|
1- 18. yüzyılın büyük matematikçilerinden, Ansiklopedi'nin Önsözünün
yazarı d'Alembert, bir yerde aşağı yukarı şöyle der: "15. yüzyıldan beri
her yüzyılın ortalarında çok önemli bir tinsel devrim medana gelmiştir:
15. yüzyılın ortalarına doğru Rönesans gelişti. 16. yüzyılın ortalarında
din reforması (Protestanlık) en yüksek noktasına erişti. 17. nin
ortasına varmadan az önce Descartes'ın felsefesi zihinler üstünde
egemenliğini kurmaya başladı. Şimdi -yani 18. yüzyılın ortalarında da-
böyle bir önemli devrime tanıklık ediyoruz, diyebilir miyiz?" D'Alembert,
bu sorusunu "evet" le cevaplandırmakta ve (gene aşağı yukarı) demektedir
ki: "içimizde ve dışımızda gelişen olaylara bakarsak, egemen hale gelmiş
adet ve töreleri izlersek, kolayca anlarız ki, bütün düşüncelerimizde
derin bir değişme meydana gelmiştir. Bu değişikliğin yapısını tam olarak
ancak çok sonra temellendirebiliriz, ama daha şimdiden onun üstüne
oldukça açık bir görüşe sahip olduğumuz besbelli; çünkü içinde yaşamakta
olduğumuz bu yüzyıla Felsefeninin yüzyılı diyoruz. Gerçekten felsefenin
bizde dikkate değer ilerlemer gösterdiğini kabul etmek gerekir."
D'Alembert
şöyle devam ediyor (sözlerini serbest olarak çeviriyorum): "Doğa bilimi
kendi alanının günden güne daha zenginleştirmektedir. Matematik de
alanının zenginleştirmiş ve meşalesini fiziğe tutmuştur. Dünyamız,
yıldızlar, ya da böcekler söz konusu olsun, denebilir ki, doğa bilimi
şeklini değiştirmiş, onunla da öbür bilimler gelişmiş ve yeni yeni
şekiller almışlardır. Ama şunu da söylemek gerekir ki, bütün bu
ilerlemeler, inasan pek o kadar memnunluk verici bir nitelik taşımazdı,
eğer yeni bir felsefe yöntemi bulunup uygulanmış olmasaydı... İşte
felsefede böylece yeni bir metodun bulunmasıdır ki, yeni düşüncelere bu
kadar çok heyecan vermektedir. -Öyle bir heyecan ki, benzerine
insanlığın en önemli dönüm noktalarında rastlanmaktadır. Bu heyecan
zihinleri kaynatmaktadır: Bu gün, bilimlerin ilkelerinden, dinin
temellerine, metafiziğin sorunlarından zevke, hatta müziğe değgin
sorunlara kadar her şey, her şey tartışılmakta, eleştirilmektedir."
2- Burada
dikkate değer nokta şudur ki, böyle konuşan; zamanının en önemli
bilgilerinden biri olan, çağının sözcüsü diye nitelendirebileceğimiz
d'Alembert'dir. Onun için bu sözlere güvenmeliyiz. Gerçekten de bu çağ,
kendisini ileriye atan, karşı konulmaz bir harekete kapıldığını görmekte
ve yaşamaktadır. Bu çağın insanları kendilerini bu harekete sadece
kaptırmak istemektedirler, bunun nedenlerini bilmek, kendi gelecekleri
üstüne açık bir görüşe varmak istemektedirler. Bunlar için düşüncenin
asıl anlamı, entellektüel bir bilinçlenme üstünde merkezlenmiştir. Bir
sözle: 18. yüzyılın ortası, yalnız bilgilerini genişletmekle yetinmek
istemiyor, aynı zamanda -ve belki daha büyük ölçüde- kendisinin ne
olduğunu, neleri becerebileceğini anlamak istiyor. İşte d'Alembert'in
sözünü ettiği heyecanın gerçek nedeni budur.
3- Başka
deyimle, 18. yüzyıl, içinde bulunan yeni bir kuvvetin her yerde, her
alanda etken olduğunu görüyor. Onu ilgilendiren; varlığını en derin
köşelerine kadar kavrıyan, bu kuvvetin meydana çıkardığı yeni yeni
alanlardan daha çok, kuvvetin ne şekilde etken olduğudur. Ve işte, bu
yüzyılın göğsünü bu kadar kabartan entellektüel ilerlemelerin özü
buradadır.
