerine özgü anlayışları,
kendi dillerinde olabildiğince çok yönden açık kılma çabasının sonucunda, bu
dillerde felsefe açısından güçlü bir birikim ortaya çıkmıştır. Bu örneklerden
de anlaşıldığı gibi, hangi dilde olursa olsun, felsefenin güçlenmesi, felsefe
dilinin zenginlik kazanması, salt "çeviri" ile gerçekleşemez. Buna dayanarak
diyebiliriz ki, Aziz Yardımlı Türkçe felsefe dilini zenginleştirmeyi amaçlıyorsa,
kullanmış olduğu sözcükleri tanımlaması, kavramlarını temellendirerek açık
kılması, onların başka kavramlarla olan bağlantılarını göz önüne çıkarması,
kısaca "felsefe çevirisi" değil, "felsefe" yapması gerekir.
- Değinmek istediğim bir başka nokta da,
Aziz Yardımlı'nın her türden felsefe metnini hızla Türkçeye aktarmak isteyen biri
olması. Felsefe çevirileri konusunda, birçok yönden eksiklerimiz olduğu için, farklı
düşünme anlayışlarını yansıtan çeşitli birçok metinin dilimize aktarılması,
elbette desteklenmesi gereken bir çabadır; ama nasıl ki, hiçbir felsefeci, felsefe düşünüşünün
bütün yönlerini kendinde barındırmıyorsa, bir tek kişi de her dönemden, her dilden
herhangi bir felsefe metnini çeviremez. Başarısı yüksek bütün çeviriler, ana
metnin kendisiyle içten bağ kurmuş olan, o metinde dile gelen anlamları taşıyan
kavramları, olabildiğince tamlıkla kendi diline aktarabilen çevirilerdir. Demek ki,
örneğin Kant'a ait bir metni çevirmeye kalktığımızda, Kant'ın felsefesini ve bu
felsefenin işlendiği 18. yüzyılın genel çizgilerini, kültürel siyasal yapılanmasını,
düşünce tarihindeki yerini; bu felsefenin hesaplaşmış olduğu deneyime dayalı düşünme
ile akla dayalı düşünmenin tarih boyunca izlemiş olduğu çizgiyi sağlamlıkla
kavramış olmak gerekir; kısacası, bu konuda derinleşmiş, uzmanlaşmış bir kişinin
yapacağı çeviri ile genel bir felsefe tarihi bilgisine sahip Almanca bilen birinin
yapacağı çeviri farklı olacaktır.
- Günümüzde tek bir kişinin, bir çalışma
alanının bütününde uzman olması neredeyse olanaksız bir durum. Bu olanaksızlıkla,
her dönemden, her dilden, her akımdan yapılan çeviriler sonucunda, birbirinden
öylesine farklı olan düşünürlerin her birinin rengi siliniyor ve Platon,
Aristoteles, Descartes, Leibniz, Kant, Hegel ve diğerlerinin tümü, karşımıza tek bir
kılıkta, Aziz Yardımlı kılığında çıkıyor. Çeşitliliği tekliğe dayandırmak,
çokluğu birlikte toparlayabilmek, bir yanıyla felsefenin işleyişinin temelinde
bulunur, ama felsefe bunu, anlamın sınırını daraltmak için değil, tam aksine
olabildiğince anlam zenginliği ve çeşitliliğini apaçık ortaya koymak amacıyla
yaptığında başarıya ulaşır. Aziz Yardımlı'nın, bu çok çeşitli düşünürlerin
hepsini kendine indirgemesi ise, felsefe metinlerinin tekdüzeleşmesine, derinliğini
yitirip ığlaşmasına, anlam bulanıklıklarına yol açıyor, bu çevirilerin sayıca
fazlalığı da, felsefe konusundaki eksiğimizi kapatmak ve alınan hazzı da büyük
ölçüde eksiltiyor. "Felsefe zorlu bir akıl çabası olduğu için, hazdan da sıyrılmış
olmalıdır; beğeninin söz konusu olduğu yerde, akıl yürütme silinir" diye düşünmek,
felsefenin özüne aykırı, dar bir görüşü yansıtır.
- Bütün bunlarla birlikte, bir kez daha
vurgulamak gerekir ki, dilimize yapılmış olan felsefe çevirilerinin büyük çoğunluğunda,
kendi çevirilerimde de, yukarda anılan eksiklikler, daha az ölçekte olmakla birlikte
geçerlidir. Her türlü eksikliğin giderilmesi, öncelikle kesik olanın, çarpık
olanın ne olduğuna ilişkin bir bilinci zorunlu kılar. Bunların açığa çıkarılmasıyla
birlikte yapılması gereken, kendi dilimizde kurmaya çalıştığımız felsefece düşünme
ortaklığını olabildiğince yaygınlaştırarak derinleştirmek ve anlama çabasını,
anlamak için yönelme çabasını canlı tutmaktır.
-
- (*) Bu metin, 27 Mart 1998 tarihinde, İ.Ü.
Öğrenci Kültür Merkezi, Felsefe Kulübü tarafından düzenlenen "Felsefe ve
Bilinç" başlıklı, III. Ulusal Felsefe Öğrencileri Kongresi'nde bildiri olarak
sunulan metnin yeniden gözden geçirilmiş ve birkaç değişiklikle düzenlenmiş biçimidir.
-
- (1) Ortega y Gasset; İnsan ve Herkes,
"Herkesin Söylediği: Dil", s. 220.
(2) A.g.y., s. 218.
(Cumhuriyet Kitap eki,
25 Haziran 1998)
|

|