Bu ilerlemeyi
sadece nicelikle ilgili birşey olarak, bilginin bir genişlemesi olarak
almak bu zamanın yapısını iyice kavramamak olur. Bu zaman, evet, bu
genişlemeyi de istemektedir, ama asıl, bunda egemen olan kuvvete
erişebilek için istemektedir. O hade diyebiliriz ki, bilginin
türlülüğünü, temeldeki birliğe varmak için istemektedir.
4- Birliğin
ilkesi nedir? İnsan aklı. Gerçekten 18. yüzyıl, aklın birliğine,
sürekliliğine inanmaktadır. -O akıl ki, düşünen her öznede birdir, her
millet, her çağ, her uygarlık için birdir.
Yirminci yüzyıl
ortasının insanları olan bizler için akıl sözcüğü, sadeliğini, tek
anlamlılığını büyük ölçüde yitirmiştir. Biz bu sözcüğü ağzımıza alınca,
tarih içideki gelişmesini düşünmekten kendimizi alamayız. Aklı
kavramının zamanla aldığı türlü anlamları bilmekteyiz. Bütün bunlar 18.
yüzyılda yok. Ona göre akıl kavramının ancak bir tek anlamı var. Ama bu
anlamı iyice kavrayabilmek için şu soruyu öne sürelim: Bu yüzyıl
kendisine Felsefenin yüzyılı, yada Aklın yüzyılı (bir de Aydınlanma
yüzyılı) adını takmıştır. Bu adlandırma ile ne demek istiyor? Burada
"felsefe" hangi anlamda alınmıştır?
5- Yüzyılın, bu
soruya verdiği cevabı, kendisinden bir önce gelen yüzyılın cevabıya
karşılaştırırsak, ilk olarak olumsuz (negatif9 bir öğeyi "tepit" ediriz.
Descartes'ın yüzyılı (17. yüzyıl) için felsefe bilgisinin başlıca görevi
bir sitemin kurulmasıdır. Bu anlamda, gerçek felsefe bilgisi (Tanrının
lütfuyla) ancak aklıda sarsılmaz bir ilkeyi -yeni bir ilk bilgiyi-
bulmak ve onun üstüne bütün başka bilgileri dayandırmak koşulu ile elde
edilirdi. Bu ilkeye sezgiyle varılır, bilginin binası ise, tersine
ispatların yardımı ile, yani sistemli dedüksiyonla kurulurdu.
6- 18. yüzyıl
bu şekildeki felsefe bilgisini doğru diye kabul etmekten uzaktır. O,
bilginin sarsılmaz temelini araştırmaya koyulmak istemektedir. Hakikat
ve Felsefe kavramlarını geçmişten çıkarmak istememekte, tersine gözelri
önüünde gelişen doğa bilimini bu hususta kendisine örnek (model) olarak
almaktadır. Demek ki ona felsefe metodunu veren Descartes değil,
Newton'dur. Newton'un yöntemi Descartes'inkinin tam tersidir
diyebiliriz. Newton için olgular, akla, işlesin diye verilen öğelerdir.
İlkeler ise, aklın, bu verileri çıkış noktası olarak alıp araştırdığı
bilinmeyenlerdir. İşte18. yüzyılın bütününü karakterlendiren, bu yeni
düzen, bu yeni metodoloji sırasıdır. Sistemli zihin terk edilmiş ya da
hor görülmüş değildir. Terk edilen, hor görülen sistem zihni'dir.
7- Çağın bütün
bilgi kuramı, bu iki zihin arasındaki ayrılığın üstünde durmaktadır. Bir
önceki yüzyılın felsefe sistemleri, denmektedir, başarısızlığa
uğramşılardır. Neden? Çünkü kavramları kurmak için olayları çıkış
noktası olarak alacakları yerde, bilgiye temel olarak, olgularla hiç
ilgisi olmayan kavramları almış ve gerçek için geçerlilliklerini hiç göz
önünde tumadan salt rasyonel sistemler kurmuşlardır. Sistem zihni,
rasyonel'e dayanıyor, olaya dayananı hiçe sayıyordu. Şimdi sorun, olaya
dayananı rasyonelle uzlaştırmaktır. Bunlar çelişik değlldirler. Bütün
iş, sentezlerini meydana getirmektir. Bunun için aklı a priori olarak
olgulardan önceye koymamalı, olguların iç bağlarının formu olan aklı,
olguların içinden çıkarmalı. Ancak böyle davranmakladır ki aklın rolü
anlaşılır, düşünen özne le düşününlen nesne arasındaki karşılıklı
bağındtı kavranabilir, hakikat ile gerçek arasındaki ayrılık meydana
konabilir.
8- Bu
yazdıklarımız, 18. yüzyıl için bir ülkü değil, erişilebilir bir amaçtır.
Bu inanç matematik doğa biliminin görülmüş olmasından ileri gelmektedir.
Bilindiği gibi Galilei, cisimlerin serbest düşüşü üstüne yapmış olduğu o
ünlü deneyimlerden, ölçülebilir verileri elde etmektedir. Bunların
yardımıyla Galilei, cisimlerin düşüşü kanunu, matematik bir fonksiyon
şeklinde kurmaktadır. Bu yöntem Kepler'in gezegenlerin hareketi üzerine
kurduğu 3 matemakik kanununa katılınca Newton'a yol açılış oluyor.
Newton, tutarlı bir bir dinamik sistem içinde evrenin bütün olgularını
genel çekim kanunu etrafında toplamıştır. Newton'un sistemine dinamik
diyoruz. Çünkü bu matematik dünya görüşü, olguların sadece betimlenmesi
ile yetinmiyor, onları birbirine bağlıyor. bir birlik, bir tek bütün
kurmakla ve bu bütünü meydana getirmek için kuvvet kavramını
kullanmakla, olgulara daha derin bir anlam veriyor. Bu demek ki, deney
ile, matematikle temsil edilen aklı bağdaştırmaktadır.
O halde, 18.
yüzyıl için, deneyci (ampirist) dir denebilir, ama şunu gözden
kaçırmamak gerekir ki, deneycilik, ağırlık mekezini deney'de, bu yüzyıl
ise akıl'da görmektedir.
9- Onsekizinci
yüzyıl, demek ki, felsefede Newton fiziğinin verdiği büyük örneğe
dayanmakta, ama onu çok daha genel bir basamağa yükseltmektedir:
Newton'un gerçekleştirdiği analiz'i, yalnız matematik doğa biliminin
yöntemi olarak görmekle kalmamakta, onda her türlü düşünüşün zorunlu
aletini görmektedir. Bu görüşün egemenliği yüzyılın ortalarında
sağlanmıştır: Voltaire olsun, d'Alembert olsun, zamanın bütün
düşünürleri bu düşünceyi -her biri kendi özel bünyesine uygun olarak-
dile getirmektedirler. Demektedirler ki, metafiziğin doğru yöntemi,
olgulardan başlayıp ilkelere kadar yükselen Newton'un yöntemidir.
Şeylerin iç yapılarının, özlerinin bilgisi bize kesin olarak kapalıdır,
ama deneyle meydana konmuş akılla da temellendirilmiş olan düzen ve
kanunluluk, şeylerin insan tarafından erişilebilen özüdür.
10- Aydınlanma
çağında akıl, içinde sağlam bilgilerin muhafaza edildiği bir türlü depo
değildir. Akıl hakikatı bulmaya, belirlemeye, korumaya yarıyan bir
kuvvettir. Akıl bir takım içerikler toplamı değil, ancak işler halde
olduğu vakit anlaşılabilen bir enerjidir. Ne olduğu neleri yapabildiği,
ürünleri ile değil, etkinliği ile ölçülebilir. Aklın başlıca görevi,
çözümlenebileceği çözümlemek, birleştirilebileni birleştirmektir.
Gerçekten de akıl, çözümleme işini bitirince durmaz, ayırdığı ögelerle
bütünler kurmaga uğraşır. Demek ki, akıl kavramı, varlık-bilim
(ontoloji) kavramı olarak değil, etkinliğe değgin bir kavram olarak
belirlenmelidir.
11- Bu görüş,
Aydınlanma çağı uygarlığının her yönünde etken olmuştur. Lessing şöyle
der: "Aklın kuvveti, hakikate sahip olmada değil, hakikatı
araştırmadadır." Bu sözün hemen heryerde benzerine ya da eş-değerine
rastlamaktayız. Bu düşünüşün savunulması, 18. yüzyıl uygarlığının
başlıca amaçlarından biridir. Diderot'nun çabasının bir ürünü olarak
gerçekleşmiş olan ünlü Ansiklopedi, bilgilerin bir yığınını vermek için
değil, aklın kuvvetini ispat için -daha doğrusu aklın bir kuvvet
olduğunu göstermek için- tasarlanmış ve kaleme alınmıştır. Diderot der
ki, Ansiklopedi, yaygın olan düşünüş tarzını değiştirmek için
kurulmuştur. Bu görevin bilinci bütün zekaları kavramakta ve onlara öyle
bir iç gerginlik, öyle bir enerji vermektedir ki, en dengeli kimseler
bile karşı konulamaz bir akımın içine daldıklarında farkına
varmaktadırlar.
www.felsefe.ekibi.com'dan
alınmıştır. |